TEMEL KAVRAMLAR VE İLİŞKİLER
Büyüme-Kalkınma Disiplininin Ekonomi Bilimi İçindeki Yeri
Ekonomi biliminin iki temel alt disiplini Mikro ve Makro iktisattır.
Mikro Ekonomi: Değer Teorisi+Refah Teorisi
Değer Teorisi: Fiyat Teorisi+Üretici Teorisi+Bölüşüm Teorisi
Makro Ekonomi: Milli Gelir ve + Ekonomik Büyüme
İstihdam Teorisi ve Kalkınma
Milli gelir ve istihdam teorisi, statik analiz yöntemini kullanarak ekonominin makro büyüklüklerinin belirli bir andaki durumunu inceler. Makro ekonomik değişkenlerin belirli bir zaman dilimi içinde gösterdiği değişimlerin analizi ise büyüme ve kalkınma alt disiplininin alanına girer.
Ekonomik Büyüme
Ekonomik büyüme, genel olarak bir ekonominin üretim kapasitesinde sayısal olarak ölçülebilen genişleme veya artışları ifade eder. Diğer bir deyişle ekonomik büyüme daha fazla üretim demektir. Üretimde ve dolayısıyla gelirde meydana gelecek artışın kaynağı “üretim kapasitesindeki artış” ile ilişkilendirilmektedir.
Bir ekonomide mal ve hizmet üretimindeki artış iki kaynaklı olabilmektedir.
1. Kısa dönemde kapasite kullanım oranlarındaki artışın neden olduğu üretim büyümesi ve
2. Uzun dönemde “üretim kapasitesindeki artış” nedeniyle oluşabilecek mal ve hizmet üretim artışı.
Klasik ekonomistler, üretim kapasitesindeki artışın dışından kaynaklanan üretim artışları ekonomik büyüme olarak değerlendirmemektedirler. Bu bakış açısı, büyümenin gelişmiş ülkelerdeki tam istihdam durumunun dikkate alınması nedeniyledir.

Bir ekonomide, veri (sabit) teknoloji ve tam istihdam durumunda üretilecek mal ve hizmetlerin miktarı olarak tanımlanan “potansiyel GSYİH”, üretim olanakları eğrisi ile ifade edilir. Dolayısıyla üretim olanakları eğrisi, kaynakların tam etkin kullanılması durumunda üretilebilecek mal ve hizmet miktarının maksimum bileşenlerini verir. Oysa Keynesyen iktisatta ekonomiler eksik istihdamda da (A noktası) dengeye gelebilirler. Eksik istihdam durumunu gösteren (a) grafiği, AGÜ’ lerdeki ekonomik büyüme tanımına karşılık gelir. Diğer taraftan diğer grafikler gelişmiş ülkelerdeki büyümenin kaynağı olan üretim kapasitesindeki artışları yansıtır.
Sanayi Devrimi’nden 1980’li ve 1990’lı yıllara kadar büyüme olgusu tamamen sayısal olarak algılanmıştır. Son yıllarda geliştirilen büyüme teorileri, büyüme unsurlarının arasına insan faktörünü yani beşeri sermayeyi dahil etmekle fiziki miktarlarla ifade edilen büyümeyi niteliksel büyüme anlayışını dönüştürmüştür. Daha açık bir ifadeyle iyi büyüme, beşeri gelişmeyi tüm boyutlarıyla teşvik eden ekonomik büyümedir.
Ekonomik Kalkınma
Ekonomik kalkınma bir ülkedeki üretim artışlarının yanı sıra ekonomik, sosyal, kültürel ve politik alanlarda yaşanan değişim süreci olarak tanımlanabilir. Kalkınma kavramıyla, ülkede yaşanan niceliksel artışların yanı sıra niteliksel değişme yolundaki her şeye işaret edilmektedir. Anlaşılacağı üzere kalkınma kavramı AGÜ’ lerdeki değişim süreçleriyle özdeştir.
Ekonomik kalkınma, maddi refahın artırılması, yoksulluğun giderilmesi, üretimde kullanılan girdiler ve elde edilen çıktıların kompozisyonunun değiştirilmesi gibi süreçleri içerir.
Ekonomik büyüme ve kalkınmanın yanı sıra bir ara kategori olarak ortaya çıkan “yapısal değişme” esas olarak dönüşüm kavramıyla tanımlanmaktadır. Yapısal değişme, genelde tarımdan sanayi sektörüne doğru bir kaymayı ve bu kaymanın sonuçlarını tanımlar. Daha ayrıntılı olarak yapısal değişim veya dönüşüm, “fiziki ve beşeri sermaye birikimi, talep, üretim, ticaret ve istihdamın kompozisyonundaki kaymayı içerir. Ayrıca dönüşüm süreci, kentleşme, demografik dönüşüm ve gelir dağılımındaki dönüşüm gibi sosyal-ekonomik süreçleri içermektedir.
Ekonomik Kalkınmanın Temel Özellikleri
1. Ekonomik kalkınma sürecinde tarım, sanayi ve hizmetler sektöründe değişiklikler gözlenir. C. Clark tarafından geliştirilen üç sektör kanunu göre, iktisadi gelişmenin ilk safhalarında tarım sektörünün ekonomi içindeki payı oldukça yüksek iken, sanayi ve hizmetler sektörünün payı düşüktür. Kalkınma ile birlikte tarım sektörünün payı ve geliri azalırken, sanayi ve hizmetler sektörünün payı giderek artar. Belirli bir gelişme süreci sonunda her üç sektörün ekonomi içindeki ağırlığı dengeli hale gelir. Değişim safhası olarak adlandırılan bu safhadan sonra tekrar bozulur. Sonuç olarak ekonomide tarım<sanayi<hizmetler şeklinde başlangıç duruma ters bir durum ortaya çıkar. Bu durum aşağıdaki grafikte resmedilmiştir.

Aşağıdaki Grafik Türkiye’deki durumu yansıtır

Ekonomik Kalkınmanın Temel Özellikleri
2. Kalkınma ve yapısal değişmenin birlikte yaşandığı diğer bir süreç, temel sektörlerden olan sanayinin kendi içinde gösterdiği dönüşümdür. Talebin gelir esnekliğine bağlı olarak gelişmenin ilk safhalarında tüketim malları sanayi ağırlıklı bir yapı söz konusudur. Kalkınma ile birlikte tüketim malları ağırlık sanayi üretimi yerini ara malı ve yatırım malı üretimi ağırlıklı bir yapıya bırakır.
3. Kalkınma sürecinde dış ticaret yapısında da değişimler yaşanır. Başlangıçta tarımsal ürün ve işlenmemiş doğal kaynak yoğunluklu ihracat, sınaî ve mamul mallara ağırlıklı bir yapıya dönüşür.
4. Bu gibi ekonomik yapılardaki dönüşüme paralel olarak kalkınma, sosyal ve beşeri sermayenin gelişimine katkı sağlayacak şekilde hayat standartlarında önemli artışlara da yol açmaktadır.
Büyüme ve Kalkınma Arasındaki Farklılıklar
1. Büyüme zengin ülkeler için geçerli iken, kalkınma fakir ülkelerin yaşadığı bir süreçtir.
2. Büyüme ve kalkınmayı harekete geçirecek etkenlerin çıkış noktası birbirinden farklı olabilmektedir. Büyüme endojen (içsel) faktörlerin etkisiyle gerçekleşen bir süreç olarak kabul edilirken, kalkınma eksojen (dışsal) faktörlerin uyardığı bir süreç olarak kabul edilir. Bu ifadeler, büyümenin kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç olduğuna işaret ederken, kalkınmanın dışsal faktörlerin uyarması neticesinde olabileceği anlamına gelmektedir.
3. Ekonomik kalkınma makro ekonomik bir kavram ve süreçtir. Ekonomik büyüme ise hem makro hem de mikro ekonomik nitelik taşımaktadır.
4. Büyüme, iktisat teorisi, kalkınma ise daha çok iktisat politikası kapsamında yer alır.
Ekonomik Büyüme ve Reel GSYİH İlişkisi
Büyümenin inceleme alanı, ekonomideki toplam üretim ve bunun değişim süreci olduğundan, bir ekonomide üretilen mal ve hizmetlerin piyasa fiyatlarıyla değerini ifade eden GSYİH ile yakından ilişkilidir. GSYİH ve büyüme ilişkisi ele alınırken aşağıdaki hususlara dikkat edilmelidir.
1. Nominal ve reel GSYİH arasındaki ayrım,
2. Nominal ve reel GSYİH artış hızları arasındaki ayrım ve
3. GSYİH ile kişi başına GSYİH arasındaki ayrım.
Ekonomik büyüme denince fiyat artışlarından arındırılmış reel GSYİH’daki değişimler dikkate alınmalıdır. Reel GSYİH’nın artışının ise üç kaynağı söz konusudur:
1. Ekonomide var olan kaynak miktarındaki artışlar,
2. Üretim faktörlerinin kullanım verimliliğindeki artışlar (teknolojik yenilik) ve
3. Üretim için el altında hazır bulunan veri kaynakların kullanılmasıdır.
Uzun dönemde makro ekonomik performansı yansıtan en önemli kriter kişi başına reel gelir artış oranıdır. Kişi başına reel gelir yılda %2 oranında artarsa, 35 yılda iki katına çıkar. Eğer kişi başına gelir yılda ortalama %1 oranında büyürse, gelirin iki katına çıkması 70 yılı bulur. Bu yaklaşıma 70 kuralı denir. Görüleceği üzere büyüme oranları arasındaki küçük farklar, bir toplumun ulaşabileceği hayat standartlarında büyük farklar yaratabilmektedir.
Reel GSYİH’daki Artışı Kaynakları
Reel gelirdeki artışın tespitinde ilk dikkate alınması gereken şey, üretim fonksiyonudur. Üretim fonksiyonu, üretilen çıktı miktarı ile girdi olarak kullanılan üretim faktörlerini ve teknik bilgi düzeyini matematiksel anlamda ilişkilendirir. Çıktıdaki büyüme üretim faktörlerindeki artış ya da teknolojide sağlanan gelişmeler yoluyla olur.
K sermaye, N işgücünü ve A teknoloji düzeyini ifade ettiği bir durumda üretim fonksiyonu aşağıdaki gibi yazılabilir:
Y= A f(K,N)
Çıktıdaki büyümenin kaynakları ortaya konulurken, işgücü ve sermayenin gelirden aldıkları ağırlıklı paylarla ilişkilendirme yapılarak çıktıdaki büyüme oranı aşağıdaki gibi ifade edilebilir:
Çıktı Büyümesi=(SP*SAH)+(İP*İAH)+teknolojik gelişme
SP ve İP sırasıyla sermaye ve işgücünün
payını ve SAH ve İAH sermaye ve işgücünün artış hızını verir. İşgücünün üretime
katkısı
ve
sermayenin üretime katkısı 1-
olarak tanımlanırsa, yukarıdaki büyüme
eşitliği aşağıdaki gibi yeniden yazılabilir:

Bu büyüme eşitliğinde ölçeğe göre sabit getiri olup, işgücü ve sermayenin her biri kendi büyüme oranı ile girdinin gelir içindeki payının çarpımına eşdeğer miktarda artırıcı etki yapar. Diğer taraftan teknolojik gelişme oranı, teknik gelişme ve toplam faktör verimliliğindeki büyüme olarak adlandırılır. Toplam faktör verimliliğindeki büyüme oranı tüm girdiler sabitken, üretim yöntemindeki gelişmeler sonucunda çıktıda meydana gelen artış miktarıdır.
Reel GSYİH’daki Artışın Kaynakları
Örneğin bir ekonomide işgücünün payı %25, işgücü ve sermayenin büyüme oranı sırasıyla %1 ve %1,5 ve faktör verimliliği artış oranı %1,5 ise, ekonomik büyüme hızı ne kadar olacağını hesaplayalım
Ekonomik büyüme=0.25*0.01+(1-0.25)*0.015+0.015
=0.029 yani %2,9 olur.
Zaman içerisinde büyüme teorisyenleri yukarıdaki büyüme eşitliğine eğitim ve öğrenimin potansiyel etkisini vurgulama için beşeri sermaye (yetişmiş, kalifiye işgücünü) unsurunu eklemişlerdir. Beşeri sermeyi, öğrenim neticesinde kazanılmış becerilerin yanı sıra, doğal yetenek ve zekâyı da kapsar. Beşeri sermayenin (H) yer aldığı üretim fonksiyonu aşağıdaki gibidir:
Y= A f(K,N,H)
Bu üretim fonksiyonu ölçeğe göre
sabit getiri şartı altında ve işgücünün üretime katkısı,
, sermayenin üretime katkısı
ve beşeri sermayenin katkısı da 1-
- olarak tanımlanırsa, aşağıdaki
gibi yeniden yazılabilir:

Örneğin, bir ülkede işgücü, sermayenin üretime katkıları sırasıyla %20 ve %65 ve işgücü, sermaye ve beşeri sermayenin artış oranları %1, %1,5 ve %0,5 olsun. Aynı zamanda bu ülkede faktör verimliliği artış hızı %2 olsun. Bu durumda ekonomik büyüme hızı,
Ekonomik büyüme=0.20*0.01+0.65*0.015+(1-0.20-0.65)*0.005+0.02
=0.002+0,00975+0,0075+0.02
=0.0325 yani %3.25 olur.
Konjonktürel Dalgalanmalar ve GSYİH Açığı
Konjonktürel dalgalanma (iş çevrimleri), ekonomik faaliyetlerin trend büyüme yolu (potansiyel GSYİH) etrafında gösterdiği az ya da çok düzenli dalgalanmalar sürecidir. Devresel dalgaların zirvesinde ekonomik faaliyetler trend yoluna göre daha yüksek düzeyde, dipte ise en düşük noktadır. İş çevrimleri aşağıdaki grafikte yansıtılır.

Fiili üretim miktarının trend (potansiyel) üretim miktarından daha az olması durumundaki üretim açığına çıktı boşluğu yada reel GSYİH açığı adı verilir. Yani
Çıktı Boşluğu=Potansiyel Çıktı-Fiili Çıktı’dır
Aşağıdaki grafik ise, Türkiye’nin 1980-2005 dönemi iş çevirimlerini gösterir.

Büyüme-İşsizlik İlişkisi: Okun Kanunu
Reel GSYİH’daki artışların kaynaklarından birisi işsizlik oranındaki azalma olduğundan GSYİH’nın artığı yani ekonomik büyümenin gerçekleştiği dönemlerde işsizlik oranı da azalacaktır. Reel büyüme oranı ve işsizlik oranı arasındaki bu ilişkiye Okun Kanunu adı verilir. Bu kanuna göre, reel GSYİH’da trend değerinin üzerinde (örneğin %2.25’in üzerinde) 1 yıl sürdürülen her %1 puanlık büyümeye karşılık işsizlik oranında %0,5 puan azalır. Okun kanunu aşağıdaki gibi formüle edilebilir:
u = -0.5(g-2.25)
u, işsizlik oranındaki değişmeyi ve g ise fiili çıktı büyüme oranını yansıtır. Örneğin ekonominin %4.25 gibi bir oranda büyüdüğü durumda işsizlik oranındaki azalma:
u= -0.5(4.25-2.25)
= -1 yani trend büyümesi üzerindeki %2’lik büyüme ekonomideki işsizlik oranını %1 azaltacaktır.
Okun kanunu, belirli bir büyüme hedefinin işsizlik oranını zaman içinde nasıl etkileyeceğini bulmaya imkân tanıdığı için politika belirleme açısından önem arz eder. Örneğin %9 oranında bir işsizliğin %6 gibi daha düşük bir oranı çekilebilmesi için uygulanabilecek politikalardan birisi, ekonominin üç yıl üst üste %4.25 gibi bir oranda büyümesidir. Diğer bir politika ise, ilk yıl yüksek, takip eden yıllar giderek azalan bir büyüme hızının gerçekleştirilmesidir. Yani ilk yıl %5.25, ikinci yıl 4.25 ve üçüncü yıl %3.25 gibi bir büyüme rakamlarının gerçekleştirilmesi işsizlik oranını %6’ya indirir.
Büyüme Hızının Hesaplanması
Büyüme hızı, belirli bir periyotta (genellikle 1 yılda) reel GSMH veya GSYİH’daki artışın yüzde cinsinden ifadesidir. Diğer bir ifadeyle, üretimin bir önceki döneme göre yüzde kaç oranında değiştiğinin bir göstergesidir. Herhangi bir dönem için büyüme hızı, aşağıdaki eşitlik yardımı ile hesaplanabilir:

Bu formülde dikkat edilen en önemli husus, ele alınan GSMH değerlerinin reel değeri içermesidir. Nominal değerlerle büyüme hızının hesaplanması enflasyonist ortamlarda oldukça yanıltıcı sonuçlara götürebilir. Gerçek anlamda büyüme enflasyondan kaynaklanan fiyat artışlarının dışlanması ile bulunur.
Nominal değerler, belirli bir yıl baz alınarak hesaplanan fiyat endeksleri yardımıyla yapılır. Reelleştirme işlemi aşağıdaki gibi yapılır:

Aşağıdaki tablo, Türkiye’nin nominal ve reel değerlere bağlı olarak hesaplanan büyüme oranı rakamlarını vermektedir.
|
Nominal GSMH (Milyon TL) |
NGSMH Büyüme Oranı |
TUFE (87=100) |
Reel GSMH (Milyon TL) |
RGSMH Büyüme Oranı |
|
|
125596129 |
|
105415 |
119145 |
|
|
|
176483953 |
40.52 |
163739.9 |
107783 |
-9.54 |
|
|
275032366 |
55.84 |
236408.8 |
116338 |
7.94 |
|
|
356680888 |
29.69 |
289595.7 |
123165 |
5.87 |
|
|
428932343 |
20.26 |
317004.4 |
135308 |
9.86 |
|
|
490140988 |
14.27 |
343910.5 |
142520 |
5.33 |
Büyüme Hızının Hesaplanması
Bu yöntemle hesaplanan büyüme hızına brüt büyüme hızı adı verilir. Brüt büyüme hızı, ekonominin üretim gücündeki artışın bir göstergesi olduğu için toplumsal refah düzeyi hakkında bilgi vermektedir. Toplumsal refah düzeyindeki artışın göstergesi net büyüme hızıdır. Net büyüme hızı, brüt büyüme hızından nüfus artış hızının çıkarılmasıyla bulunur. Böyle bir hesaplamada aşağıdaki alternatif durumlarla karşılaşmak mümkündür.
Brüt büyüme hızı>nüfus artış hızı= toplumsal refah artışı
Brüt büyüme hızı=nüfus artış hızı= toplumsal refah değişmez
Brüt büyüme hızı<nüfus artış hızı= toplumsal refah azalır.
Uzun Dönem büyüme hızı ise aşağıdaki gibi hesaplanır:

Harrod-Domar Tipi Büyüme Hızı
Harrod-Domar tipi büyüme hızı daha çok geleceğe ilişkin tahminlerle alakalı olup kalkınma planlarında kullanılan bir yöntemdir. Bu modelde daha çok maksimum büyümeyi belirleyen unsurların neler olduğu vurgulanmaya çalışılır ve aşağıdaki gibi bir büyüme eşitliğinden yararlanılır.

Burada g; büyüme oranını, s; marjinal tasarruf eğilimini ve k; sermaye-hasıla oranını temsil etmektedir.
Marjinal tasarruf oranı yatırımların finansmanı için ekonomide yaratılan fon arzını belirlerken, doğal olarak az gelişmiş ülkelerde bu oran oldukça düşük seviyelerdedir. Diğer taraftan sermaye hasıla oranı, hâsılayı bir birim artırabilmek için kaç birimlik yatırım yapılması gerektiğini gösteren katsayıdır. Örneğin bir ekonomide marjinal tüketim eğiliminin %18 ve sermaye hasıla oranının %3 olduğunu dikkate alırsak, böyle bir ekonominin gerçekleştireceği büyüme hızı 18/3=%6 olacaktır.
BÜYÜMENİN BELİRLEYİCİLERİ VE GÖSTERGELERİ
Herhangi bir toplumdaki ekonomik büyümenin temel belirleyicileri ya da bileşenlerini üç grupta toplamak mümkündür.
1. Toprağa, fiziksel ekipmana ve insan kaynaklarını yapılan tüm yatırımları içeren sermaye birimi,
2. Nüfus artışı ve buna bağlı olarak işgücündeki artış ve
3. Teknolojik gelişme.
I. Sermaye Birikimi
Sermaye birikimi, mevcut gelirin bir kısmının tasarruf edilip gelecekteki üretim ve geliri artırmak amacıyla yatırıma dönüştürülmesi olayıdır.
Yeni fabrikalar, makineler, donanımlar ve araç-gereçler bir ekonominin fiziksel sermaye stokunu artırır, artan sermaye stoku ise üretim düzeyinin artmasına imkân tanır. Bu üretken yatırımların ekonomik etkinlikleri birleştiren ve kolaylaştıran yol, su, elektrik, kanalizasyon ve iletişimi içeren sosyal ve ekonomik altyapı yatırımlarıyla tamamlanması gerekir.
Bir ulusun kaynaklarına yatırım yapmanın başka yolları da vardır. Örneğin sulama imkânlarının artırılması, kimyasal gübrelerin kullanımı ve zararlılarla mücadele mevcut tarım alanlarının üretkenliğini artırabilir. Benzer şekilde insan kaynaklarına yapılan yatırım, işgücünün niteliğini artırarak üretim artırılabilir.
II. Nüfus ve İşgücü Artışı
Nüfus artışını takiben işgücünde meydana gelen artış, ekonomik büyümeyi uyarmada uzun yıllar olumlu etken olarak görülmüştür. Büyük oranlı nüfus artışı bir yandan iç pazarın genişlemesi sonucunu doğururken, diğer taraftan nitelikli işgücü miktarının artmasına imkân verir. Bununla birlikte yüksek nüfus artışının işgücü arzında meydana getireceği fazlalığın, GOÜ’lerin ekonomik gelişme sürecinde meydana getireceği pozitif ve negatif etkiler her zaman sorgulanmıştır. Emek arzına ilave edilen işçilerin verimli bir biçimde kullanılıp kullanılamayacağı, mevcut ekonomik sistemin başarı ya da başarısızlığı ile yakından ilgilidir.
III. Teknolojik İlerleme
Birçok iktisatçıya göre ekonomik büyümenin en önemli kaynağı teknolojik ilerlemedir. Üç tip teknolojik gelişmeden bahsetmek mümkündür. Nötr (yansız), işgücünde tasarruf sağlayan ve sermayeden tasarruf sağlayan teknolojik büyüme.
Nötr Teknolojik Gelişme: Aynı miktarda girdi kullanıp, girdilerin kombinasyonunun değiştirmeden daha yüksek seviyede çıktı elde edilmesidir. Nötr teknolojik gelişmenin etkisi üretim olanakları eğrisinin dışa doğru paralel kayışı ile temsil edilir.
İşgücü Tasarrufu Sağlayan Teknolojik Gelişme: Elektronik bilgisayarlar, otomatik dokuma tezgâhları, traktörler ve harç makineleri gibi modern araç ve gereçler işgücünden önemli tasarruf teknolojik gelişme ürünleridir.
Sermaye Tasarrufu Sağlayan Teknolojik Gelişme: teknolojik gelişmelerin tamamına yakını gelişmiş ülkeler tarafından gerçekleştirilmiş olması nedeniyle bu tür teknolojik ilerlemeler sermayeden tasarruf etmeye yönelik değildirler. İşgücü bol az gelişmiş ve GOÜ’lerde sermayeden tasarruf eden teknolojik gelişmelere ihtiyaç duyulur. Böyle bir sonucun ortaya çıkmasında nispeten bol ve ucuz işgücünden yararlanma düşüncesidir.
Teknolojik ilerleme, işgücü ya da sermayenin niteliğinde iyileştirmeler sağlamak suretiyle de ortaya çıkabilir.
Buraya kadarki açıklamalardan, mevcut ve fiziki sermayenin kalitesinin artırılması, icatlar ve yeniliklerle bazı spesifik kaynakların yada bütün faktörlerin verimliliğinin artırılması ve teknolojik gelişmeler, herhangi bir toplumdaki ekonomik büyümeyi harekete geçiren temel etkenler oldukları anlaşılır.
Modern Ekonomik Büyümenin Göstergeleri
Simon Kuznets, bir ülkenin ekonomik büyümesini kendi nüfusuna değişik ekonomik mallar sağlama kapasitesindeki uzun vadeli artış olarak tanımlamaktadır. Bu büyüyen kapasite, ileri teknoloji, kurumsal veya siyasal düzenlemeler üzerine inşa edilmelidir. Bu yaklaşımda üç temel bileşen önem arz eder.
1. Ulusal üretimdeki devamlı artış, ekonomik büyümenin bir kanıtı iken, topluma her türlü mal sağlama becerisi de ekonomik olgunluğun belirtisidir.
2. Teknolojik ilerleme, ekonomik büyüme için bir ön şart niteliğindedir. Teknolojik ilerleme ekonomik büyüme için gerekli ancak yeterli bir şart değildir.
3. Yeni teknolojinin sağlayacağı potansiyel üretim artışını fiiliye dönüştürebilmek için kurumsal, davranışsal ve siyasal düzenlemeler yapılmalıdır.
Kuznets, gelişmiş ülkelerdeki büyüme sürecinin 6 temel özelliğini belirlemiştir. Bunlar:
A. Toplumlar düzeyinde iki ekonomik özellik;
1. Toplam faktör verimliliklerindeki yüksek artışlar,
2. Nüfus ve KB üretimin yüksek oranda artması
B. Yapısal dönüşümü temsil eden iki özellik;
3. Ekonomide yüksek oranlı yapısal değişim,
4. Yüksek oranlı sosyal ve ideolojik değişim
C. Uluslar arası yayılma oranını temsil eden iki özellik;
5. Gelişmiş ülkelerin ihtiyaç duyduğu hammadde ve pazarlar için dünyanın diğer bölümlerine ulaşabilme yeteneği
6. Ekonomik büyümenin 3. dünya nüfusunu sınırlı düzeyde etkilemesi yani çok küçük bir nüfus grubuna yansıması.
Büyümenin Belirleyici Özelliklerinin Birbirine Bağımlılığı
Yukarıda izah edilen modern büyümenin alt özelliğinin birbiriyle yakından ilişkili ve karşılıklı güçlendiricidir. Kişi başına yüksek üretim düzeyine ulaşma, işgücünün verimlilik düzeyinin hızlı artışının bir sonucudur. Kişi başına düşen gelirdeki artış, kişi başına tüketim seviyesinin yükselmesine ve üretimde yapısal değişikliklere neden olur. Çünkü gelir artışları sonucunda sanayi ürünlerine ve hizmetlere yönelen talep tarımsal ürünlere olan talepten daha hızlı artar. Üretimde yapısal değişikleri başarmak ve çıktı artışı sağlayabilmek için ileri teknolojiye gerek duyulur. Üretimde yapısal değişikliğin olması, üretim ölçeğinin değişmesine ve ekonomik girişim birimlerinin hem organizasyon hem de yer secimi özelliklerinin değişmesi demektir. Bu değişim yine sırasıyla işgücünün yer ve yapısında, mesleki gruplar arasındaki statü ilişkilerinde de hızlı değişimleri gerektirir.
Özetle hızlı ekonomik büyüme temel bilimsel araştırmayı mümkün kılar, bilimsel araştırmalarda ekonomik gelişmeyi daha da ileri götüren teknolojik icatların ve yeniliklerin yolunu açar. Bu ifadelerden fakir ülkelerin zengin ülkelere göre neden gelişme sürecinden daha az fayda sağladığının ipuçları yakalanır. Bilimsel araştırmaların %98’i gelişmiş ülkelerde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan teknolojik ilerleme kaynakları ve kurumsal koşullar, az gelişmiş ülkelerde bulunmadığı için az gelişmiş ülkeler bu tür gelişmelerden tam anlamıyla yararlanamazlar.
Geçmiş Büyüme Deneyimlerinin Öneminin Sınırlılığı: Başlangıç Şartlarının Farklı Olması
Gerek ekonomik büyümenin safha teorisinde gerekse hızlı sanayileşme ile ilgili modellerde, günümüzün GOÜ’lerinin sahip olduğu olumsuz ekonomik, sosyal ve politik başlangıç şartlarına çok az önem verilmiş yada vurgu yapılmamıştır. Bununla birlikte büyüme sürecindeki günümüz GOÜ’leri için önem arz eden birçok durum, gelişmiş ülkelerin modern büyüme süreçlerinin başında sahip oldukları koşullardan tamamen farklıdır. Gelişmiş ve GOÜ’lerde başlangıç şartları arasındaki farklılıklardan bazıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:
1. Fiziksel ve beşeri sermaye kaynakları,
2. Kişi başına gelir ve GSMH düzeyi,
3. İklim koşulları,
4. Nüfusun büyüklüğü, dağılımı ve artış hızı,
5. Uluslar arası göçün tarihsel rolü,
6. Uluslar arası ticaret kazançları,
7. Temel bilimsel ve teknolojik araştırmalar ve
8. Politik kurumların istikrarı ve esnekliği
Başlıca Büyüme Teorileri

İktisadın bir bilim dalı olarak kabul edilmesi, Klasiklerle başlar. Bununla birlikte, Klasik iktisat ekolünün öncesinde Merkantilizm, büyümenin sanayi üretimi ve ticaretle gerçekleşeceğini iddia ederken, Fizyokratlar ekonomik büyümenin sadece tarımsal üretimle gerçekleşeceğini ve bunun da kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç olduğu için devlet müdahaleciğinin olmaması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. 18 yy’dan sonra Klasik iktisat doktrini ortaya çıkmış ve daha sonraki süreçte klasik iktisat doktrininden beslenen birçok ekonomik büyüme düşüncesi vuku bulmuştur.
Başlıca Büyüme Teorileri
|
Büyüme Teorisi |
Büyümenin Kaynağı |
Büyümenin Özelliği |
|
Klasik Büyüme Teorileri A. Smith
D. Ricardo
T.R. Malthus
|
İşbölümü
Artık Değerin yatırıma dönüşmesi
Artık Değerin yatırıma dönüşmesi |
Sınırlı büyüme
Tarımda AVK nedeniyle sınırlı büyüme
Nüfus kanunu nedeniyle sınırlı büyüme |
|
K. Marks |
Sermaye Birikimi |
Kapitalist süreçte kar oranlarının düşmesi nedeniyle sınırlı büyüme |
|
J. A. Schumpeter |
Yenilikler |
Kararsız büyüme, Kararsız denge |
|
Post-Keynezyen Büyüme Modelleri R. Harrod E. Domar |
Tasarruf ve yatırımlar |
Kararsız Denge |
|
Neoklasik Büyüme Modeli (Dışsal Büyüme Modeli) R. Solow |
Dışsal olduğu kabul edilen nüfus ve teknolojik gelişme |
Teknolojik gelişmenin yokluğu nedeniyle geçici büyüme |
|
Roma Kulübü Modelleri Meadows |
Doğal Kaynaklar |
Nüfus patlaması, çevre kirliliği ve enerji tüketimi nedeniyle sorunlu büyüme |
|
Yeni Büyüme Teorileri (İçsel Büyüme Teorileri) P. Romerx R. Lucas R. Barro
|
Fiziki sermaye, beşeri sermaye, teknoloji, kamu sermayesi ve mali araçlar |
Büyümenin içsel olması, devletin yenilenmesi ve tarihsel gelişimin dikkate alınması |
|
Sanayi Bölgeleri Modeli G. Becattini |
Sınaî ve mahalli örgütlenme şekli |
Büyümenin bölgesel dengesizliğinin açıklanması |
KLASİK EKOL ÖNCESİ BÜYÜME ANALİZLERİ
I. Merkantilizm (1450-1750)
Merkantilizm, tüccar ve tacir anlamına gelen Latince merkant kelimesinden türetilmiş ve ticari kapitalizm anlamına gelmektedir.-Ortaçağın sonları ve sanayi devrimi arasındaki dönemde, Batı Avrupa’da feodalizm yıkılmış ve güçlü ulus devletleri ortaya çıkmıştır. Ekonomik açıdan bu dönemde ticari kapitalizmin hız kazandığı dönem olmuştur. Merkantilizme göre iktisadi büyüme, ülkenin sahip olduğu değerli madenlerdeki artışla ölçülür. Daha fazla değerli madenlere sahip olmak ise yurtiçinde sanayinin geliştirilmesi ile ülke dışında korumacılık ve sömürgecilikle akımlarıyla mümkündür.
Merkantilistlere göre, sanayi ve ticaret kesimi dinamik ve stratejik özelliğe sahipken, tarım sektörü statik (durağan) bir yapıdadır. Tarımsal gelirlerin istikrarsız olması ve buna karşılık sanayide yaratılan gelirlerin sürekli artış göstermesi nedeniyle ekonomik büyüme ve kalkınmanın çiftçilerden çok sanayiciler aracılığıyla gerçekleşeceği anlamına gelir. Ayrıca merkantilistler arz ve talep boyutu nedeniyle nüfus artışını desteklerken, ekonomide yoğun bir devlet müdahaleciliğini de savunurlar. Merkantilistlere göre devlet aşağıdaki alanlarda yoğun devlet müdahaleciliğini arzularlar:
· İşgücüne dayalı üretim, savaş ve salgın hastalıklar nedeniyle azalan nüfus arzını giderecek şekilde nüfus artışının teşvik edilmesi,
· İşgücü ücretleri için tavan fiyatın belirlenmesi,
· Girişimci ve sanayicilerin desteklenmesi,
· İhracatın teşviki ve ithalatın caydırılması,
· Coğrafi keşiflerle yeni kolonilerin tespiti, sömürüsü ve Pazar olarak kullanılması.
Genel olarak özetlendiğinde, hızlı nüfus artışı-düşük ücret-ihracat artışı-düşük faiz oranı-para arzındaki artış-sömürgecilik gibi unsurlar, W. Petty, J. Bodin, Colbert, T. Mun ve Montaigne gibi düşünürlerin öncülüğünü yaptığı merkantilist büyümenin temel dinamikleridir.
I. Merkantilizm (1450-1750)
Aşağıdaki sebeplerden ötürü Merkantilizm başarısızlığa uğramıştır:
· Teknik anlamdaki gelişmelerin geleneksel işgücüne dayalı üretimin yok olmasına yol açması ve sanayi kapitalizmin doğuşu,
· Toplumsal yaşamda, ticaret burjuvasının yerini sanayici-kapitalist tipinin alması,
· Rekabet şartlarının devlet kurumları lehine bozulduğu için devlet müdahaleciliğine olan güvenin azalması ve
· Tüketici ve üreticilerin daha fazla özgürlük istemeleri.
Sonuç olarak, merkantilist politikalar neticesinde Avrupa’daki altın ve gümüş stoklarının aşırı şekilde artırması, Avrupa’da fiyatları yükseltirken (enflasyon), değerli madenleri kaybeden (dolayısıyla para arzı daralan) ülkelerin satın alımlarındaki azalışa bağlı olarak dünya ticaretinden çekilmek zorunda bırakmıştır. Dolayısıyla tek taraflı olan merkantilist politikalar başarılı olamamış ve devlet eliyle her şeyin başarılamayacağı kabul edilmiştir.
II. Fizyokrasi (1750-1776)
Merkantilizme tepki olarak Fransa’da ortaya çıkan Fizyokrasi, doğanın yani tarımın gücü anlamına gelir. İktisadi doktrinlerin ilk liberalistleri olarak değerlendirilen fizyokratlara göre, zenginliklerin kaynağı, para/altın değil, doğa yani tarımdır. Ayrıca fizyokratlara göre tarımın sanayiye ve piyasanın da müdahaleci ekonomiye göre üstünlüğü ve önceliği vardır. Bu ilişkileri ortaya koymak için fizyokratlar, üretim teorisi, gelir dağılım teorisi ve tek vergi teorisi olmak üzere üç tane önemli teori geliştirmişlerdir.
1. Üretim Teorisi: Fizyokratlar ekonomik büyümeyi, tarımsal ürün artışı ile açıklamaktadır. Fizyokratlara göre tek verimli alan tarımdır ve sanayi ve ticaret sektörleri, tarımsal girdilerde küçük değişikler yapan kısır sektörlerdir. Dolayısıyla tarım sektörü ekonomik büyümeyi sağlayan sermaye birikimin sağlandığı tek sektördür.
2. Gelir Dağılımı Teorisi: Dr. Quesnay’ın kan dolaşımından etkilenerek geliştirdiği “İktisadi Akım Tablosu”na göre tarım sektöründe yaratılan gelirler sonuçta tekrar tarım sektörüne geri döner.
3. Tek Vergi Teorisi: Ekonomide yaratılan net hâsılanın yeri tarım sektörü olduğu için sadece tarım sektörünün vergilendirilmesi gerekir. Ticaret ve sanayi kesimi tarım sektöründen gelen girdi ve ürünlerde küçük değişikler yaptıkları yani net hasıla (katma değer) yaratamadıkları için vergilendirilmemelidir.
Dr. Quesnay yanında, Gournay, Turgot, Baudeau ve Nemours önemli fizyokratlar arasındadır.
KLASİK BÜYÜME TEORİLERİ
Klasik ekonomiyi doğuran temel faktörler fizyokratların düşünceleri ile teknik gelişme ve sanayileşmedir. Klasik iktisat, bir bakıma büyüme iktisadı olarak da kabul edilir. Klasiklerden sonra çağımızın büyüme teorilerine kadar kayda değer büyüme teorisi üretilmemiştir. Klasik düşünürler arasında pek çok kimse bulunmasına rağmen, burada A. Smith ve D. Ricardo’nun büyümeye yönelik açıklamaları ele alınacaktır.
I. A. Smith
Smith, ekonomik büyümeyi, sermaye birikimi, işbölümü ve uzmanlaşma, uluslar arası ticaret, nüfus artışı ve görünmez el niteliğindeki fiyat mekanizması konularındaki düşüncelerinin ortak bir sonucu niteliğindedir. Diğer klasikler gibi Smith de ekonomik büyümenin süreklilik arz etmeyeceğini, belirli bir büyüme süreci (veya olgunluktan) sonra ekonominin durgunluğa gireceğini ön görmektedir. Bununla birlikte Smith, durgunluğu, diğer klasikler gibi kötü bir durum olarak ele almamakta ve bu nedenle de iyimser klasik olarak bilinmektedir.
Smith tabi kaynakları bol bir ekonomi varsayımıyla ekonomik büyümeyi ve durgunluk süreçlerini aşağıdaki gibi tanımlamaktadır:
Fazla Kaynak, Düşük Sermaye Stoku → Yüksek Kar Oranı
Sermaye Stoku Artışı → İşgücü Talebi Artışı → Ücret Hadleri Artışı
Sermaye Stoku ve Nüfusun Maksimuma Ulaşması → EKONOMİK BÜYÜME
Sermayenin Azalan Verim Kanuna Tabi Oluşu → Sermaye Birikiminin Yavaşlaması → Kar Hadlerinin Faiz Oranı Düzeyine Düşmesi → Ücretlerin Düşmesi → EKONOMİK DURGUNLUK
Modelin özet görünümünden anlaşılacağı üzere Smith, Sermaye Birikimi, İşbölümü ve Uzmanlaşma ile Uluslar arası Ticarete özel bir önem vermektedir.
II. D. Ricardo
A. Smith’den etkilenerek Say ve Bastiat’ın öncülüğünü yaptığı “İyimser Fransız Klasik Ekolu” yanında Malthus, Ricardo ve Mill’in öncülüğünü yaptığı “Kötümser İngiliz Klasik Ekolu” ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında Ricardo, kapitalist piyasa ekonomisinin uzun dönemli büyümesinin mümkün olup olmadığını, eğer mümkünse sınırlarının ne olacağı gibi konuları dolaylı bir şekilde ele almıştır. Ricardo’nun büyümeyi dolaylı bir şekilde aldığı modelinin varsayımları aşağıdaki gibidir:
· Tarım kesiminde üretim faktörlerinin (L ve K) sabit bir bileşeni kullanılır. Yani emek ve sermaye birbirinin yerine ikame edilemez.
· Ülkede ekime elverişli arazi varlığı sınırlı olduğu için nüfus artışına bağlı olarak verimsiz topraklar üretime açılır. Ayrıca toprağın ve teknik gelişmenin hızı düşük olduğu için azalan verimler kanunu geçerlidir.
· Nüfus, işgücü ve sermaye artışına bağlı olarak tarımsal üretim: i) entansif yöntem (toprak sabit) ve ii) ekstansif yöntemle (yeni toprak artışı) artırılabilir. Her iki yöntemde de toplam üretim azalarak artarken, marjinal ve ortalama hasıla azalır.
· Tarım sektöründeki müteşebbisler, en verimsiz araziyi kullanmak için rant ödemezlerken verimli toprak parçaları için rant öderler.
· İşçilerin reel ücret oranı uzun dönemde asgari geçimlik ücret düzeyinde gerçekleşir. Ayrıca geçimlik düzeyinin üzerindeki ücret ile doğum oranı arasında pozitif bir ilişki vardır.
· Marjinal hâsıladan işçiye ödenen asgari ücret çıkıldıktan sonra geriye kalan kısım karı oluşturur.
· Sermaye, işçilere ödenen ücret fonundan ibarettir.
· Devlet ekonomik hayata müdahale etmez ve ekonomide tam rekabet kuralları ve tam istihdam geçerlidir.
II. D. Ricardo
Ricardo’nun modelindeki ekonomik büyüme ve durgunluk süreçlerinin ortaya çıkışı A. Smith’in modelindeki gibidir. Yani:
Yüksek Kar Oranı → Sermaye Stoku Artışı → Üretim Artışı
İşgücü Talebi Artışı → Ücret Hadleri Artışı → Nüfus Artışı
Tarım Ürünleri Talebinin Artışı → EKONOMİK BÜYÜME
Nüfus Artışı → Tarım Ürünleri Talebinin Artışı → Verimsiz Toprakların Üretimi Açılışı → Azalan Verimler Nedeniyle Karlar Düşecek → Yatırımlar Azalacak → EKONOMİK DURGUNLUK
Yukarıdaki ekonomik büyüme ve durgunluk süreci aşağıdaki grafik yardımıyla da açıklanabilir.

Grafikte W, sonsuz esneklikteki işgücü arzı ile temsil edilen uzun dönem asgari geçimlik ücret düzeyini, OH ve MH sırasıyla emeğin ortalama ve marjinal hâsılasını yansıtır. İlk durumda OP kadar bir istihdam söz konusu olsun. Bu durumda toplam hasıla OPCB; ücret düzeyi işgücünün marjinal ürününe eşit olacak şekilde OW1; toplam maliyetler OPEW1 ve BCEW1 alanı ise ödenen rantı yansıtır. Ücret düzeyinin geçimlik düzeyi (W) inmesi nedeniyle, işgücü maliyetleri OWHP ve kar+faiz WW1EH olacaktır. İstihdamın OP1’e çıkması durumunda, toplam üretim OW2GP1; işgücü maliyetleri OWFP1 ve bu durumda rant WW2GF olacaktır. F noktası ekonomide karların sıfırlandığı ve durgunluğa girişin başladığı noktadır.
II. D. Ricardo
Ricardo modelinin işleyişini aktaran ikinci bir gösterim aşağıdaki grafikte verilmektedir.

Grafikte başlangıç istihdam düzeyi P0 ve buna bağlı olarak toplam hasıla P0K ve toplam hâsılanın işgücü, müteşebbis-sermayedar ve toprak sahipleri arasında dağılımı sırasıyla P0A; AB ve BK’ dır. Ab kadarlık karı elde eden müteşebbisler üretimi artırmak için birbirleri ile rekabet ederek işgücü talebini ve ücretleri artırır. Dolayısıyla AB kadarlık pay işgücüne geçer. Ücret artışları ise nüfusu artırarak, işgücü ücretlerinin tekrar düşmesine ve üretimin artmasına yol açar. P1 istihdam düzeyinde toplam hasıla P1M kadardır ve bu hâsılanın P1C kısmını işçiler; DC kısmını girişimciler-sermayedar ve MD kadar kısmını toprak sahipleri alır. Benzer süreçler L noktasına kadar yani ekonomide aşırı karların normal kara dönüştüğü noktaya kadar devam eder ve L noktası ekonomi için durgunluğun başladığı noktadır.
Ricardo modelinde ekonomi büyüdükçe durgunluğa girmesinin ön koşulu, sermaye miktarındaki artışın ve teknolojik gelişmenin sabit olması varsayımına dayanır. Bununla birlikte Ricardo, bu iki faktörde meydana gelecek değişmelerin sermayenin azalan verimi ve teknolojik gelişim hızının çok yavaş olması nedeniyle ekonominin durgunluğa girmesini engellemeyeceği, sadece geciktireceğini de ileri sürmektedir.
KARL MARX VE BÜYÜME
Karl Marx’ın tarihi materyalizm ve sosyal sınıflar düşüncesi sosyal ve felsefi alandaki; yatırımların gelişme sürecindeki etkisi, gelişme-büyüme ve dengesizlik, dinamik analiz yöntemi ve konjonktürel dalgalanma analizi iktisadi alandaki önemli katkıları olarak değerlendirilir.
I. Marksizm’in Doğuşu
Marksizmin doğuşuna neden olan temel faktörler arasında dönemin kendine has özellikleri, çağın gerçekleri, hakim düşünce akımları ve liberalizme duyulan tepkiler sayılabilir. Sanayi devrimi sonrasında kapitalizmin sık sık krizlerle karşı karşıya kalması ve fabrikalarda işçi olarak çalışan ücretlilerin sefaleti Marksizme kaynaklık etmiştir. Düşünce akımları içinde Tabii Hukuk Düzeninin yerini bilimsellik akımına bırakması da Marksist düşünceye yansımıştır. Ayrıca 1848’de Fransa’da gerçekleşen ihtilal sonucunda toplumun politik gücüne ait bir takım önemli gelişmeler Marx’a ilham vermiştir.
Bununla birlikte Marksizmin doğuşuna yardımcı olan liberal düşünceye duyulan tepkiler, üretim, bölüşüm, değer, mülkiyet ve yıkıcı kapitalist rekabet yönünde ortaya çıkmıştır.
Üretim yönünden tepkiler: Kapitalizmin ilk deneyimleri sermayenin belirli ellerde toplanmasına (tekelleşmelere) yol açarak ve işçilerin sömürüsünü devam ettirecek şekilde üretim ilişkilerin devamlı olarak burjuvazi sınıfı lehinde sonuçlandırmıştır.
Bölüşüm yönünden tepkiler: Emek asli ve tek üretim faktörü olmasına rağmen, üretim sonucunda ortaya çıkan hâsıladan alması gereken payı alamaz. Sermaye birikiminin kaynağı ise emeğin yarattığı artı değerin kapitalistlerin eline geçmesidir.
Değer yönünden tepkiler: bir malın değeri üretimde kullanılan emek miktarı ile ölçüldüğünden emek tüm şeylerin ilk fiyatı ve malları satın almak için ödenmesi gereken gerçek paradır.
Mülkiyet yönünden tepkiler: Marx’a göre tüketim kolektif olduğundan üretiminden kolektif olması gerekir. Böylece üretim faktörleri ve araçlarının kamuya devredilmesi yaratılan artık değerin kamuya aktarılmasına neden olur.
Yıkıcı Rekabet yönünden tepkiler: Teknolojik yeniliklerin artırdığı rekabet, sermayenin temerküzüne neden olur.
II. Marksist Felsefe
Marx’ın felsefi düşünce sistemi; diyalektik felsefe, tarihi materyalizm tezi ve eylem felsefesi olmak üzere üç yönden analiz edilebilir.
A. Diyalektik Felsefe: Birbirleriyle çelişen iddiaların olması halinde, tartışmalar sonucunda gerçeğin bulunmasıdır. Diyalektik felsefeye göre, her olgunun bir oluşma veya gelişme süreci vardır. Bu süreç birbirini izleyen tez, anti-tez ve sentez aşamalarından oluşur (Hegel). Diyalektik felsefeye göre, hiçbir durum yada kategori sonsuza kadar aynı niteliği sürdürmez. Yeni bir duruma yada kategoriye dönüşme potansiyelini her zaman içinde taşır ve yeni durum veya kategori bir öncekinden daima üstündür.
B. Tarihi Materyalizm Felsefesi: Diyalektik felsefedeki temel ilke, değişimin süreklilik arz etmesi iken, tarihi materyalizm felsefesi ise, bir tarih teorisi olup, toplumdaki bireyler arasındaki ilişkilere diyalektik felsefenin uygulanmasının sonuçları üzerine kuruludur. Tarihi materyalizm, bir taraftan herhangi bir toplumun iç dinamiğini, diğer taraftan da bir tür toplum tipinden başka bir toplum tipine geçişi anlamaya ve ortaya koymaya çalışır.
Tarihin bilimsel olarak anlaşılmasına yönelik olarak Marksizm’den etkilen iki farklı görüş ortaya çıkmıştır: (i) tarihin sürükleyicisinin üretim güçlerindeki gelişmeler olduğunu iddia eden görüş ve (ii) tarihin motorunun sınıflar arasındaki sürekli mücadeleler olduğunu ileri süren görüş.
Birinci görüşe göre toplumsal ilişkileri belirleyen temel ilke, insanların yaşamlarını sürdürebilmek için üretmek ve mübadele etmek gibi ortak bir amaç taşıyor olmalarıdır. Bu nedenle toplumsal değişimlerin nedeni ve belirleyicileri insanların adaleti, fikirleri yada diğer unsurları değil, üretim ve mübadele tarzındaki değişmelerdir.
Bir toplumun iktisadi yapısını oluşturan ve bilgi ve teknolojide içine alan alt yapıda meydana gelen değişmeler, dil, din, sanat, ahlak, hukuk kuralları ve kurumları içeren üst yapıyı değişime zorlar. Böyle bir yapıda insanlık tarihi, İlkel toplumlar → Kölecilik → Feodalizm
Kapitalizm → Sosyalizm → Komünizm şeklindeki aşamalardan geçecektir.
Tarihin motorunun her şeyden önce sınıf mücadeleleri olduğunu ileri süren ikinci yaklaşım, farklı çıkarlara sahip gruplar ve bireyler arasında sürekli bir çatışma olduğu düşüncesinden hareket etmektedir. Bu yaklaşıma göre, üretici güçlerin gelişmesini veya daha geniş anlamda toplumların evrimini sınıf mücadeleleri belirler. Bu nedenle, bir toplumdan başka bir toplum düzenine geçişte başarıyı etkileyen faktör, sınıflar arasındaki mücadeledir.
Marksist sisteme göre, üretim güçleri belli dönemlerde kendilerine uygun olana üretim ilişkilerini de belirlerler. En ilkel topluluklar dışında toplumlar, üretim araçlarını kontrol edenler yani sömürenler ve üretim araçlarını kontrol edemeyenler yani sömürenler olarak ikiye ayrılır. Böyle bir ortamda ulusal çıkarlar ortadan kalkar ve bunların yerini sınıf çıkarları alır. Dolayısıyla ulusal çıkarlar, hakim sınıfın çıkarları şekline dönüşür.
Genel olarak değerlendirildiğinde, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Doğu Avrupa ülkelerinin kapitalizme geri dönmeleri, yukarıda izah edilen görüşlerden birincisini geçersiz kılarken, ikinci yaklaşımı kısmen doğrulamaktadır. Diğer bir deyişle Marx’ın öngördüğü şeklinde sınıf mücadelesinden işçiler değil, burjuvazi zaferle çıkmıştır.
C. Eylem Felsefesi: Marksizme göre, kapitalizmin yıkılıp yerine komünist bir sitemin tesis edilmesi, birbirini tamamlayıcı nitelikte birçok toplumsal devrimin kesintisiz sürdürülmesine bağlıdır. Örneğin siyasal alanda egemen sınıfın karşısına çıkmak üzere halk iktidarını güçlendirmek; ekonomik alanda işçilerin üretim planlamasına ve işletmelerin yönetimine katılımın sağlamak; ideolojik alanda da halk iktidarına giden yolu açmak üzere bir kültürel devrim yapmak gerekir.
III. Marksist Ekonomik Teori
Marksist ekonomik teorinin temel tezi, kapitalist sınıfın karının kaynağının ücretlilerin sömürülmesi ve işçilerin fazla çalıştırılmalarına dayandığının ortaya konulmasıdır. Ücretliler tarafından harcanan çalışma süresinin bir kısmının karşılığı ücret olarak kendilerine ödenirken, geri kalan kısım yani bedavadan fazla çalışma sonucu oluşan değer (artık-değer), kapitalistlerin kârını oluşturur. Bu düşünce, emek-değer teorisi, artı-değer teorisi ve kâr teorisi adı altında geniş bir şekilde ispatlanmaya çalışılmıştır.
A. Emek-Değer Teorisi: Marksist teoride, üretim sürecinin üzerine inşa edildiği tek faktörün emek olduğu kabul edilir. Üretim sürecindeki sermaye daha önceden emek tarafından ortaya çıkartılmış üretim araçlarıdır. Marx’a göre emek, ücretli (dolaylı sosyal) emek ve ücretli olmayan (dolaysız sosyal) emek olmak üzere iki gruba ayrılır. Birinci grupta yer alan emek, kapitalist işletmelerde ve kamuda çalışarak, üretilen malların satışıyla kendilerine ücret ödemesi yapılır. İkinci grup emek ise daha çok yönetsel birimlerde çalışırlar ve kamu ücretiyle beslenirler. Marksist teoride ortak payda olarak kabul edilen unsur, üretim sürecinde dolaylı sosyal emek tarafından mallara yüklendiği varsayılan değerdir.
Üretilen malların kullanım değeri ve mübadele değeri olmak üzere iki farklı değeri vardır. Kullanım değeri ürünün maddi nitelikleri dolayısıyla, mübadele yada değişim değeri ise üretimde emeğin belli bir bölümünün harcanmış olması dolayısıyla ortaya çıkar. Kullanım değerinin kişiden kişiye farklılık göstermesi nedeniyle ortak payda arayışında mübadele değeri ön palana çıkmaktadır. Malların mübadele değeri ise, üretimde toplumsal bakımdan (normal şartlar ve beceri altında) gerekli olan emek-zaman miktarıdır. Dolayısıyla Marx’a göre belirli fiyatlardan malların alınıp satışında aslında dolaylı sosyal emek ya da değer el değiştirmektedir.
Marksist yaklaşımda malların birbirinden ayrılmaz iki özelliği vardır. Birincisi para ile ifade edilen ve görünür nitelikte olan fiyat, ikincisi dolaylı sosyal emek ile ifade edilen ve görünmez nitelikte olan değerdir. Bu iki tanımlama arasındaki ilişkiye fiyat/değer ilişkisi adı verilir ve E sembolü ile gösterilir.
III. Marksist Ekonomik Teori
B. Artı-Değer Teorisi: Kapitalist-işçi ilişkisini belirleyen üretim şartları, artı-değer olarak adlandırılan artığın doğmasına yol açar. Marx’a göre, ücretli işçi ile kapitalist arasındaki tam anlamanın yolu üretim sürecinin özgüllüğünü tam olarak anlamaktan geçer. Bu analizde, dolaşım ve üretim süreci ayırt edilince artı-değer ve sömürü kavramlarına kolayca ulaşılır.
1. Dolaşım Süreci (Basit Meta Dolaşımı): Basit dolaşım süreci, kapitalist ile işçi ilişkisinin devre dışı bırakıldığı, sadece üretici ile piyasa arasındaki basit mal dolaşımını ifade eder. Üretici üretmiş olduğu malları (M), piyasada satarak bir miktar para (P) elde etmekte ve elde ettiği bu parayı tekrar ihtiyaç duyduğu tüketim mallarını (M) satın almakta kullanmaktadır. Buradaki mübadele olayı, mal-para-mal şeklinde gerçekleşmektedir.
2. Üretim Süreci (Sermaye Dolaşımı): Bu süreç, kapitalist toplumun temel ilişkisi olan kapitalist-işçi ilişkisi üzerine yoğunlaşır. Bu süreçte kullanılan para değişim aracı değil aksine sermaye niteliği kazanmaktadır. Kapitalist sahip olduğu sermaye (P) ile tekrar satmak amacıyla mallar (Mı) satın almakta ve sonra da bunları daha yüksek bir bedelle (Pı) satmaktadır. Bu dolaşımda süreç, P-Mı-Pı şeklinde gerçekleşir. Burada kapitalistin dolaşıma soktuğu para miktarı (P), süreç sonucunda elde ettiği para miktarından (Pı) küçüktür (Pı>P). Aksi taktirde kapitalistin faaliyette bulunması için bir neden yoktur.
Üretim sürecinde kapitalistin davranışları aşağıdaki bir yapıda ortaya çıkmaktadır.

Marx’a göre üretim sürecinde makine, ekipman, hammadde vb. (M) unsurların değerlerinde bir değişme olmadığı (sabit sermaye) için Pı>P olabilmesinin tek yolu, işgücünün kendi değerinin (değişir sermaye) üzerinde bir değer yaratmasıdır.
III. Marksist Ekonomik Teori
Diğer ekonomik mallarda olduğu gibi emeğin, satan kişi açısından bir mübadele yada değişim değeri, alan kişi (kapitalist) açısından da bir kullanım değeri söz konusudur. Emeğin mübadele değeri, üretim sürecinde toplumsal bakımdan gerekli emek-zaman miktarı ile ölçülür. Dolayısıyla emeğin mübadele değeri, geçimlik tüketimi karşılamak için gereken emek-zaman miktarına eşittir.
Kapitalist, emek satın alıp, üretimde kullanmaya başladığında, işgücünün kullanma değerine de sahip olmaktadır. Diğer bir deyişle, emeğin ürettiği ürünün tamamına sahip olurken, işgücüne sadece mübadele değeri kadar ödemede bulunmaktadır. Kullanım değerinin mübadele değerinden büyük olması durumunda üretimde bulunmak kapitalist için ek bir değer kazanma anlamına gelir. Emek kullanma sonucunda sermayenin değerinde oluşan bu fazlalığa Marx, parasal anlamda artı-değer adını vermiştir.
3. Fazla Çalışma Süresinin Hesaplanması: Artı-değerin kaynağı işgücünün gerekli çalışma süresinden daha fazla çalışmasıdır. Fazla çalışma süresi E=fiyat/değer ilişkisinden hareketle ortaya konulabilir. Makro yada toplumsal büyüklükler açısından değerlendirilirse; örneğin üreticilerin belirli bir dönem boyunca fiyatlarının toplamı 100 milyon frank ve değerlerinin toplamı da 1 milyon saat olan mal gurubu ürettiklerini ele alalım. Bu durumda, fiyatlar ve değerler arasındaki ilişki, E= 100/1=100 f/s olacaktır. Bunun mikro anlamdaki açılımı ise, 1 saatlik emek 100 franklık parasal gelir yaratmıştır şeklinde olacaktır.
Tüketim mallarının değeri, işgücünün değişim (mübadele) değerine yani gerekli çalışma süresine eşittir. Daha açık bir ifadeyle;
Tüketim araçlarının değeri=değişim değeri= gerekli çalışma süresidir. E=fiyat/değer ilişkisinden değer=fiyat/E elde edilir ve buradan da
Tüketim araçlarının değeri=Tüketim araçlarının fiyatı/E eşitliğine ulaşılır. Tüketim araçlarının fiyatı, işgücüne ödenen ücret olduğu için Gerekli Çalışma=Tüketim araçlarının değeri=Ücret/E olur. Bu durumda fazla çalışma süresi;
Fazla Çalıma Süresi=Çalışma Süresi-Gerekli Çalışma Süresi şeklinde hesaplanır.
III. Marksist Ekonomik Teori
3. Fazla Çalışma Süresinin Hesaplanması: Aşağıdaki tabloda seçilmiş bazı ülkeler itibariyle ortalama niteliklere sahip işçi tarafından bir günlük çalışma süresinin 8 saat olduğu varsayımıyla, bu çalışma sürecinde harcanan emek ve yaratılan değerlerle ilgili tahminler verilmektedir.
|
|
Fransa |
Almanya |
İngiltere |
ABD |
|
1. Yıllık Çalışma Süresi 2. Yıllık Ücret (Bin) 3. Saat Ücreti (2/1) 4. Fiyat/Ücret (E) 5. Gerekli Çalışma (2/4) 6. Fazla Çalışma (1-5) 7. 1 İşg. İçin gerekli Çalış. 8. 1 İşg. İçin fazla Çalışma 9. Fazla Çalışma Oranı |
1681 s 166 F 99 F/s 146 F/s 1137 s 544 s 5.4 s 2.6 s %47 |
1645 s 47.7 M 29.0 M/s 41.9 M/s 1139 s 506 s 5.8 s 2.2 s %44 |
1912 12.2 S 6.4 S/s 8.6 S/s 1411 s 501 s 5.9 s 2.1 s %36 |
1693 s 25.6 $ 15.1 $/s 21.3 $/s 1202 s 491 s 5.7 s 2.3 s %41 |
Fransa örneğini ele alacak olursak:
1. Yıllık çalışma süresi=1681 saat
2. Yıllık ödenen ücret=166 000 Frank
3. Saat Ücreti= 166 000/1681= 98,7 Frank/saat
4. Fiyat/Ücret ilişkisi (E)= 146 frank/saat. Burada açıkça anlaşılacağı üzere, bir işçinin mübadele değeri 98,7 f/s iken, kullanım değeri 146 f/s’dir.
5. Gerekli çalışma süresi= ücret/E’den 166 000/146= 1137 s.
6. Fazla çalışma süresi=çalışma süresi-gerekli çalışma süresinden 1681-1136.9=544.1 saat eder.
7. 8 saatlik bir işgünü için gerekli çalışma süresi (1681 saat için 1136,9 gerekli çalışma ise 8 saat için ne kadar gerekli çalışma süresine ihtiyaç vardır?) (8x1136.9)/1681=5.41 saat bulunur.
8. Bir işgününde fazla çalışma süresi=8-5.41=2.59 saattir ve
9. Fazla çalışma oranı=fazla çal. Süresi/gerekli çal. Süresi ilişkisinden 2.59/5.41=0.478 yani %47,8 olarak hesaplanır.
III. Marksist Ekonomik Teori
4. Artı-Değerin Hesaplanması: Artı-değeri kaynağı işgücünün fazla çalışma süresi olduğuna göre, kapitalistin cebine giden artı-değer aşağıdaki formül yardımıyla hesaplanabilir.
Artı-değer=Fazla Çalışma Süresi x E
Fransa örneğine geri döndüğümüzde artı-değer=2.59 x 146 =378 frank olarak hesaplanır. Bunu bur başka yolla elde etmek de mümkündür. Üretilen malın parasal değeri 146 frank olduğuna ve işçiye ödenen saatlik ücret (mübadele değeri) 98,7 frank olduğuna göre ürün başına kapitalistin elde ettiği artı-değer 47.33 frank olur. 8 saatlik işgünü için kapitalistin elde edeceği toplam artı-değer=8x47.3 yani 378 frank olur.
Artı-değeri çoğalmak için kapitalistler iki yolu kullanabilirler. Birincisi, işgücünün çalışma saatlerinin artırılmasıdır. Kullanım değerinin (yani ürün değerinin) artırılması ile eş anlamlı olan bu uygulama sonucunda artı-değerdeki artış mutlak artı-değer olarak adlandırılır. İkinci yol ise, işgücünün geçimlik tüketimi için gerekli olan iş saatlerinin azaltılmasıdır. Bu yöntem ise işgücünün mübadele değerinin azaltılması anlamına gelir ve bu yöntemle elde edilen artı-değer artışına nispi artı-değer adı verilir. Bu son yöntemin başarılabilmesi için geçimlik tüketim mallarını üreten sektörlerdeki işçilerin verimliliğinin artırılması gerekir. Böylece aynı işgücü ile daha fazla mal üretilecek ve malların mübadele değeri düşecektir. Ancak böyle bir süreçte kapitalistler arasındaki rekabet, geçimlik kesim tüketim mallarının üretildiği bütün faaliyet kollarında verimlilik artışı sağlayarak nispi artı-değer farkları ortadan kaldıracaktır.
III. Marksist Ekonomik Teori
C. Kâr Teorisi: Marx’ın kar teorisinin anlaşımı, bu teoride kullanılan bir takım temel kavramların anlaşımına bağlıdır.
1. Sermaye (k) : Marx, üretim sürecinde kullanılan sermayeyi sabit sermaye (c) ve değişir sermaye (v) şeklinde ikiye ayırmaktadır. Değişir sermaye işgücüne yapılan ücret ödemelerini yansıtırken, üretim sürecinde kullanılan fiziki ekipmana yapılan harcamalar, amortismanlar ve hammaddelere yapılan ödemeler sabit sermayeyi oluşturur. Bu durumda toplam sermaye k=c+v olur.
2. Artı-değer Oranı(sı): işgücünün yarattığı artı-değer (s) ile bunu elde etmek için harcanan değişken sermaye (v) arasındaki orandır. Yani, sı=s/v.
3. Sermayenin Organik Bileşimi (cı): kapitalistin makineleşme derecesini yansıtan bu oran sabit sermayenin değişir sermayeye oranı ile bulunur. Yani cı=c/v.
4. Kâr Oranı (pı): üretim süreci sonunda elde edilen kar ile üretim için gerekli olan sabit ve değişir sermaye arasındaki ilişkidir. Kapitalist üretim sürecinde toplam kâr; toplam artı-değere eşittir. Yani p=s durumu geçerlidir. Bu eşitliğin bir sonucu olarak pı=s/c+v’dir. Bu eşitliğin sağ tarafındaki pay ve paydasını v ile bölersek;
ye ulaşılır.
5. Fiyat: ürünün fiyatı, sabit ve değişken sermaye ile kapitalistin karının toplamı ile elde edilir. Yani fiyat, c+v+p=c+v+s’dir.
Örneğin bir kapitalist üretim araçlarını almak için 25 000 frank, gerekli işgücünü almak için 12 500 frank sermayeye ihtiyaç duymakta ve üretimini 45 000 franka satmaktadır.
Bu verilere göre toplam sermaye k=25 000+12 500=37 500 eder. Artı-değer kara eşit olduğu için artı-değer oranı (sı)=7 500/12 500=0,6 yani %60’dır. Sermayenin organik bileşimi (cı)=25 000/12 500= 2 yani %200’dür. Bu durumda kar oranı (pı)= 7 500/37 500=0,2 yani %20’dir.
III. Marksist Ekonomik Teori
Sermayenin Organik Bileşimi ve Kar Oranı
Üretimde artı-değeri yaratan
unsur değişken sermayedir. Artı-değerin yaratılabilmesi için kapitalist
değişken sermayenin yanı sıra sabit sermaye de kullanmak zorundadır. Kar oranı
formülü tekrar dikkate alınırsa
bir takım ilişkilerin yakalanması
mümkündür.
a. Formülden açıkça anlaşılacağı üzere ortalama kar artı-değer oranı (sı=s/v) ile sermayenin organik bileşimine (cı=c/v) bağlıdır.
b. artı-değer oranı ile kar oranı arasında pozitif; sermayenin organik bileşimi ile kar oranı arasında negatif (ters) yönlü bir ilişki vardır.
Bu bağlamda, kar oranını artırmak isteyen kapitalist teorik olarak değişken sermaye kullanımını artırmak ve sermayenin organik bileşimini de düşük tutmak zorundadır. Ancak gerçek hayatta kapitalistler arası rekabet, girişimcileri artı-değerden daha fazla pay almak için üretim tekniğindeki değişimi ilk uygulayıcısı olmaya zorlar. Bu durum, emeğin verimliliğini artırmak için daha fazla sabit sermaye kullanımı anlamına geldiği için sermayenin organik bileşimi yükselecektir. Bu süreç sonunda ürettiği malın değişim değerini (mübadele=ücret) toplumsal ortalamanın altına indirebilen kapitalist kârını artıracaktır.
|
Firma |
Sa. Ser. c |
De. Ser v |
Artı-Değ s |
Değer c+v+s |
Kâr Or. s/c+v |
Söm. Or. s/v |
|
1 2 3 4 5 |
50 60 70 80 90 |
50 40 30 20 10 |
25 20 15 10 5 |
125 120 115 110 105 |
25 20 15 10 5 |
50 50 50 50 50 |
|
Toplam |
350 |
150 |
75 |
575 |
15 |
50 |
Bu örnekte ortalama kar oranı (75/500) %15 ve ortalama fiyat (575/5) 115 birimdir. Sabit sermaye tutarları az olan 1 ve 2. firmalar yüksek kâr oranlarına sahipken, 4 ve 5. firmaların kâr oranlı düşüktür.
III. Marksist Ekonomik Teori
Sermaye Birikimi ve Sonuçları: Kâr Oranını Azalması
Bireysel olarak emeğin verimliliğini yükseltmek, bu girişimi ilk başaran girişimcinin yararınadır. Ancak bütün kapitalistler aynı mantık ile hareket edecekleri için firmalar arası rekabet sermayenin organik bileşiminin yükselmesine yol açacaktır. Daha fazla sabit sermaye kullanmak ise ortalama olarak kârlarda azalışa neden olacaktır. Marx bu olguyu “azalan kâr oranı yasası” olarak adlandırır. Bununla birlikte, sermayenin organik bileşiminin artması, ortalama kâr oranını azaltırken toplam artı-değer ve toplam kâr miktarını artırır.
Kapitalistler arası rekabet, sermayenin temerküzünü yani belirli ellerde toplanmasına da neden olur. İşgücü verimliliğini artırmaya yönelik daha fazla sabit sermaye kullanımının neden olduğu ortalama kâr oranlarındaki azalış, kapitalistler arası rekabeti artırarak, küçük müteşebbislerin piyasayı terk etmesine yol açacaktır. Sermayenin temerküzü ise sisteme patlayıcı (kriz) bir nitelik kazandıracaktır.
MODERN BÜYÜME TEORİLERİ
HARROD-DOMAR MODELİ
Büyüme teorileri, genelde GOÜ’lere oranla çağımızın dinamik, geleceğe dönük, teknolojik gelişmeye ve beşeri sermayeye önem veren gelişmiş ülkelerine daha uygun düşmektedir. Bununla birlikte gelişmiş ülke örneklerinin GOÜ’ler için bazı ölçülerde faydalı olabileceğini inanılır.
Bu bölümde Keynesyen gelenekten gelen Amerikalı E. D. Domar ve İngiliz R. F. Harrod’un büyümeye yönelik çalışmaları Harrod-Domar modeli adı altında ele alınacaktır. Bu iki yazarın analizi, Büyük Buhran’a çözüm olarak ortaya konulan kısa dönemli Keynezyen makroekonomik denge modelini uzun döneme taşımaya ve genişletmeye yöneliktir. Daha açık bir ifadeyle bu yazarlar, İngiltere ve ABD’nin uzun dönem itibariyle hangi şartlar altında eksik istihdamdan tam istihdam gelir seviyesine ulaşabileceklerini ve bu seviyeyi nasıl sürdüreceklerini araştırmışlardır. Harrod-Domar modelinin anlaşımı Keynezyen statik analizin anlaşımına bağlıdır.
I. Keynezyen Statik Analiz
En basit ifadeyle iktisadi büyüme, bugünkü tüketimden feragat etmenin bir sonucudur. Bir ekonomide üretilen mallar, insan ihtiyaçlarına yönelik tüketim malları ve diğer malları üretmek için üretilmiş sermaye malları şeklinde ikiye ayrılır. Üretim sonucunda ortaya çıkan gelir bu iki mal için tekrardan harcanacaktır. Üretim sürecinde yaratılan gelirin tamamının hane halklarına verildiği durumunda, sermaye mallarına yönelik talep ve Pazar hane halklarının yapacakları tasarruflarla yaratılan fonlar aracılığıyla ortaya çıkar. satın alma gücü (tasarruflar) bankalar, bireysel ödünç vermeler, hükümetler ve borsalar gibi mali aracılar vasıtasıyla tasarrufçulardan yatırımcılara kanalize edilir. Böylece fonları alan girişimciler, yeni bir işe girerek, var olan işi genişleterek veya eskimiş olan sermaye mallarını yenileyerek sermaye malları talebini ve böylece ekonomik büyümeyi artırırlar. Anlaşılacağı üzere ekonomik büyümenin asıl dinamiği tüketimden fedakârlık yapılarak biriktirilen tasarruflardır.
I. Keynezyen Statik Analiz
Makroekonomik denge düşüncesini içinde barındıran bu mekanizma aşağıdaki şemada gösterilir.

Toplam arzın bir sorun oluşturmadığı kısa dönemde denge istihdam ve gelir seviyesi toplam (efektif) talep tarafından belirlenir. Efektif talep ise tüketim harcamaları ve yatırım harcamalarından oluşur. Bu durumda Y=C+I eşitliği toplam arz ve talep eşitliğini yansıtır. Yatırımların kaynağını ise tasarrufların oluşturduğu gerçeği altında bu eşitliği Y=C+S şeklinde yazabiliriz. Yapılan tasarruflar mali aracılar vasıtasıyla yatırımcılara kanalize edildiğinden denge durumda I=S eşitliği sağlanacaktır.
Yukarıdaki ilişkilerden hareketle, herhangi bir gelir ve istihdam seviyesinde dengenin sağlanabilmesi için mevcut tasarrufu seviyesine denk bir yatarım harcamasının gerçekleştirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılır. Dolayısıyla tam istihdamda dengeye gelinmesinin ön koşulu, bu istihdam düzeyindeki tasarruflara denk bir yatırım harcamasının yapılmasıdır. Yani tam istihdam gelir seviyesine ulaşmak ve bu dengeyi koruyabilmek için ex-ante (dönem başı) tasarruf-yatırım eşitliği sağlanmalıdır.
I. Keynezyen Statik Analiz
Keynezyen analizdeki tam istihdam denge durumu aşağıdaki grafikte gösterilmiştir.

Tam istihdam gelir seviyesinde (Y1), tüketim harcamaları C1Y1, tasarruflar A1C1 kadardır. Böylece tam istihdam gelir düzeyine ulaşabilmek ve bu dengeyi devam ettirebilmek için yatırım harcamalarının da A1C1 büyüklüğünde olması gerekir. Açıklanmaya çalışılan bu Keynezyen analiz statik bir yapı arz eder. Bu analiz içinde Keynes, ekonominin prodüktif potansiyelini belirleyen kriterlerde zaman içinde meydana gelecek değişmelerle ilgilenmemiştir. Diğer bir deyişle Keynes, mevcut emeğin kalitesi ve miktarı, mevcut teçhizatın kalitesi ve miktarı, kullanılan teknoloji, rekabet şartları ve tüketici alışkanlıklarını sabit olarak kabul etmiştir. Bu statik analizde toplam talep seviyesi üretim ve istihdamın tek belirleyicisi olarak ele alınmıştır. Kısa dönem için geçerli olan statik analiz, uzun dönemde artan tasarrufların devamlı olarak sermaye malı şeklinde yatırımlara dönüşmesi, sermaye birikiminin artması anlamına gelir ki bu durum Keynes’in varsayımıyla çelişkilidir. Sermaye stokundaki artış üretim kapasitesini artırdığı için statik analiz özelliğini kaybeder.
I. Keynezyen Statik Analiz

Yukarıdaki grafikte Y1 tam istihdam gelir seviyesi, sadece kapasitenin sabit olduğu varsayımına göre belirlenir. A1C1 kadarlık net yatırım artışı ise, kısa dönemde tam istihdam gelir düzeyine ulaşılmasına imkân tanır. Ancak yapılan bu net yatırım ekonominin üretim kapasitesinde bir artışa yol açacağı için Y1 gelir seviyesi gelecek dönemler itibariyle bütün kaynakların tam istihdamını gerçekleştirmeye yeterli olmayacaktır.
Kısa dönemde yapılan net yatırımların neden olduğu kapasite artırıcı etki, tam istihdam gelir seviyesinin Y1’den Y2’ye doğru kaymasına neden olacaktır. Keynes bu duruma açıklama getirmemiş, sadece çarpan mekanizması aracılığıyla yatırımlar gibi otonom harcama kalemlerinde meydana gelecek değişmelerin milli geliri ne ölçüde değiştireceği üzerine yoğunlaşmıştır.
II. Domar Büyüme Modeli
Domar Modeli, Keynes’in kısa dönemli statik analizini uzun döneme yayma çabasına dayanır ve yatırımların ekonomi üzerindeki etkilerini daha geniş kapsamlı olarak ele alır. Domar’a göre yatırım harcamaları, ekonomi üzerinde (1) kapasite artırıcı etkisi (arz yönlü) ve (2) gelir artırıcı etkisi (talep yönlü) şeklinde iki etkiye yol açar.
Yatırımların Kapasite Artırıcı Etkisi: bir ekonomide yapılan yatırım harcamaları sonucunda, yatırım malları miktarında ve altyapı imkânlarında artış olur. Bu gelişmeler ise ekonomiye daha fazla mal ve hizmet sunma gücü verir. Diğer bir deyişle, yapılan yatırımlar ekonominin üretim kapasitesini, dolayısıyla potansiyel arz miktarını artırır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey, yapılan yatırımların ekonominin üretim kapasitesini artırmasına rağmen üretimin fiilen ne kadar artığı kapasite kullanım oranları ile ilgilidir. Üretim kapasitesindeki artış ile fiili üretim artışı sadece tam istihdam durumunda birbirine eşittir.
Yatırımların Gelir Artırıcı Etkisi: yatırımların olgunlaşma süresinde yapılan harcamalar ekonomide çarpan mekanizmasının işlemesiyle gelir artışına neden olur. Keynes’in kısa dönemli açıklamalarında kullandığı bu etki, uzun dönemde tam istihdamın belirleyici kriterlerinden biridir.
A. Domar Modelinde Kullanılan Kavramlar
Domar modelinin üç temel kavramı: (a) Tasarruf Eğilimi, (b) Sermaye/Hasıla Oranı ve (c) Hasıla/Sermaye Oranı ya da Sermayenin Ortalama Verimliliği.
(a) Tasarruf Eğilimi: Tasarruf, gelirin tüketilmeyen kısmıdır ve tasarruf eğilimi, ortalama tasarruf eğilimi (S/Y) ve marjinal tasarruf eğilimi (S/Y) olarak ikiye ayrılır. Modelde ortalama tasarruf eğiliminden hareketle tam istihdam gelir seviyesinde I=S eşitliği için gerekli olan yatırım miktarının belirlenmesinde ve marjinal tasarruf eğiliminden hareketle yatırım harcamalarından kaynaklanacak gelir artışının hesaplanmasında çarpan katsayısının değerinin (k=1/) belirlenmesinde yararlanılmıştır. Modelde ortalama ve marjinal tasarruf oranları eşit kabul edilerek ile gösterilmiştir. Dolayısıyla uzun dönem tasarruf eğilimi de sabit kabul edilmiştir.
A. Domar Modelinde Kullanılan Kavramlar
(b) Sermaye/Hasıla Oranı: Sermaye katsayısı olarak da adlandırılan sermaye-hasıla oranı, ekonomideki mevcut sermaye stokunun (K), tam istihdam üretim miktarına (Y) oranıyla bulunur. K/Y olarak hesaplanan ortalama sermaye-hasıla oranı, bir birim üretim için gereken sermaye ihtiyacını gösterir.
Modelde ortalama sermaye-hasıla oranı yanında üretimi bir birim artırmak için (Y) ne kadar yatırıma (I) gerek olduğunu gösteren marjinal sermaye-hasıla oranı da kullanılmıştır. Yatırım, sermaye stokuna yapılan net ilaveler (K) olarak tanımlandığı için marjinal hasıla oranı, I/Y ya da K/Y şeklinde ifade edilir. Açıkça anlaşılacağı üzere marjinal sermaye-hasıla oranı, yoğun sermaye kullanımını gerektiren teknolojilerde artarken, sermaye tasarrufu sağlayan teknolojilerde azalır. Dolayısıyla marjinal sermaye hasıla oranının ortalama sermaye-hasıla oranına eşit olması gerekmez. Eşitliğin sağlandığı tek durum teknolojik gelişmenin olmaması durumunda mümkündür. Domar, teknolojik gelişimi sabit varsaydığından modelde ortalama ve marjinal sermaye-hasıla oranları birbirine eşittir. Domar modelinin işleyişi aşağıdaki grafikte verilmiştir. OS doğrusu, uzun dönem tasarruf fonksiyonu temsil ederken, Y1U1 doğrusu ise, ekonominin marjinal sermaye-hasıla katsayısını gösterir.

Ekonomi 0Y1 gelir seviyesinde tam istihdama ulaştığını kabul ettiğimizde, bu gelir düzeyinde tasarruflar ve dolayısıyla net yatırımlar S1Y1 kadar olur. S1Y1 kadarlık bir yatırım artışının üretim üzerindeki etkisi ise, Y1Y2 kadar olacaktır.
A. Domar Modelinde Kullanılan Kavramlar
(c) Hasıla-Sermaye Oranı (Sermayenin Ortalama Verimliliği): Sermaye-hasıla oranının tersine, hasıla –sermaye oranı yada sermayenin ortalama verimliliği denir ve Y/K ile gösterilir. Bu oran, ekonominin sahip olduğu tam istihdam gelir seviyesinin mevcut sermaye stokuna bölünmesiyle bulunur. Örneğin bir ekonomide 1 TL’lik üretimde bulunmak için 3 TL’lik bir sermaye malı gerekiyorsa, (K/Y=3), sermayenin ortalama verimliliği Y/K=1/3 yani %33 olur. sermayenin ortalama verimliliği üretim kapasitesinin yada ekonominin üretim gücünün belirlenmesinde sıkça kullanılan bir araçtır. Sermayenin ortalama verimliği için geçerli olan bu açıklamalar işgücünün ortalama verimliliği (Y/N) için de geçerlidir.
Sermaye stoku ve üretim miktarındaki değişmeler dikkate alındığında sermayenin marjinal verimliliği dikkate alınmış olur. Y/K olarak ifade edilen bu oran, Domar modelinde sembolü ile ifade edilir. Ortalama ve marjinal hasıla-sermaye oranlarının birbirine eşit olması için bir neden yoktur. Teknolojik değişmeler bu oranı etkiler. Ancak Domar modelinde teknolojik değişme sabit kabul edildiği için oranlar birbirine eşit kabul edilir yani Y/K=Y/K dır.
B. Domar Modelindeki Basitleştirici Varsayımlar
a. Ekonomide kamu harcamaları yoktur.
b. Ekonomi dışa kapalıdır. Bu iki varsayımla Domar, dikkatleri özel sektör yatırımlarının kapasite artırıcı etkisi üzerine çekmektedir.
c. Ekonomide gecikmeler yoktur. Yani üretimdeki bir artış aynı anda yatırım harcamalarını artırmakta, yatırım harcamalarındaki artış da aynı anda gelir artışına yol açmaktadır.
d. Ekonomi tam istihdam denge seviyesindedir.
C. Domar Modelinin İşleyişi
Üretim Kapasitesindeki Artış: Üretim kapasitesindeki artış, doğal kaynaklar, sermaye ve üretim tekniğindeki değişmenin bir fonksiyonudur. Doğal kaynak ve üretim tekniğindeki değişmeyi nicel olarak tanımlamak zor olduğu için bu modelde üretim kapasitesindeki artış, sermaye ve sermayenin ortalama verimliliği ile ifade edilir.
Bu modelde sermayenin marjinal ve ortalama verimliliği birbirine eşit varsayılır. Yani Y/K=Y/K=’dir. Herhangi bir dönemde yapılan yatırım (I), sermaye stokundaki değişmeyi (K)’yı verdiğine göre, Y/K=ifadesinde K yerine I konulunca Y/= ve Y=I x olur. Kapasite artırıcı etki, ekonominin arz boyutuyla ilgili olduğu için yukarıdaki son eşitlik Ya=I x şeklinde ifade edilebilir. Böylece bir ekonomideki üretim kapasitesindeki artış, ekonomide yapılan yatarılar ile sermayenin ortalama verimliliğinin çarpıma eşittir.
Örnek: Başlangıçta tam istihdam gelir düzeyi 1000 birim, tasarruf eğilimi %20, sermayenin ortalama verimliliği %30 olduğunu dikkate alalım. Ekonomide tasarruf eğilimine bağlı olarak tam istihdam gelir düzeyinde S=0,2*1000=200 birimlik bir tasarruf yapılır ki bu da aynı zamanda ekonomide yapılması gereken yatırım miktarını (I) ifade eder. Dolayısıyla, üretim kapasitesindeki artış=200*0,3= 60 birim yapar. Bu şartlar altında yeni tam istihdam gelir düzeyi 1060 birim olacaktır. Burada fiili üretimde bir artış olmadığını, sadece üretim kapasitesinde bir artış olduğuna dikkat edilmelidir. Fiili üretimi, yatırımın gelir artırıcı etkisi tetikleyecektir.
Gelir Artırıcı Etki: Yatırımlar nedeniyle artan üretim gücünün gerçek üretim artışına dönmesi için önce harcamaların (talebin) ve buna bağlı olarak üretimin artması gerekir. Domar modelinde talebi artıracak tek faktör, yatırımlardır. Yatırımların gelir artırıcı etkisi (Yt) ise, S/Y=I/Y=ilişkisinden hesaplanır. Yani Y=I/olur. Yt=I* 1/eşitliğinde 1/ basit yatırım çarpanıdır.
Dolayısıyla bir ekonomide yatırımlar nedeniyle ortaya çıkan gelir artırıcı etki, ilave yatırımların çarpan katsayısı ile çarpımından elde edilir.
Yukarıdaki açıklamalardan her türlü yatırımın (I) üretim kapasitesini artırdığı sonucu ortaya çıkarken, toplam talepte artışa yol açan faktör toplam yatırım (I) değil, I ile ifade edilen yatırımlardaki artıştır. Dolayısıyla bir ekonomide yatırımlarda değişme olmazsa gelir artırıcı etki ortaya çıkmayacaktır ve talep ve gelir seviyesi aynı kalacaktır.
Dengeli Büyüme ve Denge Büyüme Oranının Tespiti: Tam istihdamda dengede olan bir ekonomide yapılan yatırımlar özelliği gereği, bir taraftan üretim kapasitesi artışına, diğer taraftan toplam talep artışına neden olur. Tam istihdamın devam ettirilebilmesi için artan üretim kapasitesinin tamamının kullanılması gerekir. Domar modelinde gerçek üretim artışını belirleme rolü, yatırımlardaki artışa bağlı olan toplam talebe verilmiştir. Böylece tam istihdamda dengeli büyümek için yatırımların her yıl ne oranda artacağı önem kazanır.
Toplam talepte meydana gelen artış, artan üretim gücünün tamamını kullanmaya yeterli ise tam istihdamda dengeli büyüme devam edebilir. Aksi taktirde denge bozulur. Toplam talep artışı, üretim kapasitesinin tamamını kullanmaya yetmiyorsa ekonomide atıl kapasite yani işsizlik ortaya çıkar. Atıl kapasite ise müteşebbislerin yatırımlarının azalmasına ve ekonominin durgunluğa girmesine yol açar. Eğer yatırım artışı, üretim kapasitesinin tamamını kullanmak için gerekli olan talepten daha büyük bir talep artışına neden olursa bu seferde talep fazlası nedeniyle enflasyonist süreçler ortaya çıkar. Dolayısıyla tam istihdamda dengeli büyüyebilmek için üretim kapasitesindeki artışla bu artışı tam kullanabilmek için gereken talep artışı aynı büyüklükte olmalıdır. Yani yatırımların kapasite artırıcı etkisi, gelir artırıcı etkisine eşit olmalıdır (Ya=Yt). Dolayısıyla denge büyüme hızı aşağıdaki gibi hesaplanabilir:
Ya=Yt ve Ya=I x , Yt=I x 1/ olduğuna göre
I x =I x 1/ve I/I= x olur. Eşitliğin sol tarafı yatırımların büyüme hızını verir ve tam istihdamda dengeli büyümek için yatırımların her yıl “marjinal tasarruf eğilimi () x sermayenin ortalama verimi ()” büyüklüğünde artırılmalıdır. S=I ve S= x Y olduğuna göre Ya= x Y x ve buradan da Y/Y= x yazılabilir. Sonuçta
g=Y/Y=I/I x olur.
Dengeli Büyüme ve Denge Büyüme Oranının Tespiti: Tam istihdamda dengeli büyüme yönelik Domar’ın açıklamaları aşağıdaki şemada gösterilmektedir.
Denge g = ∆Y/Y = ∆I/I = α × σ