TEMEL KAVRAMLAR VE İLİŞKİLER
Büyüme-Kalkınma Disiplininin Ekonomi Bilimi İçindeki Yeri
Ekonomi biliminin iki temel alt disiplini Mikro ve Makro iktisattır.
Mikro Ekonomi: Değer Teorisi+Refah Teorisi
Değer Teorisi: Fiyat Teorisi+Üretici Teorisi+Bölüşüm Teorisi
Makro Ekonomi: Milli Gelir ve + Ekonomik Büyüme
İstihdam Teorisi ve Kalkınma
Milli gelir ve istihdam teorisi, statik analiz yöntemini kullanarak ekonominin makro büyüklüklerinin belirli bir andaki durumunu inceler. Makro ekonomik değişkenlerin belirli bir zaman dilimi içinde gösterdiği değişimlerin analizi ise büyüme ve kalkınma alt disiplininin alanına girer.
Ekonomik Büyüme
Ekonomik büyüme, genel olarak bir ekonominin üretim kapasitesinde sayısal olarak ölçülebilen genişleme veya artışları ifade eder. Diğer bir deyişle ekonomik büyüme daha fazla üretim demektir. Üretimde ve dolayısıyla gelirde meydana gelecek artışın kaynağı “üretim kapasitesindeki artış” ile ilişkilendirilmektedir.
Bir ekonomide mal ve hizmet üretimindeki artış iki kaynaklı olabilmektedir.
1. Kısa dönemde kapasite kullanım oranlarındaki artışın neden olduğu üretim büyümesi ve
2. Uzun dönemde “üretim kapasitesindeki artış” nedeniyle oluşabilecek mal ve hizmet üretim artışı.
Klasik ekonomistler, üretim kapasitesindeki artışın dışından kaynaklanan üretim artışları ekonomik büyüme olarak değerlendirmemektedirler. Bu bakış açısı, büyümenin gelişmiş ülkelerdeki tam istihdam durumunun dikkate alınması nedeniyledir.

Bir ekonomide, veri (sabit) teknoloji ve tam istihdam durumunda üretilecek mal ve hizmetlerin miktarı olarak tanımlanan “potansiyel GSYİH”, üretim olanakları eğrisi ile ifade edilir. Dolayısıyla üretim olanakları eğrisi, kaynakların tam etkin kullanılması durumunda üretilebilecek mal ve hizmet miktarının maksimum bileşenlerini verir. Oysa Keynesyen iktisatta ekonomiler eksik istihdamda da (A noktası) dengeye gelebilirler. Eksik istihdam durumunu gösteren (a) grafiği, AGÜ’ lerdeki ekonomik büyüme tanımına karşılık gelir. Diğer taraftan diğer grafikler gelişmiş ülkelerdeki büyümenin kaynağı olan üretim kapasitesindeki artışları yansıtır.
Sanayi Devrimi’nden 1980’li ve 1990’lı yıllara kadar büyüme olgusu tamamen sayısal olarak algılanmıştır. Son yıllarda geliştirilen büyüme teorileri, büyüme unsurlarının arasına insan faktörünü yani beşeri sermayeyi dahil etmekle fiziki miktarlarla ifade edilen büyümeyi niteliksel büyüme anlayışını dönüştürmüştür. Daha açık bir ifadeyle iyi büyüme, beşeri gelişmeyi tüm boyutlarıyla teşvik eden ekonomik büyümedir.
Ekonomik Kalkınma
Ekonomik kalkınma bir ülkedeki üretim artışlarının yanı sıra ekonomik, sosyal, kültürel ve politik alanlarda yaşanan değişim süreci olarak tanımlanabilir. Kalkınma kavramıyla, ülkede yaşanan niceliksel artışların yanı sıra niteliksel değişme yolundaki her şeye işaret edilmektedir. Anlaşılacağı üzere kalkınma kavramı AGÜ’ lerdeki değişim süreçleriyle özdeştir.
Ekonomik kalkınma, maddi refahın artırılması, yoksulluğun giderilmesi, üretimde kullanılan girdiler ve elde edilen çıktıların kompozisyonunun değiştirilmesi gibi süreçleri içerir.
Ekonomik büyüme ve kalkınmanın yanı sıra bir ara kategori olarak ortaya çıkan “yapısal değişme” esas olarak dönüşüm kavramıyla tanımlanmaktadır. Yapısal değişme, genelde tarımdan sanayi sektörüne doğru bir kaymayı ve bu kaymanın sonuçlarını tanımlar. Daha ayrıntılı olarak yapısal değişim veya dönüşüm, “fiziki ve beşeri sermaye birikimi, talep, üretim, ticaret ve istihdamın kompozisyonundaki kaymayı içerir. Ayrıca dönüşüm süreci, kentleşme, demografik dönüşüm ve gelir dağılımındaki dönüşüm gibi sosyal-ekonomik süreçleri içermektedir.
Ekonomik Kalkınmanın Temel Özellikleri
1. Ekonomik kalkınma sürecinde tarım, sanayi ve hizmetler sektöründe değişiklikler gözlenir. C. Clark tarafından geliştirilen üç sektör kanunu göre, iktisadi gelişmenin ilk safhalarında tarım sektörünün ekonomi içindeki payı oldukça yüksek iken, sanayi ve hizmetler sektörünün payı düşüktür. Kalkınma ile birlikte tarım sektörünün payı ve geliri azalırken, sanayi ve hizmetler sektörünün payı giderek artar. Belirli bir gelişme süreci sonunda her üç sektörün ekonomi içindeki ağırlığı dengeli hale gelir. Değişim safhası olarak adlandırılan bu safhadan sonra tekrar bozulur. Sonuç olarak ekonomide tarım<sanayi<hizmetler şeklinde başlangıç duruma ters bir durum ortaya çıkar. Bu durum aşağıdaki grafikte resmedilmiştir.

Aşağıdaki Grafik Türkiye’deki durumu yansıtır

Ekonomik Kalkınmanın Temel Özellikleri
2. Kalkınma ve yapısal değişmenin birlikte yaşandığı diğer bir süreç, temel sektörlerden olan sanayinin kendi içinde gösterdiği dönüşümdür. Talebin gelir esnekliğine bağlı olarak gelişmenin ilk safhalarında tüketim malları sanayi ağırlıklı bir yapı söz konusudur. Kalkınma ile birlikte tüketim malları ağırlık sanayi üretimi yerini ara malı ve yatırım malı üretimi ağırlıklı bir yapıya bırakır.
3. Kalkınma sürecinde dış ticaret yapısında da değişimler yaşanır. Başlangıçta tarımsal ürün ve işlenmemiş doğal kaynak yoğunluklu ihracat, sınaî ve mamul mallara ağırlıklı bir yapıya dönüşür.
4. Bu gibi ekonomik yapılardaki dönüşüme paralel olarak kalkınma, sosyal ve beşeri sermayenin gelişimine katkı sağlayacak şekilde hayat standartlarında önemli artışlara da yol açmaktadır.
Büyüme ve Kalkınma Arasındaki Farklılıklar
1. Büyüme zengin ülkeler için geçerli iken, kalkınma fakir ülkelerin yaşadığı bir süreçtir.
2. Büyüme ve kalkınmayı harekete geçirecek etkenlerin çıkış noktası birbirinden farklı olabilmektedir. Büyüme endojen (içsel) faktörlerin etkisiyle gerçekleşen bir süreç olarak kabul edilirken, kalkınma eksojen (dışsal) faktörlerin uyardığı bir süreç olarak kabul edilir. Bu ifadeler, büyümenin kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç olduğuna işaret ederken, kalkınmanın dışsal faktörlerin uyarması neticesinde olabileceği anlamına gelmektedir.
3. Ekonomik kalkınma makro ekonomik bir kavram ve süreçtir. Ekonomik büyüme ise hem makro hem de mikro ekonomik nitelik taşımaktadır.
4. Büyüme, iktisat teorisi, kalkınma ise daha çok iktisat politikası kapsamında yer alır.
Ekonomik Büyüme ve Reel GSYİH İlişkisi
Büyümenin inceleme alanı, ekonomideki toplam üretim ve bunun değişim süreci olduğundan, bir ekonomide üretilen mal ve hizmetlerin piyasa fiyatlarıyla değerini ifade eden GSYİH ile yakından ilişkilidir. GSYİH ve büyüme ilişkisi ele alınırken aşağıdaki hususlara dikkat edilmelidir.
1. Nominal ve reel GSYİH arasındaki ayrım,
2. Nominal ve reel GSYİH artış hızları arasındaki ayrım ve
3. GSYİH ile kişi başına GSYİH arasındaki ayrım.
Ekonomik büyüme denince fiyat artışlarından arındırılmış reel GSYİH’daki değişimler dikkate alınmalıdır. Reel GSYİH’nın artışının ise üç kaynağı söz konusudur:
1. Ekonomide var olan kaynak miktarındaki artışlar,
2. Üretim faktörlerinin kullanım verimliliğindeki artışlar (teknolojik yenilik) ve
3. Üretim için el altında hazır bulunan veri kaynakların kullanılmasıdır.
Uzun dönemde makro ekonomik performansı yansıtan en önemli kriter kişi başına reel gelir artış oranıdır. Kişi başına reel gelir yılda %2 oranında artarsa, 35 yılda iki katına çıkar. Eğer kişi başına gelir yılda ortalama %1 oranında büyürse, gelirin iki katına çıkması 70 yılı bulur. Bu yaklaşıma 70 kuralı denir. Görüleceği üzere büyüme oranları arasındaki küçük farklar, bir toplumun ulaşabileceği hayat standartlarında büyük farklar yaratabilmektedir.
Reel GSYİH’daki Artışı Kaynakları
Reel gelirdeki artışın tespitinde ilk dikkate alınması gereken şey, üretim fonksiyonudur. Üretim fonksiyonu, üretilen çıktı miktarı ile girdi olarak kullanılan üretim faktörlerini ve teknik bilgi düzeyini matematiksel anlamda ilişkilendirir. Çıktıdaki büyüme üretim faktörlerindeki artış ya da teknolojide sağlanan gelişmeler yoluyla olur.
K sermaye, N işgücünü ve A teknoloji düzeyini ifade ettiği bir durumda üretim fonksiyonu aşağıdaki gibi yazılabilir:
Y= A f(K,N)
Çıktıdaki büyümenin kaynakları ortaya konulurken, işgücü ve sermayenin gelirden aldıkları ağırlıklı paylarla ilişkilendirme yapılarak çıktıdaki büyüme oranı aşağıdaki gibi ifade edilebilir:
Çıktı Büyümesi=(SP*SAH)+(İP*İAH)+teknolojik gelişme
SP ve İP sırasıyla sermaye ve işgücünün
payını ve SAH ve İAH sermaye ve işgücünün artış hızını verir. İşgücünün üretime
katkısı
ve
sermayenin üretime katkısı 1-
olarak tanımlanırsa, yukarıdaki büyüme
eşitliği aşağıdaki gibi yeniden yazılabilir:

Bu büyüme eşitliğinde ölçeğe göre sabit getiri olup, işgücü ve sermayenin her biri kendi büyüme oranı ile girdinin gelir içindeki payının çarpımına eşdeğer miktarda artırıcı etki yapar. Diğer taraftan teknolojik gelişme oranı, teknik gelişme ve toplam faktör verimliliğindeki büyüme olarak adlandırılır. Toplam faktör verimliliğindeki büyüme oranı tüm girdiler sabitken, üretim yöntemindeki gelişmeler sonucunda çıktıda meydana gelen artış miktarıdır.
Reel GSYİH’daki Artışın Kaynakları
Örneğin bir ekonomide işgücünün payı %25, işgücü ve sermayenin büyüme oranı sırasıyla %1 ve %1,5 ve faktör verimliliği artış oranı %1,5 ise, ekonomik büyüme hızı ne kadar olacağını hesaplayalım
Ekonomik büyüme=0.25*0.01+(1-0.25)*0.015+0.015
=0.029 yani %2,9 olur.
Zaman içerisinde büyüme teorisyenleri yukarıdaki büyüme eşitliğine eğitim ve öğrenimin potansiyel etkisini vurgulama için beşeri sermaye (yetişmiş, kalifiye işgücünü) unsurunu eklemişlerdir. Beşeri sermeyi, öğrenim neticesinde kazanılmış becerilerin yanı sıra, doğal yetenek ve zekâyı da kapsar. Beşeri sermayenin (H) yer aldığı üretim fonksiyonu aşağıdaki gibidir:
Y= A f(K,N,H)
Bu üretim fonksiyonu ölçeğe göre
sabit getiri şartı altında ve işgücünün üretime katkısı,
, sermayenin üretime katkısı
ve beşeri sermayenin katkısı da 1-
- olarak tanımlanırsa, aşağıdaki
gibi yeniden yazılabilir:

Örneğin, bir ülkede işgücü, sermayenin üretime katkıları sırasıyla %20 ve %65 ve işgücü, sermaye ve beşeri sermayenin artış oranları %1, %1,5 ve %0,5 olsun. Aynı zamanda bu ülkede faktör verimliliği artış hızı %2 olsun. Bu durumda ekonomik büyüme hızı,
Ekonomik büyüme=0.20*0.01+0.65*0.015+(1-0.20-0.65)*0.005+0.02
=0.002+0,00975+0,0075+0.02
=0.0325 yani %3.25 olur.
Konjonktürel Dalgalanmalar ve GSYİH Açığı
Konjonktürel dalgalanma (iş çevrimleri), ekonomik faaliyetlerin trend büyüme yolu (potansiyel GSYİH) etrafında gösterdiği az ya da çok düzenli dalgalanmalar sürecidir. Devresel dalgaların zirvesinde ekonomik faaliyetler trend yoluna göre daha yüksek düzeyde, dipte ise en düşük noktadır. İş çevrimleri aşağıdaki grafikte yansıtılır.

Fiili üretim miktarının trend (potansiyel) üretim miktarından daha az olması durumundaki üretim açığına çıktı boşluğu yada reel GSYİH açığı adı verilir. Yani
Çıktı Boşluğu=Potansiyel Çıktı-Fiili Çıktı’dır
Aşağıdaki grafik ise, Türkiye’nin 1980-2005 dönemi iş çevirimlerini gösterir.

Büyüme-İşsizlik İlişkisi: Okun Kanunu
Reel GSYİH’daki artışların kaynaklarından birisi işsizlik oranındaki azalma olduğundan GSYİH’nın artığı yani ekonomik büyümenin gerçekleştiği dönemlerde işsizlik oranı da azalacaktır. Reel büyüme oranı ve işsizlik oranı arasındaki bu ilişkiye Okun Kanunu adı verilir. Bu kanuna göre, reel GSYİH’da trend değerinin üzerinde (örneğin %2.25’in üzerinde) 1 yıl sürdürülen her %1 puanlık büyümeye karşılık işsizlik oranında %0,5 puan azalır. Okun kanunu aşağıdaki gibi formüle edilebilir:
u = -0.5(g-2.25)
u, işsizlik oranındaki değişmeyi ve g ise fiili çıktı büyüme oranını yansıtır. Örneğin ekonominin %4.25 gibi bir oranda büyüdüğü durumda işsizlik oranındaki azalma:
u= -0.5(4.25-2.25)
= -1 yani trend büyümesi üzerindeki %2’lik büyüme ekonomideki işsizlik oranını %1 azaltacaktır.
Okun kanunu, belirli bir büyüme hedefinin işsizlik oranını zaman içinde nasıl etkileyeceğini bulmaya imkân tanıdığı için politika belirleme açısından önem arz eder. Örneğin %9 oranında bir işsizliğin %6 gibi daha düşük bir oranı çekilebilmesi için uygulanabilecek politikalardan birisi, ekonominin üç yıl üst üste %4.25 gibi bir oranda büyümesidir. Diğer bir politika ise, ilk yıl yüksek, takip eden yıllar giderek azalan bir büyüme hızının gerçekleştirilmesidir. Yani ilk yıl %5.25, ikinci yıl 4.25 ve üçüncü yıl %3.25 gibi bir büyüme rakamlarının gerçekleştirilmesi işsizlik oranını %6’ya indirir.
Büyüme Hızının Hesaplanması
Büyüme hızı, belirli bir periyotta (genellikle 1 yılda) reel GSMH veya GSYİH’daki artışın yüzde cinsinden ifadesidir. Diğer bir ifadeyle, üretimin bir önceki döneme göre yüzde kaç oranında değiştiğinin bir göstergesidir. Herhangi bir dönem için büyüme hızı, aşağıdaki eşitlik yardımı ile hesaplanabilir:

Bu formülde dikkat edilen en önemli husus, ele alınan GSMH değerlerinin reel değeri içermesidir. Nominal değerlerle büyüme hızının hesaplanması enflasyonist ortamlarda oldukça yanıltıcı sonuçlara götürebilir. Gerçek anlamda büyüme enflasyondan kaynaklanan fiyat artışlarının dışlanması ile bulunur.
Nominal değerler, belirli bir yıl baz alınarak hesaplanan fiyat endeksleri yardımıyla yapılır. Reelleştirme işlemi aşağıdaki gibi yapılır:

Aşağıdaki tablo, Türkiye’nin nominal ve reel değerlere bağlı olarak hesaplanan büyüme oranı rakamlarını vermektedir.
|
Nominal GSMH (Milyon TL) |
NGSMH Büyüme Oranı |
TUFE (87=100) |
Reel GSMH (Milyon TL) |
RGSMH Büyüme Oranı |
|
|
125596129 |
|
105415 |
119145 |
|
|
|
176483953 |
40.52 |
163739.9 |
107783 |
-9.54 |
|
|
275032366 |
55.84 |
236408.8 |
116338 |
7.94 |
|
|
356680888 |
29.69 |
289595.7 |
123165 |
5.87 |
|
|
428932343 |
20.26 |
317004.4 |
135308 |
9.86 |
|
|
490140988 |
14.27 |
343910.5 |
142520 |
5.33 |
Büyüme Hızının Hesaplanması
Bu yöntemle hesaplanan büyüme hızına brüt büyüme hızı adı verilir. Brüt büyüme hızı, ekonominin üretim gücündeki artışın bir göstergesi olduğu için toplumsal refah düzeyi hakkında bilgi vermektedir. Toplumsal refah düzeyindeki artışın göstergesi net büyüme hızıdır. Net büyüme hızı, brüt büyüme hızından nüfus artış hızının çıkarılmasıyla bulunur. Böyle bir hesaplamada aşağıdaki alternatif durumlarla karşılaşmak mümkündür.
Brüt büyüme hızı>nüfus artış hızı= toplumsal refah artışı
Brüt büyüme hızı=nüfus artış hızı= toplumsal refah değişmez
Brüt büyüme hızı<nüfus artış hızı= toplumsal refah azalır.
Uzun Dönem büyüme hızı ise aşağıdaki gibi hesaplanır:

Harrod-Domar Tipi Büyüme Hızı
Harrod-Domar tipi büyüme hızı daha çok geleceğe ilişkin tahminlerle alakalı olup kalkınma planlarında kullanılan bir yöntemdir. Bu modelde daha çok maksimum büyümeyi belirleyen unsurların neler olduğu vurgulanmaya çalışılır ve aşağıdaki gibi bir büyüme eşitliğinden yararlanılır.

Burada g; büyüme oranını, s; marjinal tasarruf eğilimini ve k; sermaye-hasıla oranını temsil etmektedir.
Marjinal tasarruf oranı yatırımların finansmanı için ekonomide yaratılan fon arzını belirlerken, doğal olarak az gelişmiş ülkelerde bu oran oldukça düşük seviyelerdedir. Diğer taraftan sermaye hasıla oranı, hâsılayı bir birim artırabilmek için kaç birimlik yatırım yapılması gerektiğini gösteren katsayıdır. Örneğin bir ekonomide marjinal tüketim eğiliminin %18 ve sermaye hasıla oranının %3 olduğunu dikkate alırsak, böyle bir ekonominin gerçekleştireceği büyüme hızı 18/3=%6 olacaktır.
BÜYÜMENİN BELİRLEYİCİLERİ VE GÖSTERGELERİ
Herhangi bir toplumdaki ekonomik büyümenin temel belirleyicileri ya da bileşenlerini üç grupta toplamak mümkündür.
1. Toprağa, fiziksel ekipmana ve insan kaynaklarını yapılan tüm yatırımları içeren sermaye birimi,
2. Nüfus artışı ve buna bağlı olarak işgücündeki artış ve
3. Teknolojik gelişme.
I. Sermaye Birikimi
Sermaye birikimi, mevcut gelirin bir kısmının tasarruf edilip gelecekteki üretim ve geliri artırmak amacıyla yatırıma dönüştürülmesi olayıdır.
Yeni fabrikalar, makineler, donanımlar ve araç-gereçler bir ekonominin fiziksel sermaye stokunu artırır, artan sermaye stoku ise üretim düzeyinin artmasına imkân tanır. Bu üretken yatırımların ekonomik etkinlikleri birleştiren ve kolaylaştıran yol, su, elektrik, kanalizasyon ve iletişimi içeren sosyal ve ekonomik altyapı yatırımlarıyla tamamlanması gerekir.
Bir ulusun kaynaklarına yatırım yapmanın başka yolları da vardır. Örneğin sulama imkânlarının artırılması, kimyasal gübrelerin kullanımı ve zararlılarla mücadele mevcut tarım alanlarının üretkenliğini artırabilir. Benzer şekilde insan kaynaklarına yapılan yatırım, işgücünün niteliğini artırarak üretim artırılabilir.
II. Nüfus ve İşgücü Artışı
Nüfus artışını takiben işgücünde meydana gelen artış, ekonomik büyümeyi uyarmada uzun yıllar olumlu etken olarak görülmüştür. Büyük oranlı nüfus artışı bir yandan iç pazarın genişlemesi sonucunu doğururken, diğer taraftan nitelikli işgücü miktarının artmasına imkân verir. Bununla birlikte yüksek nüfus artışının işgücü arzında meydana getireceği fazlalığın, GOÜ’lerin ekonomik gelişme sürecinde meydana getireceği pozitif ve negatif etkiler her zaman sorgulanmıştır. Emek arzına ilave edilen işçilerin verimli bir biçimde kullanılıp kullanılamayacağı, mevcut ekonomik sistemin başarı ya da başarısızlığı ile yakından ilgilidir.
III. Teknolojik İlerleme
Birçok iktisatçıya göre ekonomik büyümenin en önemli kaynağı teknolojik ilerlemedir. Üç tip teknolojik gelişmeden bahsetmek mümkündür. Nötr (yansız), işgücünde tasarruf sağlayan ve sermayeden tasarruf sağlayan teknolojik büyüme.
Nötr Teknolojik Gelişme: Aynı miktarda girdi kullanıp, girdilerin kombinasyonunun değiştirmeden daha yüksek seviyede çıktı elde edilmesidir. Nötr teknolojik gelişmenin etkisi üretim olanakları eğrisinin dışa doğru paralel kayışı ile temsil edilir.
İşgücü Tasarrufu Sağlayan Teknolojik Gelişme: Elektronik bilgisayarlar, otomatik dokuma tezgâhları, traktörler ve harç makineleri gibi modern araç ve gereçler işgücünden önemli tasarruf teknolojik gelişme ürünleridir.
Sermaye Tasarrufu Sağlayan Teknolojik Gelişme: teknolojik gelişmelerin tamamına yakını gelişmiş ülkeler tarafından gerçekleştirilmiş olması nedeniyle bu tür teknolojik ilerlemeler sermayeden tasarruf etmeye yönelik değildirler. İşgücü bol az gelişmiş ve GOÜ’lerde sermayeden tasarruf eden teknolojik gelişmelere ihtiyaç duyulur. Böyle bir sonucun ortaya çıkmasında nispeten bol ve ucuz işgücünden yararlanma düşüncesidir.
Teknolojik ilerleme, işgücü ya da sermayenin niteliğinde iyileştirmeler sağlamak suretiyle de ortaya çıkabilir.
Buraya kadarki açıklamalardan, mevcut ve fiziki sermayenin kalitesinin artırılması, icatlar ve yeniliklerle bazı spesifik kaynakların yada bütün faktörlerin verimliliğinin artırılması ve teknolojik gelişmeler, herhangi bir toplumdaki ekonomik büyümeyi harekete geçiren temel etkenler oldukları anlaşılır.
Modern Ekonomik Büyümenin Göstergeleri
Simon Kuznets, bir ülkenin ekonomik büyümesini kendi nüfusuna değişik ekonomik mallar sağlama kapasitesindeki uzun vadeli artış olarak tanımlamaktadır. Bu büyüyen kapasite, ileri teknoloji, kurumsal veya siyasal düzenlemeler üzerine inşa edilmelidir. Bu yaklaşımda üç temel bileşen önem arz eder.
1. Ulusal üretimdeki devamlı artış, ekonomik büyümenin bir kanıtı iken, topluma her türlü mal sağlama becerisi de ekonomik olgunluğun belirtisidir.
2. Teknolojik ilerleme, ekonomik büyüme için bir ön şart niteliğindedir. Teknolojik ilerleme ekonomik büyüme için gerekli ancak yeterli bir şart değildir.
3. Yeni teknolojinin sağlayacağı potansiyel üretim artışını fiiliye dönüştürebilmek için kurumsal, davranışsal ve siyasal düzenlemeler yapılmalıdır.
Kuznets, gelişmiş ülkelerdeki büyüme sürecinin 6 temel özelliğini belirlemiştir. Bunlar:
A. Toplumlar düzeyinde iki ekonomik özellik;
1. Toplam faktör verimliliklerindeki yüksek artışlar,
2. Nüfus ve KB üretimin yüksek oranda artması
B. Yapısal dönüşümü temsil eden iki özellik;
3. Ekonomide yüksek oranlı yapısal değişim,
4. Yüksek oranlı sosyal ve ideolojik değişim
C. Uluslar arası yayılma oranını temsil eden iki özellik;
5. Gelişmiş ülkelerin ihtiyaç duyduğu hammadde ve pazarlar için dünyanın diğer bölümlerine ulaşabilme yeteneği
6. Ekonomik büyümenin 3. dünya nüfusunu sınırlı düzeyde etkilemesi yani çok küçük bir nüfus grubuna yansıması.
Büyümenin Belirleyici Özelliklerinin Birbirine Bağımlılığı
Yukarıda izah edilen modern büyümenin alt özelliğinin birbiriyle yakından ilişkili ve karşılıklı güçlendiricidir. Kişi başına yüksek üretim düzeyine ulaşma, işgücünün verimlilik düzeyinin hızlı artışının bir sonucudur. Kişi başına düşen gelirdeki artış, kişi başına tüketim seviyesinin yükselmesine ve üretimde yapısal değişikliklere neden olur. Çünkü gelir artışları sonucunda sanayi ürünlerine ve hizmetlere yönelen talep tarımsal ürünlere olan talepten daha hızlı artar. Üretimde yapısal değişikleri başarmak ve çıktı artışı sağlayabilmek için ileri teknolojiye gerek duyulur. Üretimde yapısal değişikliğin olması, üretim ölçeğinin değişmesine ve ekonomik girişim birimlerinin hem organizasyon hem de yer secimi özelliklerinin değişmesi demektir. Bu değişim yine sırasıyla işgücünün yer ve yapısında, mesleki gruplar arasındaki statü ilişkilerinde de hızlı değişimleri gerektirir.
Özetle hızlı ekonomik büyüme temel bilimsel araştırmayı mümkün kılar, bilimsel araştırmalarda ekonomik gelişmeyi daha da ileri götüren teknolojik icatların ve yeniliklerin yolunu açar. Bu ifadelerden fakir ülkelerin zengin ülkelere göre neden gelişme sürecinden daha az fayda sağladığının ipuçları yakalanır. Bilimsel araştırmaların %98’i gelişmiş ülkelerde ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla gelişmiş ülkelerde ortaya çıkan teknolojik ilerleme kaynakları ve kurumsal koşullar, az gelişmiş ülkelerde bulunmadığı için az gelişmiş ülkeler bu tür gelişmelerden tam anlamıyla yararlanamazlar.
Geçmiş Büyüme Deneyimlerinin Öneminin Sınırlılığı: Başlangıç Şartlarının Farklı Olması
Gerek ekonomik büyümenin safha teorisinde gerekse hızlı sanayileşme ile ilgili modellerde, günümüzün GOÜ’lerinin sahip olduğu olumsuz ekonomik, sosyal ve politik başlangıç şartlarına çok az önem verilmiş yada vurgu yapılmamıştır. Bununla birlikte büyüme sürecindeki günümüz GOÜ’leri için önem arz eden birçok durum, gelişmiş ülkelerin modern büyüme süreçlerinin başında sahip oldukları koşullardan tamamen farklıdır. Gelişmiş ve GOÜ’lerde başlangıç şartları arasındaki farklılıklardan bazıları aşağıdaki gibi sıralanabilir:
1. Fiziksel ve beşeri sermaye kaynakları,
2. Kişi başına gelir ve GSMH düzeyi,
3. İklim koşulları,
4. Nüfusun büyüklüğü, dağılımı ve artış hızı,
5. Uluslar arası göçün tarihsel rolü,
6. Uluslar arası ticaret kazançları,
7. Temel bilimsel ve teknolojik araştırmalar ve
8. Politik kurumların istikrarı ve esnekliği
Başlıca Büyüme Teorileri

İktisadın bir bilim dalı olarak kabul edilmesi, Klasiklerle başlar. Bununla birlikte, Klasik iktisat ekolünün öncesinde Merkantilizm, büyümenin sanayi üretimi ve ticaretle gerçekleşeceğini iddia ederken, Fizyokratlar ekonomik büyümenin sadece tarımsal üretimle gerçekleşeceğini ve bunun da kendiliğinden ortaya çıkan bir süreç olduğu için devlet müdahaleciğinin olmaması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. 18 yy’dan sonra Klasik iktisat doktrini ortaya çıkmış ve daha sonraki süreçte klasik iktisat doktrininden beslenen birçok ekonomik büyüme düşüncesi vuku bulmuştur.
Başlıca Büyüme Teorileri
|
Büyüme Teorisi |
Büyümenin Kaynağı |
Büyümenin Özelliği |
|
Klasik Büyüme Teorileri A. Smith
D. Ricardo
T.R. Malthus
|
İşbölümü
Artık Değerin yatırıma dönüşmesi
Artık Değerin yatırıma dönüşmesi |
Sınırlı büyüme
Tarımda AVK nedeniyle sınırlı büyüme
Nüfus kanunu nedeniyle sınırlı büyüme |
|
K. Marks |
Sermaye Birikimi |
Kapitalist süreçte kar oranlarının düşmesi nedeniyle sınırlı büyüme |
|
J. A. Schumpeter |
Yenilikler |
Kararsız büyüme, Kararsız denge |
|
Post-Keynezyen Büyüme Modelleri R. Harrod E. Domar |
Tasarruf ve yatırımlar |
Kararsız Denge |
|
Neoklasik Büyüme Modeli (Dışsal Büyüme Modeli) R. Solow |
Dışsal olduğu kabul edilen nüfus ve teknolojik gelişme |
Teknolojik gelişmenin yokluğu nedeniyle geçici büyüme |
|
Roma Kulübü Modelleri Meadows |
Doğal Kaynaklar |
Nüfus patlaması, çevre kirliliği ve enerji tüketimi nedeniyle sorunlu büyüme |
|
Yeni Büyüme Teorileri (İçsel Büyüme Teorileri) P. Romerx R. Lucas R. Barro
|
Fiziki sermaye, beşeri sermaye, teknoloji, kamu sermayesi ve mali araçlar |
Büyümenin içsel olması, devletin yenilenmesi ve tarihsel gelişimin dikkate alınması |
|
Sanayi Bölgeleri Modeli G. Becattini |
Sınaî ve mahalli örgütlenme şekli |
Büyümenin bölgesel dengesizliğinin açıklanması |
KLASİK EKOL ÖNCESİ BÜYÜME ANALİZLERİ
I. Merkantilizm (1450-1750)
Merkantilizm, tüccar ve tacir anlamına gelen Latince merkant kelimesinden türetilmiş ve ticari kapitalizm anlamına gelmektedir.-Ortaçağın sonları ve sanayi devrimi arasındaki dönemde, Batı Avrupa’da feodalizm yıkılmış ve güçlü ulus devletleri ortaya çıkmıştır. Ekonomik açıdan bu dönemde ticari kapitalizmin hız kazandığı dönem olmuştur. Merkantilizme göre iktisadi büyüme, ülkenin sahip olduğu değerli madenlerdeki artışla ölçülür. Daha fazla değerli madenlere sahip olmak ise yurtiçinde sanayinin geliştirilmesi ile ülke dışında korumacılık ve sömürgecilikle akımlarıyla mümkündür.
Merkantilistlere göre, sanayi ve ticaret kesimi dinamik ve stratejik özelliğe sahipken, tarım sektörü statik (durağan) bir yapıdadır. Tarımsal gelirlerin istikrarsız olması ve buna karşılık sanayide yaratılan gelirlerin sürekli artış göstermesi nedeniyle ekonomik büyüme ve kalkınmanın çiftçilerden çok sanayiciler aracılığıyla gerçekleşeceği anlamına gelir. Ayrıca merkantilistler arz ve talep boyutu nedeniyle nüfus artışını desteklerken, ekonomide yoğun bir devlet müdahaleciliğini de savunurlar. Merkantilistlere göre devlet aşağıdaki alanlarda yoğun devlet müdahaleciliğini arzularlar:
· İşgücüne dayalı üretim, savaş ve salgın hastalıklar nedeniyle azalan nüfus arzını giderecek şekilde nüfus artışının teşvik edilmesi,
· İşgücü ücretleri için tavan fiyatın belirlenmesi,
· Girişimci ve sanayicilerin desteklenmesi,
· İhracatın teşviki ve ithalatın caydırılması,
· Coğrafi keşiflerle yeni kolonilerin tespiti, sömürüsü ve Pazar olarak kullanılması.
Genel olarak özetlendiğinde, hızlı nüfus artışı-düşük ücret-ihracat artışı-düşük faiz oranı-para arzındaki artış-sömürgecilik gibi unsurlar, W. Petty, J. Bodin, Colbert, T. Mun ve Montaigne gibi düşünürlerin öncülüğünü yaptığı merkantilist büyümenin temel dinamikleridir.
I. Merkantilizm (1450-1750)
Aşağıdaki sebeplerden ötürü Merkantilizm başarısızlığa uğramıştır:
· Teknik anlamdaki gelişmelerin geleneksel işgücüne dayalı üretimin yok olmasına yol açması ve sanayi kapitalizmin doğuşu,
· Toplumsal yaşamda, ticaret burjuvasının yerini sanayici-kapitalist tipinin alması,
· Rekabet şartlarının devlet kurumları lehine bozulduğu için devlet müdahaleciliğine olan güvenin azalması ve
· Tüketici ve üreticilerin daha fazla özgürlük istemeleri.
Sonuç olarak, merkantilist politikalar neticesinde Avrupa’daki altın ve gümüş stoklarının aşırı şekilde artırması, Avrupa’da fiyatları yükseltirken (enflasyon), değerli madenleri kaybeden (dolayısıyla para arzı daralan) ülkelerin satın alımlarındaki azalışa bağlı olarak dünya ticaretinden çekilmek zorunda bırakmıştır. Dolayısıyla tek taraflı olan merkantilist politikalar başarılı olamamış ve devlet eliyle her şeyin başarılamayacağı kabul edilmiştir.
II. Fizyokrasi (1750-1776)
Merkantilizme tepki olarak Fransa’da ortaya çıkan Fizyokrasi, doğanın yani tarımın gücü anlamına gelir. İktisadi doktrinlerin ilk liberalistleri olarak değerlendirilen fizyokratlara göre, zenginliklerin kaynağı, para/altın değil, doğa yani tarımdır. Ayrıca fizyokratlara göre tarımın sanayiye ve piyasanın da müdahaleci ekonomiye göre üstünlüğü ve önceliği vardır. Bu ilişkileri ortaya koymak için fizyokratlar, üretim teorisi, gelir dağılım teorisi ve tek vergi teorisi olmak üzere üç tane önemli teori geliştirmişlerdir.
1. Üretim Teorisi: Fizyokratlar ekonomik büyümeyi, tarımsal ürün artışı ile açıklamaktadır. Fizyokratlara göre tek verimli alan tarımdır ve sanayi ve ticaret sektörleri, tarımsal girdilerde küçük değişikler yapan kısır sektörlerdir. Dolayısıyla tarım sektörü ekonomik büyümeyi sağlayan sermaye birikimin sağlandığı tek sektördür.
2. Gelir Dağılımı Teorisi: Dr. Quesnay’ın kan dolaşımından etkilenerek geliştirdiği “İktisadi Akım Tablosu”na göre tarım sektöründe yaratılan gelirler sonuçta tekrar tarım sektörüne geri döner.
3. Tek Vergi Teorisi: Ekonomide yaratılan net hâsılanın yeri tarım sektörü olduğu için sadece tarım sektörünün vergilendirilmesi gerekir. Ticaret ve sanayi kesimi tarım sektöründen gelen girdi ve ürünlerde küçük değişikler yaptıkları yani net hasıla (katma değer) yaratamadıkları için vergilendirilmemelidir.
Dr. Quesnay yanında, Gournay, Turgot, Baudeau ve Nemours önemli fizyokratlar arasındadır.
KLASİK BÜYÜME TEORİLERİ
Klasik ekonomiyi doğuran temel faktörler fizyokratların düşünceleri ile teknik gelişme ve sanayileşmedir. Klasik iktisat, bir bakıma büyüme iktisadı olarak da kabul edilir. Klasiklerden sonra çağımızın büyüme teorilerine kadar kayda değer büyüme teorisi üretilmemiştir. Klasik düşünürler arasında pek çok kimse bulunmasına rağmen, burada A. Smith ve D. Ricardo’nun büyümeye yönelik açıklamaları ele alınacaktır.
I. A. Smith
Smith, ekonomik büyümeyi, sermaye birikimi, işbölümü ve uzmanlaşma, uluslar arası ticaret, nüfus artışı ve görünmez el niteliğindeki fiyat mekanizması konularındaki düşüncelerinin ortak bir sonucu niteliğindedir. Diğer klasikler gibi Smith de ekonomik büyümenin süreklilik arz etmeyeceğini, belirli bir büyüme süreci (veya olgunluktan) sonra ekonominin durgunluğa gireceğini ön görmektedir. Bununla birlikte Smith, durgunluğu, diğer klasikler gibi kötü bir durum olarak ele almamakta ve bu nedenle de iyimser klasik olarak bilinmektedir.
Smith tabi kaynakları bol bir ekonomi varsayımıyla ekonomik büyümeyi ve durgunluk süreçlerini aşağıdaki gibi tanımlamaktadır:
Fazla Kaynak, Düşük Sermaye Stoku → Yüksek Kar Oranı
Sermaye Stoku Artışı → İşgücü Talebi Artışı → Ücret Hadleri Artışı
Sermaye Stoku ve Nüfusun Maksimuma Ulaşması → EKONOMİK BÜYÜME
Sermayenin Azalan Verim Kanuna Tabi Oluşu → Sermaye Birikiminin Yavaşlaması → Kar Hadlerinin Faiz Oranı Düzeyine Düşmesi → Ücretlerin Düşmesi → EKONOMİK DURGUNLUK
Modelin özet görünümünden anlaşılacağı üzere Smith, Sermaye Birikimi, İşbölümü ve Uzmanlaşma ile Uluslar arası Ticarete özel bir önem vermektedir.
II. D. Ricardo
A. Smith’den etkilenerek Say ve Bastiat’ın öncülüğünü yaptığı “İyimser Fransız Klasik Ekolu” yanında Malthus, Ricardo ve Mill’in öncülüğünü yaptığı “Kötümser İngiliz Klasik Ekolu” ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında Ricardo, kapitalist piyasa ekonomisinin uzun dönemli büyümesinin mümkün olup olmadığını, eğer mümkünse sınırlarının ne olacağı gibi konuları dolaylı bir şekilde ele almıştır. Ricardo’nun büyümeyi dolaylı bir şekilde aldığı modelinin varsayımları aşağıdaki gibidir:
· Tarım kesiminde üretim faktörlerinin (L ve K) sabit bir bileşeni kullanılır. Yani emek ve sermaye birbirinin yerine ikame edilemez.
· Ülkede ekime elverişli arazi varlığı sınırlı olduğu için nüfus artışına bağlı olarak verimsiz topraklar üretime açılır. Ayrıca toprağın ve teknik gelişmenin hızı düşük olduğu için azalan verimler kanunu geçerlidir.
· Nüfus, işgücü ve sermaye artışına bağlı olarak tarımsal üretim: i) entansif yöntem (toprak sabit) ve ii) ekstansif yöntemle (yeni toprak artışı) artırılabilir. Her iki yöntemde de toplam üretim azalarak artarken, marjinal ve ortalama hasıla azalır.
· Tarım sektöründeki müteşebbisler, en verimsiz araziyi kullanmak için rant ödemezlerken verimli toprak parçaları için rant öderler.
· İşçilerin reel ücret oranı uzun dönemde asgari geçimlik ücret düzeyinde gerçekleşir. Ayrıca geçimlik düzeyinin üzerindeki ücret ile doğum oranı arasında pozitif bir ilişki vardır.
· Marjinal hâsıladan işçiye ödenen asgari ücret çıkıldıktan sonra geriye kalan kısım karı oluşturur.
· Sermaye, işçilere ödenen ücret fonundan ibarettir.
· Devlet ekonomik hayata müdahale etmez ve ekonomide tam rekabet kuralları ve tam istihdam geçerlidir.
II. D. Ricardo
Ricardo’nun modelindeki ekonomik büyüme ve durgunluk süreçlerinin ortaya çıkışı A. Smith’in modelindeki gibidir. Yani:
Yüksek Kar Oranı → Sermaye Stoku Artışı → Üretim Artışı
İşgücü Talebi Artışı → Ücret Hadleri Artışı → Nüfus Artışı
Tarım Ürünleri Talebinin Artışı → EKONOMİK BÜYÜME
Nüfus Artışı → Tarım Ürünleri Talebinin Artışı → Verimsiz Toprakların Üretimi Açılışı → Azalan Verimler Nedeniyle Karlar Düşecek → Yatırımlar Azalacak → EKONOMİK DURGUNLUK
Yukarıdaki ekonomik büyüme ve durgunluk süreci aşağıdaki grafik yardımıyla da açıklanabilir.

Grafikte W, sonsuz esneklikteki işgücü arzı ile temsil edilen uzun dönem asgari geçimlik ücret düzeyini, OH ve MH sırasıyla emeğin ortalama ve marjinal hâsılasını yansıtır. İlk durumda OP kadar bir istihdam söz konusu olsun. Bu durumda toplam hasıla OPCB; ücret düzeyi işgücünün marjinal ürününe eşit olacak şekilde OW1; toplam maliyetler OPEW1 ve BCEW1 alanı ise ödenen rantı yansıtır. Ücret düzeyinin geçimlik düzeyi (W) inmesi nedeniyle, işgücü maliyetleri OWHP ve kar+faiz WW1EH olacaktır. İstihdamın OP1’e çıkması durumunda, toplam üretim OW2GP1; işgücü maliyetleri OWFP1 ve bu durumda rant WW2GF olacaktır. F noktası ekonomide karların sıfırlandığı ve durgunluğa girişin başladığı noktadır.
II. D. Ricardo
Ricardo modelinin işleyişini aktaran ikinci bir gösterim aşağıdaki grafikte verilmektedir.

Grafikte başlangıç istihdam düzeyi P0 ve buna bağlı olarak toplam hasıla P0K ve toplam hâsılanın işgücü, müteşebbis-sermayedar ve toprak sahipleri arasında dağılımı sırasıyla P0A; AB ve BK’ dır. Ab kadarlık karı elde eden müteşebbisler üretimi artırmak için birbirleri ile rekabet ederek işgücü talebini ve ücretleri artırır. Dolayısıyla AB kadarlık pay işgücüne geçer. Ücret artışları ise nüfusu artırarak, işgücü ücretlerinin tekrar düşmesine ve üretimin artmasına yol açar. P1 istihdam düzeyinde toplam hasıla P1M kadardır ve bu hâsılanın P1C kısmını işçiler; DC kısmını girişimciler-sermayedar ve MD kadar kısmını toprak sahipleri alır. Benzer süreçler L noktasına kadar yani ekonomide aşırı karların normal kara dönüştüğü noktaya kadar devam eder ve L noktası ekonomi için durgunluğun başladığı noktadır.
Ricardo modelinde ekonomi büyüdükçe durgunluğa girmesinin ön koşulu, sermaye miktarındaki artışın ve teknolojik gelişmenin sabit olması varsayımına dayanır. Bununla birlikte Ricardo, bu iki faktörde meydana gelecek değişmelerin sermayenin azalan verimi ve teknolojik gelişim hızının çok yavaş olması nedeniyle ekonominin durgunluğa girmesini engellemeyeceği, sadece geciktireceğini de ileri sürmektedir.
KARL MARX VE BÜYÜME
Karl Marx’ın tarihi materyalizm ve sosyal sınıflar düşüncesi sosyal ve felsefi alandaki; yatırımların gelişme sürecindeki etkisi, gelişme-büyüme ve dengesizlik, dinamik analiz yöntemi ve konjonktürel dalgalanma analizi iktisadi alandaki önemli katkıları olarak değerlendirilir.
I. Marksizm’in Doğuşu
Marksizmin doğuşuna neden olan temel faktörler arasında dönemin kendine has özellikleri, çağın gerçekleri, hakim düşünce akımları ve liberalizme duyulan tepkiler sayılabilir. Sanayi devrimi sonrasında kapitalizmin sık sık krizlerle karşı karşıya kalması ve fabrikalarda işçi olarak çalışan ücretlilerin sefaleti Marksizme kaynaklık etmiştir. Düşünce akımları içinde Tabii Hukuk Düzeninin yerini bilimsellik akımına bırakması da Marksist düşünceye yansımıştır. Ayrıca 1848’de Fransa’da gerçekleşen ihtilal sonucunda toplumun politik gücüne ait bir takım önemli gelişmeler Marx’a ilham vermiştir.
Bununla birlikte Marksizmin doğuşuna yardımcı olan liberal düşünceye duyulan tepkiler, üretim, bölüşüm, değer, mülkiyet ve yıkıcı kapitalist rekabet yönünde ortaya çıkmıştır.
Üretim yönünden tepkiler: Kapitalizmin ilk deneyimleri sermayenin belirli ellerde toplanmasına (tekelleşmelere) yol açarak ve işçilerin sömürüsünü devam ettirecek şekilde üretim ilişkilerin devamlı olarak burjuvazi sınıfı lehinde sonuçlandırmıştır.
Bölüşüm yönünden tepkiler: Emek asli ve tek üretim faktörü olmasına rağmen, üretim sonucunda ortaya çıkan hâsıladan alması gereken payı alamaz. Sermaye birikiminin kaynağı ise emeğin yarattığı artı değerin kapitalistlerin eline geçmesidir.
Değer yönünden tepkiler: bir malın değeri üretimde kullanılan emek miktarı ile ölçüldüğünden emek tüm şeylerin ilk fiyatı ve malları satın almak için ödenmesi gereken gerçek paradır.
Mülkiyet yönünden tepkiler: Marx’a göre tüketim kolektif olduğundan üretiminden kolektif olması gerekir. Böylece üretim faktörleri ve araçlarının kamuya devredilmesi yaratılan artık değerin kamuya aktarılmasına neden olur.
Yıkıcı Rekabet yönünden tepkiler: Teknolojik yeniliklerin artırdığı rekabet, sermayenin temerküzüne neden olur.
II. Marksist Felsefe
Marx’ın felsefi düşünce sistemi; diyalektik felsefe, tarihi materyalizm tezi ve eylem felsefesi olmak üzere üç yönden analiz edilebilir.
A. Diyalektik Felsefe: Birbirleriyle çelişen iddiaların olması halinde, tartışmalar sonucunda gerçeğin bulunmasıdır. Diyalektik felsefeye göre, her olgunun bir oluşma veya gelişme süreci vardır. Bu süreç birbirini izleyen tez, anti-tez ve sentez aşamalarından oluşur (Hegel). Diyalektik felsefeye göre, hiçbir durum yada kategori sonsuza kadar aynı niteliği sürdürmez. Yeni bir duruma yada kategoriye dönüşme potansiyelini her zaman içinde taşır ve yeni durum veya kategori bir öncekinden daima üstündür.
B. Tarihi Materyalizm Felsefesi: Diyalektik felsefedeki temel ilke, değişimin süreklilik arz etmesi iken, tarihi materyalizm felsefesi ise, bir tarih teorisi olup, toplumdaki bireyler arasındaki ilişkilere diyalektik felsefenin uygulanmasının sonuçları üzerine kuruludur. Tarihi materyalizm, bir taraftan herhangi bir toplumun iç dinamiğini, diğer taraftan da bir tür toplum tipinden başka bir toplum tipine geçişi anlamaya ve ortaya koymaya çalışır.
Tarihin bilimsel olarak anlaşılmasına yönelik olarak Marksizm’den etkilen iki farklı görüş ortaya çıkmıştır: (i) tarihin sürükleyicisinin üretim güçlerindeki gelişmeler olduğunu iddia eden görüş ve (ii) tarihin motorunun sınıflar arasındaki sürekli mücadeleler olduğunu ileri süren görüş.
Birinci görüşe göre toplumsal ilişkileri belirleyen temel ilke, insanların yaşamlarını sürdürebilmek için üretmek ve mübadele etmek gibi ortak bir amaç taşıyor olmalarıdır. Bu nedenle toplumsal değişimlerin nedeni ve belirleyicileri insanların adaleti, fikirleri yada diğer unsurları değil, üretim ve mübadele tarzındaki değişmelerdir.
Bir toplumun iktisadi yapısını oluşturan ve bilgi ve teknolojide içine alan alt yapıda meydana gelen değişmeler, dil, din, sanat, ahlak, hukuk kuralları ve kurumları içeren üst yapıyı değişime zorlar. Böyle bir yapıda insanlık tarihi, İlkel toplumlar → Kölecilik → Feodalizm
Kapitalizm → Sosyalizm → Komünizm şeklindeki aşamalardan geçecektir.
Tarihin motorunun her şeyden önce sınıf mücadeleleri olduğunu ileri süren ikinci yaklaşım, farklı çıkarlara sahip gruplar ve bireyler arasında sürekli bir çatışma olduğu düşüncesinden hareket etmektedir. Bu yaklaşıma göre, üretici güçlerin gelişmesini veya daha geniş anlamda toplumların evrimini sınıf mücadeleleri belirler. Bu nedenle, bir toplumdan başka bir toplum düzenine geçişte başarıyı etkileyen faktör, sınıflar arasındaki mücadeledir.
Marksist sisteme göre, üretim güçleri belli dönemlerde kendilerine uygun olana üretim ilişkilerini de belirlerler. En ilkel topluluklar dışında toplumlar, üretim araçlarını kontrol edenler yani sömürenler ve üretim araçlarını kontrol edemeyenler yani sömürenler olarak ikiye ayrılır. Böyle bir ortamda ulusal çıkarlar ortadan kalkar ve bunların yerini sınıf çıkarları alır. Dolayısıyla ulusal çıkarlar, hakim sınıfın çıkarları şekline dönüşür.
Genel olarak değerlendirildiğinde, Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve Doğu Avrupa ülkelerinin kapitalizme geri dönmeleri, yukarıda izah edilen görüşlerden birincisini geçersiz kılarken, ikinci yaklaşımı kısmen doğrulamaktadır. Diğer bir deyişle Marx’ın öngördüğü şeklinde sınıf mücadelesinden işçiler değil, burjuvazi zaferle çıkmıştır.
C. Eylem Felsefesi: Marksizme göre, kapitalizmin yıkılıp yerine komünist bir sitemin tesis edilmesi, birbirini tamamlayıcı nitelikte birçok toplumsal devrimin kesintisiz sürdürülmesine bağlıdır. Örneğin siyasal alanda egemen sınıfın karşısına çıkmak üzere halk iktidarını güçlendirmek; ekonomik alanda işçilerin üretim planlamasına ve işletmelerin yönetimine katılımın sağlamak; ideolojik alanda da halk iktidarına giden yolu açmak üzere bir kültürel devrim yapmak gerekir.
III. Marksist Ekonomik Teori
Marksist ekonomik teorinin temel tezi, kapitalist sınıfın karının kaynağının ücretlilerin sömürülmesi ve işçilerin fazla çalıştırılmalarına dayandığının ortaya konulmasıdır. Ücretliler tarafından harcanan çalışma süresinin bir kısmının karşılığı ücret olarak kendilerine ödenirken, geri kalan kısım yani bedavadan fazla çalışma sonucu oluşan değer (artık-değer), kapitalistlerin kârını oluşturur. Bu düşünce, emek-değer teorisi, artı-değer teorisi ve kâr teorisi adı altında geniş bir şekilde ispatlanmaya çalışılmıştır.
A. Emek-Değer Teorisi: Marksist teoride, üretim sürecinin üzerine inşa edildiği tek faktörün emek olduğu kabul edilir. Üretim sürecindeki sermaye daha önceden emek tarafından ortaya çıkartılmış üretim araçlarıdır. Marx’a göre emek, ücretli (dolaylı sosyal) emek ve ücretli olmayan (dolaysız sosyal) emek olmak üzere iki gruba ayrılır. Birinci grupta yer alan emek, kapitalist işletmelerde ve kamuda çalışarak, üretilen malların satışıyla kendilerine ücret ödemesi yapılır. İkinci grup emek ise daha çok yönetsel birimlerde çalışırlar ve kamu ücretiyle beslenirler. Marksist teoride ortak payda olarak kabul edilen unsur, üretim sürecinde dolaylı sosyal emek tarafından mallara yüklendiği varsayılan değerdir.
Üretilen malların kullanım değeri ve mübadele değeri olmak üzere iki farklı değeri vardır. Kullanım değeri ürünün maddi nitelikleri dolayısıyla, mübadele yada değişim değeri ise üretimde emeğin belli bir bölümünün harcanmış olması dolayısıyla ortaya çıkar. Kullanım değerinin kişiden kişiye farklılık göstermesi nedeniyle ortak payda arayışında mübadele değeri ön palana çıkmaktadır. Malların mübadele değeri ise, üretimde toplumsal bakımdan (normal şartlar ve beceri altında) gerekli olan emek-zaman miktarıdır. Dolayısıyla Marx’a göre belirli fiyatlardan malların alınıp satışında aslında dolaylı sosyal emek ya da değer el değiştirmektedir.
Marksist yaklaşımda malların birbirinden ayrılmaz iki özelliği vardır. Birincisi para ile ifade edilen ve görünür nitelikte olan fiyat, ikincisi dolaylı sosyal emek ile ifade edilen ve görünmez nitelikte olan değerdir. Bu iki tanımlama arasındaki ilişkiye fiyat/değer ilişkisi adı verilir ve E sembolü ile gösterilir.
III. Marksist Ekonomik Teori
B. Artı-Değer Teorisi: Kapitalist-işçi ilişkisini belirleyen üretim şartları, artı-değer olarak adlandırılan artığın doğmasına yol açar. Marx’a göre, ücretli işçi ile kapitalist arasındaki tam anlamanın yolu üretim sürecinin özgüllüğünü tam olarak anlamaktan geçer. Bu analizde, dolaşım ve üretim süreci ayırt edilince artı-değer ve sömürü kavramlarına kolayca ulaşılır.
1. Dolaşım Süreci (Basit Meta Dolaşımı): Basit dolaşım süreci, kapitalist ile işçi ilişkisinin devre dışı bırakıldığı, sadece üretici ile piyasa arasındaki basit mal dolaşımını ifade eder. Üretici üretmiş olduğu malları (M), piyasada satarak bir miktar para (P) elde etmekte ve elde ettiği bu parayı tekrar ihtiyaç duyduğu tüketim mallarını (M) satın almakta kullanmaktadır. Buradaki mübadele olayı, mal-para-mal şeklinde gerçekleşmektedir.
2. Üretim Süreci (Sermaye Dolaşımı): Bu süreç, kapitalist toplumun temel ilişkisi olan kapitalist-işçi ilişkisi üzerine yoğunlaşır. Bu süreçte kullanılan para değişim aracı değil aksine sermaye niteliği kazanmaktadır. Kapitalist sahip olduğu sermaye (P) ile tekrar satmak amacıyla mallar (Mı) satın almakta ve sonra da bunları daha yüksek bir bedelle (Pı) satmaktadır. Bu dolaşımda süreç, P-Mı-Pı şeklinde gerçekleşir. Burada kapitalistin dolaşıma soktuğu para miktarı (P), süreç sonucunda elde ettiği para miktarından (Pı) küçüktür (Pı>P). Aksi taktirde kapitalistin faaliyette bulunması için bir neden yoktur.
Üretim sürecinde kapitalistin davranışları aşağıdaki bir yapıda ortaya çıkmaktadır.

Marx’a göre üretim sürecinde makine, ekipman, hammadde vb. (M) unsurların değerlerinde bir değişme olmadığı (sabit sermaye) için Pı>P olabilmesinin tek yolu, işgücünün kendi değerinin (değişir sermaye) üzerinde bir değer yaratmasıdır.
III. Marksist Ekonomik Teori
Diğer ekonomik mallarda olduğu gibi emeğin, satan kişi açısından bir mübadele yada değişim değeri, alan kişi (kapitalist) açısından da bir kullanım değeri söz konusudur. Emeğin mübadele değeri, üretim sürecinde toplumsal bakımdan gerekli emek-zaman miktarı ile ölçülür. Dolayısıyla emeğin mübadele değeri, geçimlik tüketimi karşılamak için gereken emek-zaman miktarına eşittir.
Kapitalist, emek satın alıp, üretimde kullanmaya başladığında, işgücünün kullanma değerine de sahip olmaktadır. Diğer bir deyişle, emeğin ürettiği ürünün tamamına sahip olurken, işgücüne sadece mübadele değeri kadar ödemede bulunmaktadır. Kullanım değerinin mübadele değerinden büyük olması durumunda üretimde bulunmak kapitalist için ek bir değer kazanma anlamına gelir. Emek kullanma sonucunda sermayenin değerinde oluşan bu fazlalığa Marx, parasal anlamda artı-değer adını vermiştir.
3. Fazla Çalışma Süresinin Hesaplanması: Artı-değerin kaynağı işgücünün gerekli çalışma süresinden daha fazla çalışmasıdır. Fazla çalışma süresi E=fiyat/değer ilişkisinden hareketle ortaya konulabilir. Makro yada toplumsal büyüklükler açısından değerlendirilirse; örneğin üreticilerin belirli bir dönem boyunca fiyatlarının toplamı 100 milyon frank ve değerlerinin toplamı da 1 milyon saat olan mal gurubu ürettiklerini ele alalım. Bu durumda, fiyatlar ve değerler arasındaki ilişki, E= 100/1=100 f/s olacaktır. Bunun mikro anlamdaki açılımı ise, 1 saatlik emek 100 franklık parasal gelir yaratmıştır şeklinde olacaktır.
Tüketim mallarının değeri, işgücünün değişim (mübadele) değerine yani gerekli çalışma süresine eşittir. Daha açık bir ifadeyle;
Tüketim araçlarının değeri=değişim değeri= gerekli çalışma süresidir. E=fiyat/değer ilişkisinden değer=fiyat/E elde edilir ve buradan da
Tüketim araçlarının değeri=Tüketim araçlarının fiyatı/E eşitliğine ulaşılır. Tüketim araçlarının fiyatı, işgücüne ödenen ücret olduğu için Gerekli Çalışma=Tüketim araçlarının değeri=Ücret/E olur. Bu durumda fazla çalışma süresi;
Fazla Çalıma Süresi=Çalışma Süresi-Gerekli Çalışma Süresi şeklinde hesaplanır.
III. Marksist Ekonomik Teori
3. Fazla Çalışma Süresinin Hesaplanması: Aşağıdaki tabloda seçilmiş bazı ülkeler itibariyle ortalama niteliklere sahip işçi tarafından bir günlük çalışma süresinin 8 saat olduğu varsayımıyla, bu çalışma sürecinde harcanan emek ve yaratılan değerlerle ilgili tahminler verilmektedir.
|
|
Fransa |
Almanya |
İngiltere |
ABD |
|
1. Yıllık Çalışma Süresi 2. Yıllık Ücret (Bin) 3. Saat Ücreti (2/1) 4. Fiyat/Ücret (E) 5. Gerekli Çalışma (2/4) 6. Fazla Çalışma (1-5) 7. 1 İşg. İçin gerekli Çalış. 8. 1 İşg. İçin fazla Çalışma 9. Fazla Çalışma Oranı |
1681 s 166 F 99 F/s 146 F/s 1137 s 544 s 5.4 s 2.6 s %47 |
1645 s 47.7 M 29.0 M/s 41.9 M/s 1139 s 506 s 5.8 s 2.2 s %44 |
1912 12.2 S 6.4 S/s 8.6 S/s 1411 s 501 s 5.9 s 2.1 s %36 |
1693 s 25.6 $ 15.1 $/s 21.3 $/s 1202 s 491 s 5.7 s 2.3 s %41 |
Fransa örneğini ele alacak olursak:
1. Yıllık çalışma süresi=1681 saat
2. Yıllık ödenen ücret=166 000 Frank
3. Saat Ücreti= 166 000/1681= 98,7 Frank/saat
4. Fiyat/Ücret ilişkisi (E)= 146 frank/saat. Burada açıkça anlaşılacağı üzere, bir işçinin mübadele değeri 98,7 f/s iken, kullanım değeri 146 f/s’dir.
5. Gerekli çalışma süresi= ücret/E’den 166 000/146= 1137 s.
6. Fazla çalışma süresi=çalışma süresi-gerekli çalışma süresinden 1681-1136.9=544.1 saat eder.
7. 8 saatlik bir işgünü için gerekli çalışma süresi (1681 saat için 1136,9 gerekli çalışma ise 8 saat için ne kadar gerekli çalışma süresine ihtiyaç vardır?) (8x1136.9)/1681=5.41 saat bulunur.
8. Bir işgününde fazla çalışma süresi=8-5.41=2.59 saattir ve
9. Fazla çalışma oranı=fazla çal. Süresi/gerekli çal. Süresi ilişkisinden 2.59/5.41=0.478 yani %47,8 olarak hesaplanır.
III. Marksist Ekonomik Teori
4. Artı-Değerin Hesaplanması: Artı-değeri kaynağı işgücünün fazla çalışma süresi olduğuna göre, kapitalistin cebine giden artı-değer aşağıdaki formül yardımıyla hesaplanabilir.
Artı-değer=Fazla Çalışma Süresi x E
Fransa örneğine geri döndüğümüzde artı-değer=2.59 x 146 =378 frank olarak hesaplanır. Bunu bur başka yolla elde etmek de mümkündür. Üretilen malın parasal değeri 146 frank olduğuna ve işçiye ödenen saatlik ücret (mübadele değeri) 98,7 frank olduğuna göre ürün başına kapitalistin elde ettiği artı-değer 47.33 frank olur. 8 saatlik işgünü için kapitalistin elde edeceği toplam artı-değer=8x47.3 yani 378 frank olur.
Artı-değeri çoğalmak için kapitalistler iki yolu kullanabilirler. Birincisi, işgücünün çalışma saatlerinin artırılmasıdır. Kullanım değerinin (yani ürün değerinin) artırılması ile eş anlamlı olan bu uygulama sonucunda artı-değerdeki artış mutlak artı-değer olarak adlandırılır. İkinci yol ise, işgücünün geçimlik tüketimi için gerekli olan iş saatlerinin azaltılmasıdır. Bu yöntem ise işgücünün mübadele değerinin azaltılması anlamına gelir ve bu yöntemle elde edilen artı-değer artışına nispi artı-değer adı verilir. Bu son yöntemin başarılabilmesi için geçimlik tüketim mallarını üreten sektörlerdeki işçilerin verimliliğinin artırılması gerekir. Böylece aynı işgücü ile daha fazla mal üretilecek ve malların mübadele değeri düşecektir. Ancak böyle bir süreçte kapitalistler arasındaki rekabet, geçimlik kesim tüketim mallarının üretildiği bütün faaliyet kollarında verimlilik artışı sağlayarak nispi artı-değer farkları ortadan kaldıracaktır.
III. Marksist Ekonomik Teori
C. Kâr Teorisi: Marx’ın kar teorisinin anlaşımı, bu teoride kullanılan bir takım temel kavramların anlaşımına bağlıdır.
1. Sermaye (k) : Marx, üretim sürecinde kullanılan sermayeyi sabit sermaye (c) ve değişir sermaye (v) şeklinde ikiye ayırmaktadır. Değişir sermaye işgücüne yapılan ücret ödemelerini yansıtırken, üretim sürecinde kullanılan fiziki ekipmana yapılan harcamalar, amortismanlar ve hammaddelere yapılan ödemeler sabit sermayeyi oluşturur. Bu durumda toplam sermaye k=c+v olur.
2. Artı-değer Oranı(sı): işgücünün yarattığı artı-değer (s) ile bunu elde etmek için harcanan değişken sermaye (v) arasındaki orandır. Yani, sı=s/v.
3. Sermayenin Organik Bileşimi (cı): kapitalistin makineleşme derecesini yansıtan bu oran sabit sermayenin değişir sermayeye oranı ile bulunur. Yani cı=c/v.
4. Kâr Oranı (pı): üretim süreci sonunda elde edilen kar ile üretim için gerekli olan sabit ve değişir sermaye arasındaki ilişkidir. Kapitalist üretim sürecinde toplam kâr; toplam artı-değere eşittir. Yani p=s durumu geçerlidir. Bu eşitliğin bir sonucu olarak pı=s/c+v’dir. Bu eşitliğin sağ tarafındaki pay ve paydasını v ile bölersek;
ye ulaşılır.
5. Fiyat: ürünün fiyatı, sabit ve değişken sermaye ile kapitalistin karının toplamı ile elde edilir. Yani fiyat, c+v+p=c+v+s’dir.
Örneğin bir kapitalist üretim araçlarını almak için 25 000 frank, gerekli işgücünü almak için 12 500 frank sermayeye ihtiyaç duymakta ve üretimini 45 000 franka satmaktadır.
Bu verilere göre toplam sermaye k=25 000+12 500=37 500 eder. Artı-değer kara eşit olduğu için artı-değer oranı (sı)=7 500/12 500=0,6 yani %60’dır. Sermayenin organik bileşimi (cı)=25 000/12 500= 2 yani %200’dür. Bu durumda kar oranı (pı)= 7 500/37 500=0,2 yani %20’dir.
III. Marksist Ekonomik Teori
Sermayenin Organik Bileşimi ve Kar Oranı
Üretimde artı-değeri yaratan
unsur değişken sermayedir. Artı-değerin yaratılabilmesi için kapitalist
değişken sermayenin yanı sıra sabit sermaye de kullanmak zorundadır. Kar oranı
formülü tekrar dikkate alınırsa
bir takım ilişkilerin yakalanması
mümkündür.
a. Formülden açıkça anlaşılacağı üzere ortalama kar artı-değer oranı (sı=s/v) ile sermayenin organik bileşimine (cı=c/v) bağlıdır.
b. artı-değer oranı ile kar oranı arasında pozitif; sermayenin organik bileşimi ile kar oranı arasında negatif (ters) yönlü bir ilişki vardır.
Bu bağlamda, kar oranını artırmak isteyen kapitalist teorik olarak değişken sermaye kullanımını artırmak ve sermayenin organik bileşimini de düşük tutmak zorundadır. Ancak gerçek hayatta kapitalistler arası rekabet, girişimcileri artı-değerden daha fazla pay almak için üretim tekniğindeki değişimi ilk uygulayıcısı olmaya zorlar. Bu durum, emeğin verimliliğini artırmak için daha fazla sabit sermaye kullanımı anlamına geldiği için sermayenin organik bileşimi yükselecektir. Bu süreç sonunda ürettiği malın değişim değerini (mübadele=ücret) toplumsal ortalamanın altına indirebilen kapitalist kârını artıracaktır.
|
Firma |
Sa. Ser. c |
De. Ser v |
Artı-Değ s |
Değer c+v+s |
Kâr Or. s/c+v |
Söm. Or. s/v |
|
1 2 3 4 5 |
50 60 70 80 90 |
50 40 30 20 10 |
25 20 15 10 5 |
125 120 115 110 105 |
25 20 15 10 5 |
50 50 50 50 50 |
|
Toplam |
350 |
150 |
75 |
575 |
15 |
50 |
Bu örnekte ortalama kar oranı (75/500) %15 ve ortalama fiyat (575/5) 115 birimdir. Sabit sermaye tutarları az olan 1 ve 2. firmalar yüksek kâr oranlarına sahipken, 4 ve 5. firmaların kâr oranlı düşüktür.
III. Marksist Ekonomik Teori
Sermaye Birikimi ve Sonuçları: Kâr Oranını Azalması
Bireysel olarak emeğin verimliliğini yükseltmek, bu girişimi ilk başaran girişimcinin yararınadır. Ancak bütün kapitalistler aynı mantık ile hareket edecekleri için firmalar arası rekabet sermayenin organik bileşiminin yükselmesine yol açacaktır. Daha fazla sabit sermaye kullanmak ise ortalama olarak kârlarda azalışa neden olacaktır. Marx bu olguyu “azalan kâr oranı yasası” olarak adlandırır. Bununla birlikte, sermayenin organik bileşiminin artması, ortalama kâr oranını azaltırken toplam artı-değer ve toplam kâr miktarını artırır.
Kapitalistler arası rekabet, sermayenin temerküzünü yani belirli ellerde toplanmasına da neden olur. İşgücü verimliliğini artırmaya yönelik daha fazla sabit sermaye kullanımının neden olduğu ortalama kâr oranlarındaki azalış, kapitalistler arası rekabeti artırarak, küçük müteşebbislerin piyasayı terk etmesine yol açacaktır. Sermayenin temerküzü ise sisteme patlayıcı (kriz) bir nitelik kazandıracaktır.
MODERN BÜYÜME TEORİLERİ
HARROD-DOMAR MODELİ
Büyüme teorileri, genelde GOÜ’lere oranla çağımızın dinamik, geleceğe dönük, teknolojik gelişmeye ve beşeri sermayeye önem veren gelişmiş ülkelerine daha uygun düşmektedir. Bununla birlikte gelişmiş ülke örneklerinin GOÜ’ler için bazı ölçülerde faydalı olabileceğini inanılır.
Bu bölümde Keynesyen gelenekten gelen Amerikalı E. D. Domar ve İngiliz R. F. Harrod’un büyümeye yönelik çalışmaları Harrod-Domar modeli adı altında ele alınacaktır. Bu iki yazarın analizi, Büyük Buhran’a çözüm olarak ortaya konulan kısa dönemli Keynezyen makroekonomik denge modelini uzun döneme taşımaya ve genişletmeye yöneliktir. Daha açık bir ifadeyle bu yazarlar, İngiltere ve ABD’nin uzun dönem itibariyle hangi şartlar altında eksik istihdamdan tam istihdam gelir seviyesine ulaşabileceklerini ve bu seviyeyi nasıl sürdüreceklerini araştırmışlardır. Harrod-Domar modelinin anlaşımı Keynezyen statik analizin anlaşımına bağlıdır.
I. Keynezyen Statik Analiz
En basit ifadeyle iktisadi büyüme, bugünkü tüketimden feragat etmenin bir sonucudur. Bir ekonomide üretilen mallar, insan ihtiyaçlarına yönelik tüketim malları ve diğer malları üretmek için üretilmiş sermaye malları şeklinde ikiye ayrılır. Üretim sonucunda ortaya çıkan gelir bu iki mal için tekrardan harcanacaktır. Üretim sürecinde yaratılan gelirin tamamının hane halklarına verildiği durumunda, sermaye mallarına yönelik talep ve Pazar hane halklarının yapacakları tasarruflarla yaratılan fonlar aracılığıyla ortaya çıkar. satın alma gücü (tasarruflar) bankalar, bireysel ödünç vermeler, hükümetler ve borsalar gibi mali aracılar vasıtasıyla tasarrufçulardan yatırımcılara kanalize edilir. Böylece fonları alan girişimciler, yeni bir işe girerek, var olan işi genişleterek veya eskimiş olan sermaye mallarını yenileyerek sermaye malları talebini ve böylece ekonomik büyümeyi artırırlar. Anlaşılacağı üzere ekonomik büyümenin asıl dinamiği tüketimden fedakârlık yapılarak biriktirilen tasarruflardır.
I. Keynezyen Statik Analiz
Makroekonomik denge düşüncesini içinde barındıran bu mekanizma aşağıdaki şemada gösterilir.

Toplam arzın bir sorun oluşturmadığı kısa dönemde denge istihdam ve gelir seviyesi toplam (efektif) talep tarafından belirlenir. Efektif talep ise tüketim harcamaları ve yatırım harcamalarından oluşur. Bu durumda Y=C+I eşitliği toplam arz ve talep eşitliğini yansıtır. Yatırımların kaynağını ise tasarrufların oluşturduğu gerçeği altında bu eşitliği Y=C+S şeklinde yazabiliriz. Yapılan tasarruflar mali aracılar vasıtasıyla yatırımcılara kanalize edildiğinden denge durumda I=S eşitliği sağlanacaktır.
Yukarıdaki ilişkilerden hareketle, herhangi bir gelir ve istihdam seviyesinde dengenin sağlanabilmesi için mevcut tasarrufu seviyesine denk bir yatarım harcamasının gerçekleştirilmesi gerektiği sonucuna ulaşılır. Dolayısıyla tam istihdamda dengeye gelinmesinin ön koşulu, bu istihdam düzeyindeki tasarruflara denk bir yatırım harcamasının yapılmasıdır. Yani tam istihdam gelir seviyesine ulaşmak ve bu dengeyi koruyabilmek için ex-ante (dönem başı) tasarruf-yatırım eşitliği sağlanmalıdır.
I. Keynezyen Statik Analiz
Keynezyen analizdeki tam istihdam denge durumu aşağıdaki grafikte gösterilmiştir.

Tam istihdam gelir seviyesinde (Y1), tüketim harcamaları C1Y1, tasarruflar A1C1 kadardır. Böylece tam istihdam gelir düzeyine ulaşabilmek ve bu dengeyi devam ettirebilmek için yatırım harcamalarının da A1C1 büyüklüğünde olması gerekir. Açıklanmaya çalışılan bu Keynezyen analiz statik bir yapı arz eder. Bu analiz içinde Keynes, ekonominin prodüktif potansiyelini belirleyen kriterlerde zaman içinde meydana gelecek değişmelerle ilgilenmemiştir. Diğer bir deyişle Keynes, mevcut emeğin kalitesi ve miktarı, mevcut teçhizatın kalitesi ve miktarı, kullanılan teknoloji, rekabet şartları ve tüketici alışkanlıklarını sabit olarak kabul etmiştir. Bu statik analizde toplam talep seviyesi üretim ve istihdamın tek belirleyicisi olarak ele alınmıştır. Kısa dönem için geçerli olan statik analiz, uzun dönemde artan tasarrufların devamlı olarak sermaye malı şeklinde yatırımlara dönüşmesi, sermaye birikiminin artması anlamına gelir ki bu durum Keynes’in varsayımıyla çelişkilidir. Sermaye stokundaki artış üretim kapasitesini artırdığı için statik analiz özelliğini kaybeder.
I. Keynezyen Statik Analiz

Yukarıdaki grafikte Y1 tam istihdam gelir seviyesi, sadece kapasitenin sabit olduğu varsayımına göre belirlenir. A1C1 kadarlık net yatırım artışı ise, kısa dönemde tam istihdam gelir düzeyine ulaşılmasına imkân tanır. Ancak yapılan bu net yatırım ekonominin üretim kapasitesinde bir artışa yol açacağı için Y1 gelir seviyesi gelecek dönemler itibariyle bütün kaynakların tam istihdamını gerçekleştirmeye yeterli olmayacaktır.
Kısa dönemde yapılan net yatırımların neden olduğu kapasite artırıcı etki, tam istihdam gelir seviyesinin Y1’den Y2’ye doğru kaymasına neden olacaktır. Keynes bu duruma açıklama getirmemiş, sadece çarpan mekanizması aracılığıyla yatırımlar gibi otonom harcama kalemlerinde meydana gelecek değişmelerin milli geliri ne ölçüde değiştireceği üzerine yoğunlaşmıştır.
II. Domar Büyüme Modeli
Domar Modeli, Keynes’in kısa dönemli statik analizini uzun döneme yayma çabasına dayanır ve yatırımların ekonomi üzerindeki etkilerini daha geniş kapsamlı olarak ele alır. Domar’a göre yatırım harcamaları, ekonomi üzerinde (1) kapasite artırıcı etkisi (arz yönlü) ve (2) gelir artırıcı etkisi (talep yönlü) şeklinde iki etkiye yol açar.
Yatırımların Kapasite Artırıcı Etkisi: bir ekonomide yapılan yatırım harcamaları sonucunda, yatırım malları miktarında ve altyapı imkânlarında artış olur. Bu gelişmeler ise ekonomiye daha fazla mal ve hizmet sunma gücü verir. Diğer bir deyişle, yapılan yatırımlar ekonominin üretim kapasitesini, dolayısıyla potansiyel arz miktarını artırır. Ancak burada dikkat edilmesi gereken şey, yapılan yatırımların ekonominin üretim kapasitesini artırmasına rağmen üretimin fiilen ne kadar artığı kapasite kullanım oranları ile ilgilidir. Üretim kapasitesindeki artış ile fiili üretim artışı sadece tam istihdam durumunda birbirine eşittir.
Yatırımların Gelir Artırıcı Etkisi: yatırımların olgunlaşma süresinde yapılan harcamalar ekonomide çarpan mekanizmasının işlemesiyle gelir artışına neden olur. Keynes’in kısa dönemli açıklamalarında kullandığı bu etki, uzun dönemde tam istihdamın belirleyici kriterlerinden biridir.
A. Domar Modelinde Kullanılan Kavramlar
Domar modelinin üç temel kavramı: (a) Tasarruf Eğilimi, (b) Sermaye/Hasıla Oranı ve (c) Hasıla/Sermaye Oranı ya da Sermayenin Ortalama Verimliliği.
(a) Tasarruf Eğilimi: Tasarruf, gelirin tüketilmeyen kısmıdır ve tasarruf eğilimi, ortalama tasarruf eğilimi (S/Y) ve marjinal tasarruf eğilimi (S/Y) olarak ikiye ayrılır. Modelde ortalama tasarruf eğiliminden hareketle tam istihdam gelir seviyesinde I=S eşitliği için gerekli olan yatırım miktarının belirlenmesinde ve marjinal tasarruf eğiliminden hareketle yatırım harcamalarından kaynaklanacak gelir artışının hesaplanmasında çarpan katsayısının değerinin (k=1/) belirlenmesinde yararlanılmıştır. Modelde ortalama ve marjinal tasarruf oranları eşit kabul edilerek ile gösterilmiştir. Dolayısıyla uzun dönem tasarruf eğilimi de sabit kabul edilmiştir.
A. Domar Modelinde Kullanılan Kavramlar
(b) Sermaye/Hasıla Oranı: Sermaye katsayısı olarak da adlandırılan sermaye-hasıla oranı, ekonomideki mevcut sermaye stokunun (K), tam istihdam üretim miktarına (Y) oranıyla bulunur. K/Y olarak hesaplanan ortalama sermaye-hasıla oranı, bir birim üretim için gereken sermaye ihtiyacını gösterir.
Modelde ortalama sermaye-hasıla oranı yanında üretimi bir birim artırmak için (Y) ne kadar yatırıma (I) gerek olduğunu gösteren marjinal sermaye-hasıla oranı da kullanılmıştır. Yatırım, sermaye stokuna yapılan net ilaveler (K) olarak tanımlandığı için marjinal hasıla oranı, I/Y ya da K/Y şeklinde ifade edilir. Açıkça anlaşılacağı üzere marjinal sermaye-hasıla oranı, yoğun sermaye kullanımını gerektiren teknolojilerde artarken, sermaye tasarrufu sağlayan teknolojilerde azalır. Dolayısıyla marjinal sermaye hasıla oranının ortalama sermaye-hasıla oranına eşit olması gerekmez. Eşitliğin sağlandığı tek durum teknolojik gelişmenin olmaması durumunda mümkündür. Domar, teknolojik gelişimi sabit varsaydığından modelde ortalama ve marjinal sermaye-hasıla oranları birbirine eşittir. Domar modelinin işleyişi aşağıdaki grafikte verilmiştir. OS doğrusu, uzun dönem tasarruf fonksiyonu temsil ederken, Y1U1 doğrusu ise, ekonominin marjinal sermaye-hasıla katsayısını gösterir.

Ekonomi 0Y1 gelir seviyesinde tam istihdama ulaştığını kabul ettiğimizde, bu gelir düzeyinde tasarruflar ve dolayısıyla net yatırımlar S1Y1 kadar olur. S1Y1 kadarlık bir yatırım artışının üretim üzerindeki etkisi ise, Y1Y2 kadar olacaktır.
A. Domar Modelinde Kullanılan Kavramlar
(c) Hasıla-Sermaye Oranı (Sermayenin Ortalama Verimliliği): Sermaye-hasıla oranının tersine, hasıla –sermaye oranı yada sermayenin ortalama verimliliği denir ve Y/K ile gösterilir. Bu oran, ekonominin sahip olduğu tam istihdam gelir seviyesinin mevcut sermaye stokuna bölünmesiyle bulunur. Örneğin bir ekonomide 1 TL’lik üretimde bulunmak için 3 TL’lik bir sermaye malı gerekiyorsa, (K/Y=3), sermayenin ortalama verimliliği Y/K=1/3 yani %33 olur. sermayenin ortalama verimliliği üretim kapasitesinin yada ekonominin üretim gücünün belirlenmesinde sıkça kullanılan bir araçtır. Sermayenin ortalama verimliği için geçerli olan bu açıklamalar işgücünün ortalama verimliliği (Y/N) için de geçerlidir.
Sermaye stoku ve üretim miktarındaki değişmeler dikkate alındığında sermayenin marjinal verimliliği dikkate alınmış olur. Y/K olarak ifade edilen bu oran, Domar modelinde sembolü ile ifade edilir. Ortalama ve marjinal hasıla-sermaye oranlarının birbirine eşit olması için bir neden yoktur. Teknolojik değişmeler bu oranı etkiler. Ancak Domar modelinde teknolojik değişme sabit kabul edildiği için oranlar birbirine eşit kabul edilir yani Y/K=Y/K dır.
B. Domar Modelindeki Basitleştirici Varsayımlar
a. Ekonomide kamu harcamaları yoktur.
b. Ekonomi dışa kapalıdır. Bu iki varsayımla Domar, dikkatleri özel sektör yatırımlarının kapasite artırıcı etkisi üzerine çekmektedir.
c. Ekonomide gecikmeler yoktur. Yani üretimdeki bir artış aynı anda yatırım harcamalarını artırmakta, yatırım harcamalarındaki artış da aynı anda gelir artışına yol açmaktadır.
d. Ekonomi tam istihdam denge seviyesindedir.
C. Domar Modelinin İşleyişi
Üretim Kapasitesindeki Artış: Üretim kapasitesindeki artış, doğal kaynaklar, sermaye ve üretim tekniğindeki değişmenin bir fonksiyonudur. Doğal kaynak ve üretim tekniğindeki değişmeyi nicel olarak tanımlamak zor olduğu için bu modelde üretim kapasitesindeki artış, sermaye ve sermayenin ortalama verimliliği ile ifade edilir.
Bu modelde sermayenin marjinal ve ortalama verimliliği birbirine eşit varsayılır. Yani Y/K=Y/K=’dir. Herhangi bir dönemde yapılan yatırım (I), sermaye stokundaki değişmeyi (K)’yı verdiğine göre, Y/K=ifadesinde K yerine I konulunca Y/= ve Y=I x olur. Kapasite artırıcı etki, ekonominin arz boyutuyla ilgili olduğu için yukarıdaki son eşitlik Ya=I x şeklinde ifade edilebilir. Böylece bir ekonomideki üretim kapasitesindeki artış, ekonomide yapılan yatarılar ile sermayenin ortalama verimliliğinin çarpıma eşittir.
Örnek: Başlangıçta tam istihdam gelir düzeyi 1000 birim, tasarruf eğilimi %20, sermayenin ortalama verimliliği %30 olduğunu dikkate alalım. Ekonomide tasarruf eğilimine bağlı olarak tam istihdam gelir düzeyinde S=0,2*1000=200 birimlik bir tasarruf yapılır ki bu da aynı zamanda ekonomide yapılması gereken yatırım miktarını (I) ifade eder. Dolayısıyla, üretim kapasitesindeki artış=200*0,3= 60 birim yapar. Bu şartlar altında yeni tam istihdam gelir düzeyi 1060 birim olacaktır. Burada fiili üretimde bir artış olmadığını, sadece üretim kapasitesinde bir artış olduğuna dikkat edilmelidir. Fiili üretimi, yatırımın gelir artırıcı etkisi tetikleyecektir.
Gelir Artırıcı Etki: Yatırımlar nedeniyle artan üretim gücünün gerçek üretim artışına dönmesi için önce harcamaların (talebin) ve buna bağlı olarak üretimin artması gerekir. Domar modelinde talebi artıracak tek faktör, yatırımlardır. Yatırımların gelir artırıcı etkisi (Yt) ise, S/Y=I/Y=ilişkisinden hesaplanır. Yani Y=I/olur. Yt=I* 1/eşitliğinde 1/ basit yatırım çarpanıdır.
Dolayısıyla bir ekonomide yatırımlar nedeniyle ortaya çıkan gelir artırıcı etki, ilave yatırımların çarpan katsayısı ile çarpımından elde edilir.
Yukarıdaki açıklamalardan her türlü yatırımın (I) üretim kapasitesini artırdığı sonucu ortaya çıkarken, toplam talepte artışa yol açan faktör toplam yatırım (I) değil, I ile ifade edilen yatırımlardaki artıştır. Dolayısıyla bir ekonomide yatırımlarda değişme olmazsa gelir artırıcı etki ortaya çıkmayacaktır ve talep ve gelir seviyesi aynı kalacaktır.
Dengeli Büyüme ve Denge Büyüme Oranının Tespiti: Tam istihdamda dengede olan bir ekonomide yapılan yatırımlar özelliği gereği, bir taraftan üretim kapasitesi artışına, diğer taraftan toplam talep artışına neden olur. Tam istihdamın devam ettirilebilmesi için artan üretim kapasitesinin tamamının kullanılması gerekir. Domar modelinde gerçek üretim artışını belirleme rolü, yatırımlardaki artışa bağlı olan toplam talebe verilmiştir. Böylece tam istihdamda dengeli büyümek için yatırımların her yıl ne oranda artacağı önem kazanır.
Toplam talepte meydana gelen artış, artan üretim gücünün tamamını kullanmaya yeterli ise tam istihdamda dengeli büyüme devam edebilir. Aksi taktirde denge bozulur. Toplam talep artışı, üretim kapasitesinin tamamını kullanmaya yetmiyorsa ekonomide atıl kapasite yani işsizlik ortaya çıkar. Atıl kapasite ise müteşebbislerin yatırımlarının azalmasına ve ekonominin durgunluğa girmesine yol açar. Eğer yatırım artışı, üretim kapasitesinin tamamını kullanmak için gerekli olan talepten daha büyük bir talep artışına neden olursa bu seferde talep fazlası nedeniyle enflasyonist süreçler ortaya çıkar. Dolayısıyla tam istihdamda dengeli büyüyebilmek için üretim kapasitesindeki artışla bu artışı tam kullanabilmek için gereken talep artışı aynı büyüklükte olmalıdır. Yani yatırımların kapasite artırıcı etkisi, gelir artırıcı etkisine eşit olmalıdır (Ya=Yt). Dolayısıyla denge büyüme hızı aşağıdaki gibi hesaplanabilir:
Ya=Yt ve Ya=I x , Yt=I x 1/ olduğuna göre
I x =I x 1/ve I/I= x olur. Eşitliğin sol tarafı yatırımların büyüme hızını verir ve tam istihdamda dengeli büyümek için yatırımların her yıl “marjinal tasarruf eğilimi () x sermayenin ortalama verimi ()” büyüklüğünde artırılmalıdır. S=I ve S= x Y olduğuna göre Ya= x Y x ve buradan da Y/Y= x yazılabilir. Sonuçta
g=Y/Y=I/I x olur.
Dengeli Büyüme ve Denge Büyüme Oranının Tespiti: Tam istihdamda dengeli büyüme yönelik Domar’ın açıklamaları aşağıdaki şemada gösterilmektedir.
Denge g = ∆Y/Y = ∆I/I = α × σ Kapasite Artışı ∆Ya = I × σ Sermaye Stokundaki Değişim ∆K = I Etki Arz Yönlü Talep Artışı ∆Yt = ∆I × 1/α Talebin Belirlenmesi (ÇARPAN) Etki Talep Yönlü YATIRIMLAR (I)
![]()
![]()
![]()
Örnek: Tam istihdam gelir düzeyi 500 YTL, marjinal tasarruf eğilimi %20, sermayenin ortalama verimliliği %30 olan bir ekonomide dengeli büyümenin gerçekleşmesi için yatırımların artış hızı yada aynı anlama gelen ekonomik büyüme hızı:
g=Y/Y=I/I x 0.2 x 0.3=0.06 yani %6 olmalıdır. Yani yatırımlar her yıl %6 artarsa tam istihdam dengesi devam ettirilir. Örneğin tablo gösterimi aşağıdaki gibidir.
|
|
ARZ YÖNLÜ ETKİ |
TALEP YÖNLÜ ETKİ |
|||||
|
Yıl |
Y |
C |
I |
Ya |
I |
Yt |
Y |
|
1 |
500 |
400 |
100 |
30 |
- |
- |
500 |
|
2 |
530 |
424 |
106 |
31.8 |
6 |
30 |
530 |
|
3 |
561.8 |
449.4 |
112.3 |
33 |
6.3 |
31.8 |
561.8 |
|
4 |
595.5 |
476.4 |
119.1 |
35.8 |
6.74 |
33.7 |
595.5 |
Dengeli Büyüme Sürecinin Gösterimi:

OS uzun dönem tasarruf fonksiyonunu temsil etmektedir ve doğrunun eğimi marjinal ve ortalama tasarruf eğilimlerini birbirine eşitleyecek şekilde çizilmiştir. Başlangıç tam istihdam gelir düzeyinin Y1=500’de tasarruf miktarı S=I=100 birimdir. 100 birimlik yatırımlar sermayenin marjinal verimliliği nedeniyle ekonominin üretim kapasitesinde 30 birimlik bir artışa neden olacaktır ve gelir Y2=530 seviyesine yükselecektir. Yeni gelir seviyesinde tasarruflar dolayısıyla yatırımlar 106 birime yükselecektir. İlave yatırımların üretimi ne kadar artıracağı U1 sermaye-hasıla doğrusunun (sermaye-hasıla katsayısının sabit olduğunu yansıtacak şekilde) paralel kayışıyla yakalanabilir. Dolayısıyla 530 birimlik gelir seviyesinde yatırımların 106 birim olarak gerçekleşmesi, üretim kapasitesinde 31.8 birimlik artışa neden olur ve yeni gelir düzeyi 561.8 birime yükselir. Bu süreç tasarruf eğilimi ve sermayenin marjinal verimliliği sabit olduğu için sürekli devam eder.
Dengeli Büyüme Sürecinden Sapmalar
Dengeli büyümenin sürdürülebilmesi için yatırım harcamaları dönemler itibariyle yükselmesi yanında yatırımlarda meydana gelen artışın bir önceki dönemde meydana gelen artıştan daha fazla olması gerekir. Aksi taktirde ekonomi tam istihdam denge durumunu sürdüremez; ya atıl kapasite (ekonomik durgunluk) ya da enflasyonist süreçler ortaya çıkması kaçınılmazdır.
1. Ekonomik Durgunluk: Ekonomik durgunluk, yatırımların artması gereken (örneğin %6) orandan daha düşük oranlarda artması nedeniyle ortaya çıkar. Bu durum aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.
|
|
ARZ YÖNLÜ ETKİ |
TALEP YÖNLÜ ETKİ |
|
||||
|
Yıl |
Y |
I |
Ya |
I |
Yt |
Y |
|
|
1 |
500 |
100 |
30 |
- |
- |
500 |
|
|
2 |
530 |
105 |
31.5 |
5 |
25 |
525 |
|
|
3 |
561.5 |
110.3 |
33.1 |
5.3 |
26.3 |
551.3 |
|
|
4 |
594.5 |
115.8 |
34.7 |
5.5 |
57.6 |
578.8 |
|
2. Enflasyonist Süreç: Enflasyonist süreç yatırımların olması gerekenden daha fazla artması neticesinde ortaya çıkan bir durumdur ve aşağıdaki tabloda gösterilmektedir.
|
|
ARZ YÖNLÜ ETKİ |
TALEP YÖNLÜ ETKİ |
|
||||
|
Yıl |
Y |
I |
Ya |
I |
Yt |
Y |
|
|
1 |
500 |
100 |
30 |
- |
- |
500 |
|
|
2 |
530 |
107 |
32.1 |
7 |
30 |
535 |
|
|
3 |
562.1 |
114.5 |
34.3 |
7.5 |
37.5 |
572.5 |
|
|
4 |
596.4 |
122.5 |
36.8 |
8 |
40.1 |
612.5 |
|
III. Harrod Büyüme Modeli
Domar, yapılan yatırımın üretim kapasitesini ne kadar artıracağı ve meydana gelecek gelir (talep) artışının artan bu kapasiteyi tam kullanmaya imkân verip vermeyeceği konusunu geleceğe dönük bir şekilde analiz etmişken, Harrod ise üretim ve gelir artışına bağlı olarak yatırımların ne kadar artırılabileceğini araştırmıştır.
Domar’a göre kalkınmanın temel problemi, gelirin (talebin) artan kapasiteyi tam kullanacak düzeye çıkıp çıkmayacağı iken, Harrod’a göre kalkınmanın temel problemi, gelirin mevcut tasarrufları massetmeye yetecek bir yatırım artışına imkân verecek bir düzeye çıkıp çıkmayacağıdır. Analizlerde kullanılan araçlar açısından değerlendirildiğinde, Domar, çarpan mekanizmasını kullanmışken, Harrod hızlandıran mekanizmasını kullanmıştır.
Harrod’un temel denklemi, Domar denklemi ile aynıdır fakat türetiliş biçimleri farklıdır. Domar, sermayenin verimliliği yada hasıla-sermaye katsayısını () kullanmışken, Harrod denkleminde bunun tam tersi olan sermaye-hasıla katsayısı (k) kullanılmıştır. Yani k=K/Y, K=I, I=S ve S=sY eşitliklerinden hareketle
k=K/Y=I/Y=sY/Y olur. Buradan da g=Y/Y=s/k elde edilir. Burada =s ve k=1/ olduğundan Domar’ın denklemine ulaşılmış olur.
A. Modelin Varsayımları: Harrod modelinde belirleyici iki değişken vardır: tasarruflar ve yatırımlar. Modelin denge şartları bu iki değişkenin dönem başı ve dönem sonunda sahip olduğu değerler üzerine kuruludur. Harrod modelinde ekonomik dengenin sağlanmasında tasarruflar akort edici bir rol üstlenmektedir. Ekonomide tam istihdamın devam etmesi arzu ediliyorsa, yatırım, sermayenin marjinal verimliliği ve hızlandıran gibi değişkenlerin tasarruf eğilimine ayak uydurmaları gerekir.
Dönem başı (ex-ante) değerler “planlanan değerler (p)” iken, dönem sonundaki (ex-post) değerler ise “gerçekleşen değerler (g)” durumundadır.
A. Modelin Varsayımları: Harrod modelinde de tasarrufların milli gelirin artan bir fonksiyonu (sY) olduğu varsayılır. Harrod’a göre bu tasarruf dönem başı yada planlanan tasarruflardır (Sp). Harrod bütün tasarruf planlarının gerçekleşeceğini öngördüğü için dönem sonu gerçekleşen tasarruflar (Sg), planlanan (Sp) tasarruflara eşit olacaktır. Diğer taraftan dönem sonu gerçekleşen yatırımlar gerçekleşen tasarruflara eşit olacağı için Ig=Sg=Sp yazılabilir. Tasarruf yapmayı planlayanlar ile yatırım yapmayı planlayan kişiler farklı kişiler olduğu için planlanan tasarruflarla planlanan yatırımların birbirine eşit olması zorunluluğu yoktur.
Planlanan tasarruf ve yatırım değerlerinin büyüklüklerine göre ekonomide denge durumundan sapmalar ortaya çıkar. Örneğin dönem başı planlanan tasarruflar planlanan yatırımlardan büyükse (Sp>Ip), bu durumda Ig>Ip olur. Yani ekonomide gereğinden fazla bir yatırım yapılmış olur ve bir arz fazlası (talep yetersizliği) ortaya çıkar. Sonuçta üretilen mallar satılamaz ve arzu edilemeyen bir stok birikimi görülür. Tersi durumda da yani Ip>Sp ve Ip>Ig olur ve ekonomide gereği kadar yatırım yapılamadığı için talep fazlası ortaya çıkar.
Hızlandıran prensibi, planlanan yatırımların tespitinde kullanılır. Ip planlanan yatırım, k hızlandıran katsayısı olmak üzere aşağıdaki formül yazılabilir.
Ip=k(Yt-Yt-1)
Yatırım, belirli bir dönemde sermaye stokuna yapılan net ilaveler olup akım cinsinden bir kavramdır. Sermaye ise stok cinsinden bir kavramdır. Mutlak gelir seviyesi (üretim) ile sermaye stoku arasında paralellik arz eden bir ilişki vardır. Yani yüksek miktarlarda bir üretimi gerçekleştirmek için daha fazla sermaye stokuna ihtiyaç vardır. Ancak üretim yada gelir aynı seviyede kalıyorsa ve bu seviye de mevcut sermaye stoku ile gerçekleştirilebiliyorsa, yeni yatırıma ihtiyaç yok demektir. Şayet üretim artışı isteniyorsa, gerekli sermaye artışı (yatırım) tespit edilmelidir. Bu noktada, sabit kabul edilen hızlandıran katsayısı önem arz eder.
B. Modelin İşleyişi: Modelde bir takım büyüme hızı tanımı ve eşitlikleri kullanılmıştır. Bunlar; gerekli büyüme hızı, fiili büyüme hızı ve doğal büyüme hızı.
Gerekli Büyüme Hızı: Garantili büyüme hızı yada tatmin edici büyüme hızı olarak da adlandırılan gerekli büyüme hızı, gerçekleştiğinde herkesin memnun olacağı bir büyüklüğü ifade eder. Bu büyüme hızı özellikle ekonomik faaliyetlerin sonucuna göre yatırım planlaması yapan müteşebbisler için daha da önemlidir. Gerekli büyüme hızının gerçeklemesi durumunda atıl kapasite oluşması yada kapasite fazlalığı gibi olumsuz bir durum ortaya çıkmaz. Diğer bir deyişle müteşebbislerin elinde mal stoku oluşmaz ve üretilen malların tamamı satılır. Dolayısıyla bu durumda müteşebbisler bir dönem sonra için de aynı oranda üretim artışı planlarlar.
Gerekli büyüme hızı Keynesyen deyimle dönem başı tasarruf ve yatırım eşitliğinin sağlanması anlamına gelir ve aşağıdaki gibi hesaplanır.
Gw x Cr=s
Burada Gw, gerekli büyüme hızını gösteren DY/Y’dir. s marjinal tasarruf eğilimi yansıtır ve Domar modelindeki ’ya eşittir ve s=S/Y=S/Y olarak yazılabilir. En basit anlamıyla Cr, gerekli büyüme hızını gerçekleştirmek için ihtiyaç duyulan sermaye miktarıdır. Mevcut üretim düzeyinin mevcut sermaye miktarı ile devam ettirildiği dikkate alındığında, burada ihtiyaç duyulan sermaye stoku ile anlatılmak istenen şey, üretim artışını (Y) gerçekleştirmede kullanılacak olan ek sermaye (K), yani yeni yatırımdır. Bu açıklama teknik terimlerle ifade edilirse, Cr, sermaye-hasıla katsayısı yada hızlandıran katsayısından başka bir şey değildir. Yani;
Cr=Y=I/Y dir. Harrod modelinde denge, dönem başı tasarruf ve dönem başı yatırım eşitliğini gerektirdiği için yukarıdaki eşitlikte ilgi değişkenler yerine yeni tanımlamalar kullanıldığında
Eşitliği sağlanır.
Fiili Büyüme Hızı: Fiili büyüme hızı, dönem sonunda gerçekleşen üretim artışını temsil eden ex-post bir kavramdır ve aşağıdaki gibi hesaplanır:
G x C=s
Burada G, fiili büyüme hızını, s dönem sonu gerçekleştirilen tasarrufu temsil etmektedir. C ise, dönem sonunda ortaya çıkan sermaye ihtiyacını gösterir ve aynı zamanda da hızlandıran katsayısını temsil eder. Yani dönem sonu sermaye stokundaki fiili artışın (K), üretimdeki fiili artışa (Y) oranıdır.
Gerekli ve Fiili Büyüme Hızlarının Karşılaştırılması
Gerekli ve fiili büyüme hızlarının karşılaştırılması sonucunda denge, enflasyonist ve durgunluk süreçleri ortaya çıkar
a. Denge Durumu: Gerekli büyüme hızının fiili büyüme hızına eşit olmasıdır. Bu ise, dönem başı planlanan büyüme hızının dönem sonunda gerçekleştiği anlamına gelir. Arzu edilen ideal bir durumu yansıtan denge durumu, Harrod modelinde ifade edilen dengeli büyüme şartını yansıtır. Denge durumu, hem tasarruf hem de yatırım planlarının dönem sonunda gerçekleştirilmiş olduğu anlamına gelir. Bu durum hem tüketiciler hem de üreticiler açısından memnuniyet vericidir. Teknik olarak denge şartı aşağıdaki gibi ifade edilebilir
Gerekli BH Fiili BH Denge Şartı Sonuç
Gw x Cr=s G x C=s Gw x Cr=G x C Gw=G ve Cr=C
Sonuçta, gelirde meydana gelen belirli bir değişmenin teşvik ettiği (uyardığı) yatırımı temsil eden Cr, mevcut gelir seviyesinde yapılan yatırıma (C) eşit olur.
Harrod modelinde planlanan tasarruflar dönem içinde muhakkak gerçekleştirildiği için Sp=SG olur ve dönem içinde yapılan tasarruflarda yatırımlara (Sg=Ig) eşit olacaktır. Dengenin olması halinde Sp=Sg=Ig=Ip eşitliği sağlanacaktır. Dolayısıyla dengenin sağlanabilmesi için bir önceki dönem gelirlerine göre planlanan yatırımların (Ip) içinde bulunan dönemde gerçekleştirilen tasarruflara (Sg) eşit olması gerekir.
b. Enflasyonist Süreç: Fiili büyüme hızının gerekli büyüme hızından büyük olması yani G>Gw olması, dönem sonunda gerçekleştirilen büyüme hızının, dönem başında planlanandan daha yüksek olması anlamına gelir. Daha önceki denge şartında G>Gw ise Cr>C olur. Yani hızlı gelir artışı daha fazla yatırımı teşvik etmiştir. Daha fazla yatırım daha fazla sermaye gerektirdiğinden bir sermaye yetersizliği ortaya çıkacaktır. Bu yetersizlik, üretimin talebe cevap verecek oranda artırılamamasına neden olarak talep fazlası nedeniyle enflasyonist süreçlerin ortaya çıkmasına yol açacaktır. Müteşebbisler açısından G>Gw olması, ekonominin tahmin edilenden daha hızlı büyümesi anlamına geleceği için müteşebbisler daha fazla yatırımı yapmaya teşvik edilmiş olurlar. Yatırımları artırma isteği müteşebbislerin sermaye talebini (Cr) artırır ki bu durumda Cr>C eşitsizliği daha da artar. Bu nedenle Harrod’a göre ekonomi dengeden bir kez uzaklaştığında gelecek her dönem için dengesizlik kümülâtif olarak artar. Bu durumu Harrod, kararsız denge veya bıçak sırtı denge olarak adlandırmıştır. Enflasyonist süreç aşağıdaki grafikte resmedilmektedir.


b. Durgunluk Süreci: Bu süreçte gerekli büyüme hızı, fiili büyüme hızından yüksek olduğu için (Gw>G) dönem başında hedeflenen büyüme hızına dönem sonunda ulaşılamayacaktır. Bu durumda C>Cr olacağı için dönem başında planlanandan daha fazla yatırım yapılmış ve aşırı kapasite ortaya çıkmıştır. Yani üretim, talepten daha fazla artacaktır ve istenmeye stok birikimine bağlı olarak ekonomide durgunluk baş gösterecektir. Bu durumda ise müteşebbisler geleceğe ihtiyatla yaklaşarak, yatırımlarını azaltma yolunu tercih edeceklerdir. Sonuçta işsizlik ve eksik kapasite kullanımı ortaya çıkacaktır.
Ekonomik durgunluk aşağıdaki grafikte resmedilmektedir.

Başlangıç gelirinin Y1’den Y2’ye yükseldiği varsayalım. Y2 gelir seviyesinde gerçekleşen yatırım miktarı C2Z2 iken, aynı gelir seviyesinde uyarılmış yatırım miktarı C2D2 kadardır. Dolayısıyla ekonomide talep karşılığı bulunmayan D2Z2 kadarlık bir arz fazlası oluşur ve bu da stok birimine dolayısıyla ekonomik durgunluğa yol açar.
Doğal Büyüme Hızı: Doğal büyüme hızı, kendiliğinden yada serbest piyasa güçlerinin işlemesi sonucunda otomatik olarak oluşan bir büyüme hızı değil; belirli sınırlandırmalara tabi olan bir büyüme hızıdır. Doğal büyüme hızı, nüfus artışı ve teknolojik gelişmelerin müsaade ettiği büyüme hızı olarak kabul edilir. Harrod modelinde artan işgücünün tam istihdamını sağlayacak bir büyüme hızı belirlemesi temel hedeftir. Artan işgücünün tamamının istihdamını sağlayacak doğal büyüme hızı, nüfus artışı ile emeğin verimindeki artışın toplamına eşittir. Emeğin verimindeki artışı sağlayan unsur ise, teknolojik gelişmeler olduğu için doğal büyüme hızı (Gn), nüfus artışı (n) ve teknolojik gelişmeler (tk)’in toplamından oluşur (Gn=n+tk). Doğal büyüme hızı emeğin tam istihdamını hedeflediği için tam istihdam büyüme hızı olarak da bilinir. Örneğin nüfus artış hızı %1 ve teknolojik gelişim hızı %2 ise doğal büyüme hızı %3 olacaktır.
Büyüme Hızlarının Karşılaştırılması
Doğal büyüme hızı (Gn) düşük bir hıza sahiptir ve Gn ile Gw’nin birbirine eşit olması için bir neden yoktur. Harrod’a göre, kısa dönemler hariç hiçbir zaman G, Gn’den büyük olamaz. Çünkü emeğin verimindeki artış veri olarak kabul edildiğinde mevcut emek arzı, büyüme hızı için bir tavan özelliği taşıyacaktır.
![]() |
NEOKLASİK BÜYÜME TEORİSİ
SOLOW MODELİ
II. Dünya Savaşından sonra büyüme analizleri konusunda yapılan çalışmalarda 1950’li yıllarda Neoklasik ve 1980 ve 1990’lı yıllarda ise içsel büyüme teorileri dikkatleri çekmektedir.
1956 yılında R. Solow tarafından ortaya atılan Neoklasik büyüme modelinin özünde tasarruf, sermaye birikimi ve ekonomik büyüme arasındaki ilişkilerin analizi vardır. Ayrıca, tasarruf, yatırım ve ekonomik büyümenin dışsal değişken olarak kabul edilen nüfus artışı ve teknolojik gelişme ile nasıl ilişkilendirildiği araştırılan temel konulardır. Model zaman içerisinde bir takım yazarların katkıları ile genişletilmiştir. Örneğin, Tobin ve Johnson modele para teorisini eklemiş, Meada ve Uzawa modelin tek mal üzerine açıklamaları iki mallı bir yapıya taşımış ve Hahn ve Matthews ise teknik gelişme durumunu detaylı bir şekilde analiz etmişlerdir.
I. Modelin Varsayımları
· Model, tek sektörlü bir ekonomik yapıyı ele alır.
· Tek mal nedeniyle dış ticaret söz konusu değildir.
· Teknolojik değişimler tamamen dışsaldır.
· Üretim fonksiyonu ölçeğe göre sabit koşullarını taşımaktadır.
· Emek ve sermaye için azalan verimler geçerlidir.
· Tam rekabet ve tam istihdam şartları geçerlidir.
· Üretim faktörlerinin ikamesi mümkündür.
· Faktör piyasaları kusursuz bir şekilde işlemektedir.
· Yakınsama hipotezi geçerlidir.
· Tasarruf sahipleri ile yatırımcılar aynı kişilerdir.
II. Temel Model
Harrod-Domar modelinde piyasa ekonomilerindeki istikrarsızlıklar ön plana çıkartılmakta ve ekonomilerin bıçak sırtı dengede olduğu ifade edilmekteydi. Dengeli büyümeyi sağlayacak büyüme hızının tutturulamaması halinde ekonomilerin enflasyonist ve deflasyonist süreçlere gireceği ileri sürülür. Solow modelinde ise piyasa ekonomilerinin istikrarlılığı benimsenirken, uzun dönemde ekonomilerin mutlak surette kararlı yada dengeli büyüme sürecine girecekleri öngörülür. Solow modelinde kararlı yada dengeli büyüme süreci, sermaye birikimi, nüfus artışı ve teknolojik değişmenin karşılıklı etkileşimi ortaya konularak açıklanmaktadır. Daha açık bir ifade ile nüfus ve dolayısıyla işgücünün artış oranı büyüme oranını etkiler; diğer taraftan teknolojik gelişme de büyüme oranını etkilerken bu iki değişken de ekonomik büyümeden etkilenmez. Diğer bir deyişle, nüfus artışı ve teknolojik gelişmeden ekonomik büyümeye doğru tek yönlü bir nedensellik ilişkisi vardır. Bu özellikleri nedeniyle nüfus artış hızı ve teknolojik gelişme dışsal faktör olarak ele alınırlar.
1. Sabit Getirili Üretim Fonksiyonu: Solow modelinde sabit getirilerin söz konusu olduğu, emekle sermayenin birbiri yerine ikame edilebildiği ve azalan verimlerin geçerli olduğu bir üretim fonksiyonu dikkate alınır. Yani Y=F(K,L)’dir. Üretim fonksiyonunun sabit getirileri yansıtan Cobb-Douglas tipi aşağıdaki gibi ifade edilir:
Y=KL
Y=F(K,L) üretim fonksiyonunu işçi başına düşen çıktı miktarı cinsinden aşağıdaki gibi yazılabilir:
ve
Bu denklem, işgücü başına çıktının, işgücü başına sermayenin bir fonksiyonu olduğunu göstermektedir. İşgücü başına düşen değerlerin küçük harflerle gösterildiği bir durumda, üretim fonksiyonu y=f(k) şeklinde yazılabilir. Bu denklemden, işçi başına çıktının işçi başına düşen sermaye miktarına bağımlı olduğu anlamı çıkartılabilir.
y=f(k) şeklindeki üretim fonksiyonunda ihmal edilmemesi gereken bir nokta, işçi başına çıktının işçi başına düşen sermayeyle artarken, bu artışın azalan verimlere tabi olduğudur. Yani işçi başına daha fazla sermaye kullanımı üretimi azalan oranlarda artıracaktır. Dolayısıyla işçi başına düşen sermaye miktarı bir birim artığında işçi başına üretim sermayenin marjinal ürünü kadar artacaktır ve üretim fonksiyonunun eğimi bize sermayenin marjinal ürününü verecektir. Sermayenin marjinal ürünü gittikçe azalacağı için işçi başına çıktı da azalan oranda artacaktır. Yani eğrinin eğimi giderek azalır. Bu durum aşağıdaki grafikte resmedilmektedir.
![]() |
Sermayenin başlangıçta az olması nedeniyle her ilave sermayenin üretime katkısı fazladır. Ancak sermaye miktarı artıkça, ilave sermayenin üretime katkısı giderek azalacaktır.
2. Sermaye Birikimi: Modele göre sermaye stoku şu iki nedenden dolayı değişime uğrar:
· Yeni yatırımlar nedeniyle sermaye stoku artar
· Mevcut sermayenin aşınma ve eskimesi nedeniyle sermaye stoku azalır.
A. Yeni Yatırımlar: Modelde, Keynesyen geleneğe paralel bir şekilde tasarrufların gelirin artan bir fonksiyonu olduğu ve tasarrufların da yatırımlara eşit olduğu kabul edilir. Dolayısıyla işçi başına çıktı (üretim veya gelir) düzeyi, tasarruf ve yatırım eşitlikleri aşağıdaki gibi yazılabilir:
y=c+s, s=sy, s=i ve i=sy.
y=f(k) üretim fonksiyonu yatırım eşitliğinde yerine konulursa, i=sf(k) eşitliğine ulaşılır. Bu eşitlik, işçi başına yatırımın işçi başına sermayenin bir fonksiyonu olduğunu ve sermaye miktarı artıkça yatırım ve çıktı miktarının da artacağı anlamına gelir.
B. Aşınma ve Eskime: Üretimde kullanılan sermaye stoku her yıl belirli oranlarda yıpranma ve aşınmaya uğrar. Yapılan üretim miktarından bağımsız olarak sermaye stokunun her dönem sabit bir oranda (d) yıprandığı varsayılmaktadır. Örneğin d=0.05 ise, makine ve ekipman her yıl %5 oranında aşınmaya maruz kalıyor anlamına gelir. Dolayısıyla her yıl aşınan sermaye miktarı dk kadar olacaktır. Nüfus artışının olmadığı durumda sermaye stokundaki değişme, yeni yatırımlardan aşınma payının düşürülmesine eşit olacaktır. Yani sermaye stokundaki değişme k=i-dk olacaktır. Yeni yatırımların yerine sf(k) yazılırsa k=sf(k)-dk elde edilir. Nüfus artış hızı (n) dikkate alındığında, nüfus artışı işçi başına sermaye stokunu azaltacağı için sermaye stokundaki değişme k=sf(k)-dk-nk şeklinde hesaplanır. Denklem düzenlendiğinde
k=sf(k)-(n+d)k elde edilir. Aşınma ve nüfus artışından kaynaklanan sermaye stokundaki azalış, (n+d)k doğrusu ile temsil edilir.
3. Temel Solow Diyagramı (Durağan Durum Büyüme): k=sf(k)-(n+d)k özdeşliğini temsil eden şekillerin aynı grafik üzerindeki gösterimi, Solow diyagramını yansıtır.

Solow modelinde, uzun dönemde durağan durumda kararlı büyüme sergileneceği kabul edilir. Durağan durumda işgücü başına düşen sermaye miktarı sabit bir düzeyde (k*) olacağı için, işçi başına çıktı düzeyi de sabit bir düzeye ulaşır. İşçi başına düşen sermaye stokunun sabit olabilmesi için k=0 olmalıdır. Bu durumda sf(k)=(n+d)k eşitliğine ulaşılır. Denge durumu ifade eden bu eşitlik, sermayedeki yıpranmayı telafi etmek için ne kadar yatırım yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Dolayısıyla denge durumun sağlandığı sermaye stoku miktarına, sermayenin durağan durum düzeyi adı verilir.
Kararlı Büyüme Süreci: İşçi başına düşen sermayenin sabit olduğu durağan durum, ekonomide büyüme olmadığı anlamına gelmez. Veri teknoloji düzeyinde işçi başına düşen sermaye değişmiyorsa, işçi başına çıktıda da bir değişmez olmaz. Ancak nüfusun n oranında arttığı gerçeği dikkate alındığında ekonomide aslında n oranında bir sermaye birikimi artışı ve ekonomik büyüme hızının gerçekleşmiş olması gerekir. Dolayısıyla durağan durumda nüfus, sermaye stoku ve ekonomi n gibi bir oranda artmaktadır.
Ekonominin sahip olduğu sermaye stoku ne olursa olsun uzun dönemde kararlı (durağan) büyümeye ulaşılır. Örneğin ekonomide işçi başına sermaye stoku k1 ise, bu durumda tasarruflar (yapılan fiili yatırımlar) işgücü başına sermaye miktarını sabit tutmak için gerekli yatırımlardan [(d+n)k1] daha büyük olacaktır. Dolayısıyla işgücü başına düşen sermaye stoku artacak ve ekonomi k* doğru kayacaktır. Bu duruma sermayenin derinleşmesi adı verilir. Diğer taraftan işçi başına düşen sermaye miktarında bir değişme yokken mevcut sermaye stoku işgücündeki artış (n) nedeniyle büyüyorsa, bu duruma da sermayenin genleşmesi adı verilir.

Sonuçta, bu modelde tasarruf oranlarının büyüme hızını etkilememesi gerçeği, Neoklasik büyüme teorisinin temel sonuçlarından birisidir.
4. Durağan Durum Özellikleri
A. Tasarruf-Yatırım ve Tüketim: y=c+s eşitliği c=y-s ve c=y-i şeklinde yazılabilir. Daha önceki özdeşlikleri yerine koyarsak tüketim c=f(k)-sf(k) eşitliğine ulaşılır. Dolayısıyla işçi başına tüketim, işçi başına üretim ile işçi başına yatırım arasındaki farka eşittir. Bu ilişkiler aşağıdaki grafiklerde verilmiştir.

Birinci panelde k0 sermaye stokundaki işçi başına tüketim (cb), işçi başına üretim (k0c) ve işçi başına fiili yatırım (k0b) arasındaki fark kadar iken, durağan durumda işçi başına tüketim (cb), işçi başına üretim (k*c) ve işçi başına gerekli yatırım (k*b) yani (d+n)k arasındaki farka eşittir. Bu durumda durağan durum tüketimi;
c*=f(k*)-(d+n)k* şeklinde yazılabilir.
4. Durağan Durum Özellikleri
B. Sermayenin Altın Kuralı: Sermayenin altın kuralı modele E. S. Phelps tarafından kazandırılmıştır. İşçi başına sermaye stokunun fazlalığı işçi başına daha fazla çıktı ve zenginlik anlamına gelir. Bu nedenle kişi başına çıktıyı yani geliri artırmak isteyen kamu otoriteleri, işçi başına daha fazla sermaye düşen durağan durum düzeyini tercih eder. Bununla birlikte bireyler, ekonomideki sermaye miktarı yada çıktı düzeyiyle değil, yaptıkları harcama düzeyleriyle ilgilenirler. Yani birey ne kadar fazla mal ve hizmet tüketirse, o kadar fazla mutlu ve refah içinde olur. Bu durumda kamu otoritesi ve bireyin amaçlarının kesiştiği bir noktanın tesis edilmesi gerekir. Diğer bir deyişle, kamu otoritesinin seçtiği durağan durum çıktı düzeyinde bireylerin tüketim harcamaları da maksimum olmalıdır. Maksimum tüketim düzeyini sağlayan durağan durum sermaye birikimi düzeyine sermayenin altın kural düzeyi denir. Bu durum aşağıdaki grafikte sunulmaktadır.

Sermayenin altın kuralının sağlandığı nokta, tüketimin maksimum olduğu yani yatırımla gelir arasındaki farkın en fazla olduğu k** durağan durum dengesini yansıtan B** noktasıdır. İlk k* noktasındaki sermaye stokundaki artış, üretim eğrisinin daha dik olması nedeniyle üretimi aşınma eskimeden daha fazla artıracaktır.
4. Durağan Durum Özellikleri
B. Ücret ve Kârlar: Tam rekabet koşulları altında üretim faktörlerinin fiyatlandırması ve çıktının üretim faktörleri arasındaki dağılımı aşağıdaki grafikte verilmektedir.

Üretim faktörleri, verimliliklerine göre fiyatlandırılır ve üretimden pay alır. Bu durumda kâr oranı, sermayenin marjinal ürününe (Y/K) eşittir. Sermayenin marjinal ürünü denge noktasında üretim fonksiyonunun eğimine eşittir. Bu noktadan çizilen teğetin dikey ekseni kestiği nokta ile (P noktası), işçi başına çıktı (y*) arasındaki mesafe kâr oranını verir. Diğer taraftan işgücünün reel ücreti de marjinal verimine eşittir ve grafikte işgücünün ücreti üretimden kâr miktarının çıkarılmasıyla bulunur. Teknik gelişmenin olmadığı bu analizde denge noktasındaki gelirin kâr ve ücret arasındaki dağılım oranı sabittir.
5. Tasarruf Oranındaki Değişmeler ve Büyüme: Ekonomi durağan durumda kararlı büyüme sergilerken karşılaşılan bir şokun kişi başına çıktıyı ve dolayısıyla büyümeyi nasıl etkilediği Solow modelinde test edilen konular arasındadır. Dikkate alınan şoklar ise tasarruf ve buna bağlı olarak yatırım oranlarındaki artışlar, nüfus artış hızındaki artışlar ve teknolojik gelişmelerdir. Aşağıdaki grafik tasarruflardaki dolayısıyla yatırımlardaki artışın büyüme üzerine etkilerini yansıtmaktadır.

Ekonomi başlangıçta A noktasında durağan durumda dengedir. Toplumun tasarruf eğilimindeki artışa bağlı olarak tasarruflar dolayısıyla yatırımların artığı bir durumu ele alalım. Bu durumda yatırımlar artarak, yatırım doğrusu s2f(k) şeklinde yukarı kayacaktır. k1* durağan durum dengesinde fiili yatırımlar gerekli yatırımlardan daha büyük olacağı için ekonomide sermaye derinleşmesi süreci yaşanacaktır. Bu süreç fiili yatırımların gerekli yatırımlara eşit olacağı yeni durağan durum dengesine kadar devam edecektir. Dolayısıyla k2* durağan durum sürecinde ekonomi tekrar n oranında kararlı büyüme durumuna dönmüştür.
Sonuç olarak, tasarruf oranı hükümetin ekonomik uygulamalarda kullandığı bir kontrol yada politika aracıdır. Hükümetler, daha yüksek bir denge ve büyüme yoluna ulaşmada tasarruf artışına olanak veren politikaları uygularlar.
5. Tasarruf Oranındaki Değişmeler ve Büyüme: Solow modelinde tasarruf oranı durağan durum sermaye stokunun temel belirleyicisi konumundadır. Yani tasarruf oranı yüksekse ekonomi daha yüksek işçi başına sermaye ve çıktı düzeyine sahip olacaktır. Böylece tasarruf oranındaki artışın hızlı büyümeye neden olduğu söylenebilir. Ancak bu durum sadece kısa dönem için geçerlidir. Tasarruf oranındaki artış kısa dönem büyüme hızını artırır ve bu süreç yeni durağan duruma ulaşıncaya kadar devam eder. Bununla birlikte tasarruf oranındaki artış uzun dönem büyüme hızını etkilemez. Uzun dönem büyüme hızı, durağan durum büyüme hızı olan n kadardır. Bununla birlikte daha önce vurgulandığı üzere tasarruf oranındaki artış uzun dönem işçi başına sermaye stoku ve çıktı düzeyini yükseltir. Tasarrufların uzun dönem büyüme hızının etkilememesi aşağıdaki grafikle açıklanır.


Tasarruf oranındaki artışlar geçiş dönemlerinde işçi başına çıktı düzeyini ve büyüme hızını artırır. İşçi başına çıktı düzeyi zaman içinde bu durumunu korurken, büyüme hızı azalarak tekrar uzun dönem büyüme hızı olan n düzeyine düşer.
6. Nüfus Artış Hızındaki Yükselme ve Büyüme: Nüfus artış hızının ekonomik büyüme üzerine etkileri aşağıdaki grafikte resmedilmektedir.

Nüfus artış hızı işçi başına çıktıyı sabit tutabilmek için gerekli yatırım miktarını temsil eden (d+n)k doğrusunun eğimini artırarak sol yukarı doğru kaymasına yol açar. Bu durumda tasarruf ve fiili yatırımlar, işçi başına çıktıyı sabit tutabilmek için gerekli yatırım miktarını karşılayamaz ve işçi başına sermaye stoku düşmeye başlar. Bu süreç, fiili yatırım-gerekli yatırım eşitliğinin sağlandığı yeni durağan durum sermaye stoku olan k2* düzeyine (B noktasına) kadar devam eder. Yeni durağan durum dengesinde işçi başına çıktı ve sermaye stoku eskisine oranla daha düşüktür. Bu nedenle Solow, nüfus artış hızı yüksek ülkelerde işçi başına çıktının daha düşük olacağını ileri sürmektedir.
Yeni durağan durum kararlı dengesinde işçi başına çıktıyı sabit tutabilmek için daha fazla tasarruf yapılması gerekmektedir. Yani nüfus artışı karşısında gerekli sermaye genleşmesinin sağlanabilmesi için tasarrufların artırılması gerekir. Tasarruf oranı artarken, işçi başına çıktı düzeyinin azalması yani yoksullaşma, az gelişmiş ülkelerde nüfus artışının kalkınma üzerinde ne denli olumsuz etki yaptığının bir göstergesidir.
6. Teknolojik Gelişme ve Büyüme: Solow modelinde teknolojik gelişme, uzun dönem büyüme sürecini açıklayan dışsal değişken rolünü üstlenmektedir. Sermayenin azalan verimlere tabi olması nedeniyle uzun dönemde çıktıyı artırmanın yolu, sürdürülebilir verimlilik artışının sağlanmasıdır ki bu da teknolojik gelişme ile gerçekleştirilir. Teknolojik gelişmenin modele dahil edildiği, üretim fonksiyonu Y=f(K, L x E) şeklinde yazılabilir. Burada L x E emeğin etkinliğini yansıtır ve emeğin sahip olduğu bilgi, beceri, eğitim ve sağlık gibi niteliklerini kapsar. Emeğin etkinliğindeki g oranındaki (örneğin %1 gibi) bir artış, üretimde de g oranında bir artışa yol açacaktır. Bu tip teknolojik gelişmelere, emek artırıcı teknolojik ilerleme adı verilir. Bu yaklaşıma göre emek n oranında etkinliği de g oranında büyüdüğü için etkin emek dolayısıyla çıktı n+g oranında büyüyecektir.
Etkin emek başına düşen sermaye k=K/LxE ve çıktı y=Y/LxE şeklinde ifade edilirse, bu durumda sermaye birikimindeki değişim k=sf(k)-(n+d+g)k gibi olur. Bu eşitlik, emeğin etkinliği arttığından artan nüfusu donatmak için daha fazla sermayeye ihtiyaç olacağı anlamına gelir. Yani g büyükse, etkin birim sayısı da hızla büyüyecek ve etkin birim başına düşen sermaye miktarı azalacaktır. Neticede sermaye birikiminin artması gerekecektir. Teknolojik gelişmeyi içeren durağan durum dengesi (A noktası) aşağıdaki grafikte yansıtılmıştır.
Teknolojik gelişmenin olduğu durumda Y/Y=K/K=n+g olmalıdır. Ayrıca işçi başına üretim de g oranında artacaktır.
İÇSEL BÜYÜME MODELLERİ
Solow modelinin öngördüğü şekilde ekonomik
büyümeyi sistemin dışındaki faktörlerle açıklayan yaklaşımın yerini, öncülüğünü
Romer, Lucas ve Barro'nun yaptığı içsel büyüme yaklaşımı almıştır. İçsel veya
yeni büyüme teorileri, bilgi, beşeri sermaye, AR-GE, teknolojik gelişmeler,
finansal yenilikler, devletin yeni rolü ve piyasa yapıları gibi ekonomik
büyümeyi etkileyen tüm faktörlerin sistemin kendi içinde olduğunu ileri
sürmektedir.
Hatırlanacağı üzere Solow modeli, kapalı bir ekonomi, standart rekabetçi
piyasalarda üretim faktörlerinin azalan verimleri yaşamasını, üretimde ölçeğe
göre sabit getirilen ve teknolojinin dışsal olduğunu varsayıyordu. Bu
varsayımlar altında durağan durum dengesinde kişi başına gelirdeki artış,
teknolojik gelişme hızına bağlıdır. Ayrıca bu modelde, kamu politikaları ve
tasarrufların sadece kısa dönemde etkili olabildiği sonucu da çıkartılmaktadır.
Solow modelinde öngörülen yakınsama ile ilgili olarak zamanla tam ve şartlı
yakınsama kavramları şeklinde bir ayrım ortaya çıkmıştır. Solow modelinin
öngördüğü tam yakınsama, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki
kişi başına gelir farklılıklarının zaman içerisinde azalacağını iddia ederken,
bu iki ülke grubu arasındaki farklılıkları dikkate almaktadır. Şartlı yakınsama
ise, eğer ülkeler teknoloji düzeyi, tasarruf oranı, doğurganlık oranı, hükümet
politikaları ve kurumsal yapıları itibariyle birbirine benzer ise yakınsamanın
yaşanacağını ima eder.
Son zamanlarda gelişmiş ülke ve gelişmekte olan ülkeler arasındaki kişi başına
gelir arasındaki farklılıkların giderek artması Solow modelinin çıkarımlarını
doğrulamamıştır. Bilgi akışının sınır tanımadığı günümüz dünyasında az
gelişmişliğin sebebi finansal ve reel sermaye yetersizliğine bağlayan
yaklaşımlar önemini yitirerek, az gelişmişliği güncel bilgilere ulaşamama,
mevcut teknolojiyi iyi kullanamama ve yeterli beşeri sermayeye sahip olmama
gibi faktörlere bağlayan yaklaşımlar ön plana çıkmaya başlamıştır. 1980’lerde
ortaya çıkan içsel büyüme teorileri, eğitim, sağlık, AR-GE, teknolojik
yenilikler, ölçek ekonomileri, gelir dağılımı vb. gibi birçok faktörün ekonomik
büyüme üzerindeki etkileri üzerine yoğunlaşır.
1. İçsel Büyümenin Neoklasik Büyümeden Farklılıkları
1. İçsel büyüme teorileri, ekonomik büyümenin iktisat içi faktörlerden
kaynaklandığını ileri
sürer.
2. Teknolojik gelişme içsel büyüme teorilerinde içsel bir değişken olarak ele
alınmaktadır.
3. İçsel büyüme teorisi, artan verimleri dikkate almaktadır. Romer’e göre,
üretim ve yatırın
sürecinde bir yan ürün olarak çıkan bilgi, sadece o şirket için değil
ekonominin genelinde
de verimlilik artışı Sağlar.
4. İçsel büyüme teorisi tam yakınsamayı reddetmektedir.
5. Uzun dönem ekonomik büyüme üzerinde, Neoklasik modelde ihmal edilen
eğitim
düzeyi, kamu politikaları, dış ticaret, vergi, gelir dağılımı, bölgesel
faktörler, kültürel yapı,
dinsel faktörler, doğurganlık oranları, yönetim şekli, sağlık, enflasyon ve
yatırım oranları
gibi birçok ekonomik ve sosyo-kültürel faktörler etkilidir.
6. İçsel büyüme teorilerinde optimal büyüme oranının yakalanmasında devlet
müdahalesine
ihtiyaç duyulmaktadır.
İİ. İçsel Büyümenin Belirleyicileri
İçsel büyümenin temel belirleyicileri, ülkenin eğitim politikası, sağlık
politikası ve teknoloji politikası iken, dolaylı olarak ülkelerin sahip olduğu
bölgesel, dinsel ve kültürel faktörler de içsel büyümenin temel unsurları
arasındadır. İçsel büyümenin şernatik modeli takip edelin şekilde verilmiştir.
İİ!. İçsel Büyüme Modellerinin Sınıflandırılması
İçsel büyüme modellerinde ortak olan görüş, büyümenin belirleyicilerinin
çok sayıda olduğu ve bunların sistem içinden belirlendiğidir. Bununla birlikte,
büyümenin sürükleyicisi ya da motoru olarak yazarlar farklı konuları ön palana
çıkartmaktadırlar. Bu çerçevede ele aldıkları ana faktör açısından içsel büyüme
teorileri dört yaklaşım etrafında toplanabilir:
1. Beşeri Sermaye Modeli (Lucas)
2.Bilgi Üretimi ve Taşmalar (Romer)
3. Kamu Politikası Modeli (Barro)
4.AR-GE Modeli
Yukarıda ismi geçen yaklaşımlar, ölçeğe göre artan getireler ve artan verimler
kanunu dikkate alan 1. tür modellerdir. Bu modellerin yanında Neoklasik Solow
modeline sadık kalarak teknolojik gelişmenin dışsal olduğu ve ölçeğe göre sabit
getirilen varsayan; fakat azalan verimleri dışlayan ikinci tür içsel modeller
de söz konusudur. Jones ve Manueli ile Rebelo tarafından geliştirilen 2. tür
içsel büyüme modellerine AK modeli denmektedir.
Bu yazarlara göre, büyüme sürecinin içselleştirilmesi için teknolojik
gelişmenin içselleştirilmesine gerek bulunmamaktadır. Sermayenin azalan
verimler yaşarmadığı şeklinde bir varsayım, içsel büyüme sürecinin ortaya
çıkmasını sağlayabilmektedir.
Bu model ismini Y=AK şeklinde tanımlanan üretim fonksiyonundan almaktadır.
Burada A ekonominin teknoloji düzeyini gösteren pozitif bir sabiti ve K ise
ekonominin fiziki ve beşeri sermaye stokunu göstermektedir. YAKDLU şeklindeki
bir üretim fonksiyonunda ölçeğe göre sabit getirilerinin olması için LDİ
olmalıdır. Sermayenin marjinal veriminin azalmadığı varsayımı altında ü=1
olacağı için L1=O olacaktır. Bu durumda üretim fonksiyonu Y=AK olacaktır.
A. Bilgi Üretimi ve Taşmalar
İçsel büyüme modellerinin öncüsü sayılan Romer, Arrow’un “yaparak-öğrenme”
görüşünü esas almıştır. Arrow, bazı sektörlerde zamanla üretim maliyetlerinin
düştüğünü, kalitenin arttığını ve üretimin hızlandığını gözlemleyerek, yaparak
öğrenme kavramını ortaya atmıştır. Romer, yaparak öğrenme görüşünden hareketle
aşağıdaki öngörülen ortaya atmıştır:
1. Üretim sürecinin sonucunda fiziksel çıktının yanında bir yan ürün olarak
teknik bilgi de üretilir
2. Yan ürün niteliğindeki bu teknik bilgi, yeni üretime bedava bir girdi olarak
dahil edilir
3. Yeni üretim daha ucuza ve daha yüksek kaliteyle gerçekleştirilir
4. Teknik bilgi taşmalar (yayılma etkisi) sonucu diğer şirketlere de ulaşır.
Yeni bilgi için patent süreçleri tam anlamıyla işleneceği için bir şirket
tarafından yaratılan yeni bilgi diğer şirketlerin üzerinde de pozitif bir
dışsallığa yol açacaktır. Bilgi çeşitli yollarla şirketler arasında
yayılacaktır. Örneğin, yeni bilginin yaratıldığı firmadan diğer firmalara
personel transferi ve taklitçilik yeni bilginin diğer firmalara kolayca
geçişini sağlayabilir.
Üretilen bilginin göstergesini ülkedeki mevcut sermaye stoku ile ölçen Romer,
ne kadar fazla yatırım yapılırsa o kadar fazla bilgi yaratılacağını öngörür.
Dolayısıyla Romer, sermayenin artan verimini ve uzun dönemde de ölçeğe göre
artan getirilen dikkate almaktadır. Romer’den farklı olarak Lucas, yan ürün
niteliğinde ortaya çıkan bilgiden kaynaklanan dışsallıkları, beşeri sermayenin
bir sonucu olarak dikkat almaktadır. Daha açık bir ifadeyle Lucas’a göre
ekonomik büyüme, özel ve kamu sektörünün beşeri sermayeye yaptığı yatırımların
sonucunda ortaya çıkmaktadır. Rorner, Aghion ve Howitt ile Grossman ve Heipman
ise dışsallıkların AR-GE’ ye yapılan yatırım sonucunda ortaya çıktığını ifade
etmişlerdir. Barro ise, kamu altyapı yatırımlarının özel sektör yatırımlarını
tamamlayıcı bir etkiye sahip olduğunu ve altyapı yatırımlarına bağlı özel
sektör yatırım artışlarının ekonomik büyümeyi artıracağını iddia etmektedir.
B. Beşeri Sermaye Modeli
Beşeri sermaye, işgücü tarafından sahip olunan bilgi ve becerilerin toplamı
olarak tanımlanmaktadır. Beşeri sermaye yatırımları genelde eğitim yatırımları
olarak algılansa da yaparak öğrenme yoluyla çalışma sürecinde kendiliğinden de
ortaya çıkabilir. Ayrıca işgücünün sağlık ve beslenme şartları beşeri
sermayenin bir parçasıdır.
Lucas Neoklasik modele yakın bir modelde, ekonominin çıktı düzeyinin fiziki
sermaye (K) ve etkin emek tarafından (Ne) tarafından belirleneceğini iddia
eder. Yani Y= F(K, Ne). Modeldeki yoğunlaşma etkin emek üzerinedir. Lucas’a
göre ülkedeki etkin emek düzeyi, toplumun ortalama yetenek düzeyi (h), işçinin
üretime harcadığı zaman (u) ve ülkedeki işgücü arzı (N) ile ilişkilidir. Yani
Ne=uhNdir. Bu durumda, üretim fonksiyonu Y= F(K, uhN) olur. Diğer yandan
Lucas’a göre işçinin yeteneğinin artması, çalışma süresinin dışında kalan
zamanla (eğitimini kapsayan süreyi ifade eden 1 -u) ilişkilidir. Yani eğitimi
için harcadığı zaman arttığında bilgi birikimi ve yeteneği de artmaktadır. Bu
durumda beşeri sermaye birikimi denklemi h=6h(l-u) olarak yazılabilir. Burada 6,
amortismanı temsil etmektedir. Bu denklemde eğer u=l olursa yani işgücü tüm
zamanını üretim için harcarsa kendini geliştirmeye zaman kalmamakta ve beşeri
sermaye birikimi sıfır olmaktadır. Eğer uO olursa, yani işgücü tüm zamanını
kendini geliştirmeye harcamışsa beşeri sermaye birikimi maksimum olmaktadır. Bu
açıklamalar yaparak öğrenme ile çelişmektedir. Bu iki düşünce entegre edilirse,
çalışma ve kendini geliştirme süresinin toplamı l’e eşit olursa ((l-u)+(u)=l),
beşeri sermaye birikimi denklemi, hLlh şeklinde yazılabilir. Böylece beşeri
sermaye birikiminin kaynağı yine kendisidir. Arrow’un ifadesiyle bu durum “yeni
bilgi, tek girdisi daha önceki bilgi düzeyi olan üretilmiş maldır”.
Barro, beşeri sermayenin gelişimi için kamu politikalarının önemi üzerinde
durarak, temel eğitim sürecinin uzatılmasının büyümeyi: 1) daha fazla eğitim
teknolojiye adaptasyonu kolaylaştırarak, 2) fiziki sermaye yatırımlarının
artmasına yol açarak ve 3) doğurganlık oranlarını düşürerek çocuklara daha
fazla yatırım yapılmasına imkan tanıyarak etkileyeceğini düşünmektedir.
C. AR-GE Modeli
AR-GE modelinde bilgi tesadüfen ortaya çıkan bir girdi değil, bilinçli
olarak yaratılan bir girdi olarak ele alınır. AR-GE alanında yapılacak
çalışmalar, sermaye mallarının çeşitliliğini artıracaktır. Romer’ in modelinde
bilgi birikimi, esas itibariyle kamusal nitelikte bir mal olarak görülmekte ve
firmaların yeni keşfedilen ürünü alabilmesi için bir ödemede bulunması
gerekmektedir. Romer’e göre bilgi üretiminin özel getirisinden daha yüksek bir sosyal
getirisi vardır. Çünkü yeni bilginin üretimi, araştırmaların etkinliğini
artırmakta ve bu nedenle AR-GE’ ye verilecek sübvansiyon ve teşvikler ekonomik
büyümeyi artıracaktır.
Romer’e göre büyümeyi sağlayan iki etki söz konusudur. Birincisi, elde edilen
yeni bilimsel bulgular sır olarak tutulmayacak ve tüm araştırmacıların ya da
üreticilerin kullanımına bedelsiz olarak sunulmalıdır. Böylece dışsallıklar
nedeniyle verimlilik ve büyüme artacaktır. İkincisi ise, yeni buluşlar
sayesinde yatırım mallarının çeşitliliği artacak ve üretimde verimlilik
artışları şeklinde kendini gösterecektir.
D. Kamu Politikası Modeli
Günümüzde bazı alanlarda kamu müdahalesinin ekonomik büyümenin
sürdürülebilmesi açısından kaçınılmaz Olduğu görüşü hakimdir. Barro, kamu sektörünce
üretilen mal ya da hizmetlerin, birer üretim faktörü olarak değerlendirmekte ve
kolaylık olması açısından üretim fonksiyonundan emeği çıkartarak yerine kamu
mal ve hizmet faktörünü ikame etmiştir. Modelde hükümetler, ekonomik büyümeyi
gerçekleştirmek için hem yatırım yapacak hem de yatırımların arttırılması için
özel sektörü vergi teşvikleri, sübvansiyon gibi araçlarla destekleyecektir.
Özel sektör yatırımları bir yandan sermaye birikimini artırırken, dolaylı
olarak kamu vergi gelirlerini artırarak kamu mal ve hizmetlerinin artışına da
yol açacaktır. Bu modele göre, mal ve bilgi alışverişini kolaylaştıran serbest
ticaretin altyapısını devlet sağlamalıdır. Ayrıca devlet bilgi üretimi ve AR-GE
neticesinde ortaya çıkan Pareto optimumundan ortaya çıkacak sapmaları gidermek
için müdahalede bulunmalı ve temel eğitime önem vermelidir.


NEKLASİK BÜYÜME TEORİSİ SOLOW MODELİ
İİ. Dünya Savaşından sonra büyüme analizleri konusunda yapılan çalışmalarda
1950’li yıllarda Neoklasik ve 1980 ve l990’lı yıllarda ise içsel büyüme
teorileri dikkatleri çekmektedir.
1956 yılında R. Solow tarafından ortaya atılan Neoklasik büyüme
modelinin özünde tasarruf, sermaye birikimi ve ekonomik büyüme arasındaki
ilişkilerin analizi vardır. Ayrıca, tasarruf, yatırım ve ekonomik büyümenin
dışsal değişken olarak kabul edilen nüfus artışı ve teknolojik gelişme ile
nasıl ilişkilendirildiği araştırılan temel konulardır. Model zaman içerisinde
bir takım yazarların katkıları ile genişletilmiştir. Örneğin, Tobin ve Johnson
modele para teorisini eklemiş, Meada ve Uzawa modelin tek mal üzerine
açıklamaları iki mallı bir yapıya taşımış ve Hahn ve Matthews ise teknik
gelişme durumunu detaylı bir şekilde analiz etmişlerdir.
1. Modelin Varsayımları
• Model, tek sektörlü bir ekonomik yapıyı ele alır.
• Tek mal nedeniyle dış ticaret söz konusu değildir.
• Teknolojik değişimler tamamen dışsaldır.
• Üretim fonksiyonu ölçeğe göre sabit koşullarını taşımaktadır.
• Emek ve sermaye için azalan verimler geçerlidir.
• Tam rekabet ve tam istihdam şartları geçerlidir.
• Üretim faktörlerinin ikamesi mümkündür.
• Faktör piyasaları kusursuz bir şekilde işlemektedir.
• Yakınsama hipotezi geçerlidir.
• Tasarruf sahipleri ile yatırımcılar aynı kişilerdir.
2. Temel Model
Harrod-Domar modelinde piyasa ekonomilerindeki istikrarsızlıklar ön plana
çıkartılmakta ve ekonomilerin bıçak sırtı dengede olduğu ifade edilmekteydi.
Dengeli büyümeyi sağlayacak büyüme hızının tutturulamaması halinde ekonomilerin
enflasyonist ve deflasyonist süreçlere gireceği ileri sürülür. Solow modelinde
ise piyasa ekonomilerinin istikrarlılığı benimsenirken, uzun dönemde
ekonomilerin mutlak surette kararlı ya da dengeli büyüme sürecine girecekleri
öngörülür. Solow modelinde kararlı ya da dengeli büyüme süreci, sermaye
birikimi, nüfus artışı ve teknolojik değişmenin karşılıklı etkileşimi ortaya
konularak açıklanmaktadır. Daha açık bir ifade ile nüfus ve dolayısıyla
işgücünün artış oranı büyüme oranını etkiler; diğer taraftan teknolojik gelişme
de büyüme oranını etkilerken bu iki değişken de ekonomik büyümeden etkilenmez.
Diğer bir deyişle, nüfus artışı ve teknolojik gelişmeden ekonomik büyümeye
doğru tek yönlü bir nedensellik ilişkisi vardır. Bu özellikleri nedeniyle nüfus
artış hızı ve teknolojik gelişme dışsal faktör olarak ele alınırlar.
1. Sabit Getirili Üretim Fonksiyonu: Solow
modelinde sabit getirilerin söz konusu olduğu, emekle sermayenin birbiri yerine
ikame edilebildiği ve azalan verimlerin geçerli olduğu bir üretim fonksiyonu
dikkate alınır. Yani Y=F(K,L)’dir. Üretim fonksiyonunun sabit getirilen
yansıtan Cobb-Douglas tipi aşağıdaki gibi ifade edilir:
![]()
Y=F(K,L) üretim fonksiyonunu işçi başına düşen çıktı
miktarı cinsinden aşağıdaki gibi yazılabilir:

Bu denklem, işgücü başına çıktının, işgücü başına sermayenin bir fonksiyonu
olduğunu göstermektedir. İşgücü başına düşen değerlerin küçük harflerle
gösterildiği bir durumda, üretim fonksiyonu y=f(k) şeklinde yazılabilir. Bu
denklemden, işçi başına çıktının işçi başına düşen sermaye miktarına bağımlı
olduğu anlamı çıkartılabilir.
y=f(k) şeklindeki üretim fonksiyonunda ihmal edilmemesi gereken bir nokta, işçi
başına çıktının işçi başına düşen sermayeyle artarken, bu artışın azalan
verimlere tabi olduğudur. Yani işçi başına daha fazla sermaye kullanımı üretimi
azalan oranlarda artıracaktır. Dolayısıyla işçi başına düşen sermaye miktarı
bir birim artığında işçi başına üretim sermayenin marjinal ürünü kadar
artacaktır ve üretim fonksiyonunun eğimi bize sermayenin marjinal ürününü
verecektir. Sermayenin marjinal ürünü gittikçe azalacağı için işçi başına çıktı
da azalan oranda artacaktır. Yani eğrinin eğimi giderek azalır. Bu durum
aşağıdaki grafikte resmedilmektedir.

Sermayenin başlangıçta az olması nedeniyle her
ilave sermayenin üretime katkısı fazladır. Ancak sermaye miktarı artıkça, ilave
sermayenin üretime katkısı giderek azalacaktır.
2. Sermaye Birikimi: Modele göre sermaye stoku şu iki nedenden dolayı
değişime uğrar:
• Yeni yatırımlar nedeniyle sermaye stoku artar
• Mevcut sermayenin aşınma ve eskimesi nedeniyle sermaye stoku azalır.
A. Yeni Yatırımlar: Modelde, Keynesyen geleneğe paralel bir şekilde
tasarrufların gelirin artan bir fonksiyonu olduğu ve tasarrufların da
yatırımlara eşit olduğu kabul edilir. Dolayısıyla işçi başına çıktı (üretim
veya gelir) düzeyi, tasarruf ve yatırım eşitlikleri aşağıdaki gibi yazılabilir:
![]()
y=f(k) üretim fonksiyonu yatırım eşitliğinde
yerine konulursa, i=sf(k) eşitliğine ulaşılır. Bu eşitlik, işçi başına
yatırımın işçi başına sermayenin bir fonksiyonu olduğunu ve sermaye miktarı
artıkça yatırım ve çıktı miktarının da artacağı anlamına gelir.
B. Aşınma ve Eskime: Üretimde kullanılan sermaye stoku her yıl belirli
oranlarda yıpranma ve aşınmaya uğrar. Yapılan üretim miktarından bağımsız
olarak sermaye stokunun her dönem sabit bir oranda (d) yıprandığı
varsayılmaktadır. Örneğin d0.05 ise, makine ve ekipman her yıl %5 oranında
aşınmaya maruz kalıyor anlamına gelir. Dolayısıyla her yıl aşınan sermaye
miktarı dk kadar olacaktır. Nüfus artışının olmadığı durumda sermaye stokundaki
değişme, yeni yatırımlardan aşınma payının düşürülmesine eşit olacaktır. Yani
sermaye stokundaki değişme Δk=i-dk olacaktır. Yeni yatırımların
yerine sf(k) yazılırsa Δk=sf(k)-dk elde edilir. Nüfus artış hızı
(n) dikkate alındığında, nüfus artışı işçi başına sermaye stokunu azaltacağı
için sermaye stokundaki değişme Δk=sf(k)-dk-nk şeklinde hesaplanır.
Denklem düzenlendiğinde
Δk=sf(k)-(n+d)k elde edilir. Aşınma ve nüfus artışından kaynaklanan
sermaye stokundaki azalış, (n+d)k doğrusu ile temsil edilir.
3. Temel Solow Diyagramı (Durağan Durum Büyüme): Ak=sf(k)-(n+d)k özdeşliğini
temsil eden şekillerin aynı grafik üzerindeki gösterimi, Solow diyagramını
yansıtır.

Solow modelinde, uzun dönemde durağan durumda kararlı büyüme sergileneceği kabul edilir. Durağan durumda işgücü başına düşen sermaye miktarı sabit bir düzeyde (k*) olacağı için, işçi başına çıktı düzeyi de sabit bir düzeye ulaşır.
İşçi başına düşen sermaye stokunun sabit
olabilmesi için Δk=0 olmalıdır. Bu durumda sf(k)=(n+d)k eşitliğine
ulaşılır. Denge durumu ifade eden bu eşitlik, sermayedeki yıpranmayı telafi
etmek için ne kadar yatırım yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla denge durumun sağlandığı sermaye stoku miktarına, sermayenin
durağan durum düzeyi adı verilir.
Kararlı Büyüme Süreci: İşçi başına düşen sermayenin sabit olduğu
durağan durum, ekonomide büyüme olmadığı anlamına gelmez. Veri teknoloji
düzeyinde işçi başına düşen sermaye değişmiyorsa, işçi başına çıktıda da bir
değişmez olmaz. Ancak nüfusun n oranında arttığı gerçeği dikkate alındığında
ekonomide aslında n oranında bir sermaye birikimi artışı ve ekonomik büyüme
hızının gerçekleşmiş olması gerekir. Dolayısıyla durağan durumda nüfus, sermaye
stoku ve ekonomi n gibi bir oranda artmaktadır.
Ekonominin sahip olduğu sermaye stoku ne olursa olsun uzun dönemde kararlı
(durağan) büyümeye ulaşılır. Örneğin ekonomide işçi başına sermaye stoku k1
ise, bu durumda tasarruflar (yapılan fiili yatırımlar) işgücü başına sermaye
miktarını sabit tutma’ için gerekli yatırımlardan [(d+n)kı] daha büyük olacaktır.
Dolayısıyla işgücü başına düşen sermaye stoku artacak ve ekonomi k* doğru
kayacaktır. Bu duruma sermayenin derinleşmesi adı verilir. Diğer
taraftan işçi başına düşen sermaye miktarında bir değişme yokken mevcut sermaye
stoku işgücündeki artış (n) nedeniyle büyüyorsa, bu duruma da sermayenin
genleşmesi adı verilir.

Sonuçta, bu modelde tasarruf oranlarının büyüme hızını etkilememesi gerçeği,
Neoklasik büyüme teorisinin temel sonuçlarından birisidir.
4. Durağan Durum Özellikleri
A. Tasarruf-Yatırım ve Tüketim: y=c+s eşitliği c=y-s ve c=y-i şeklinde
yazılabilir. Daha önceki özdeşlikleri yerine koyarsak tüketim c=f(k)-sf(k)
eşitliğine ulaşılır. Dolayısıyla işçi başına tüketim, işçi başına üretim ile
işçi başına yatırım arasındaki farka eşittir. Bu ilişkiler aşağıdaki
grafiklerde verilmiştir.

Birinci panelde k0 sermaye stokundaki işçi başına tüketim (cb), işçi başına üretim (k0c) ve işçi başına fiili yatırım (k0b) arasındaki fark kadar iken, durağan durumda işçi başına tüketim (cb), işçi başına üretim (k*c) ve işçi başına gerekli yatırım (k*b) yani (d+n)k arasındaki farka eşittir. Bu durumda durağan durum tüketimi;
c*=f(k*)-(d+n)k* şeklinde yazılabilir.
B. Sermayenin Altın Kuralı: Sermayenin altın kuralı modele E. S. Phelps
tarafından kazandırılmıştır. İşçi başına sermaye stokunun fazlalığı işçi başına
daha fazla çıktı ve zenginlik anlamına gelir. Bu nedenle kişi başına çıktıyı
yani geliri artırmak isteyen kamu otoriteleri, işçi başına daha fazla sermaye
düşen durağan durum düzeyini tercih eder. Bununla birlikte bireyler,
ekonomideki sermaye miktarı ya da çıktı düzeyiyle değil, yaptıkları harcama
düzeyleriyle ilgilenirler. Yani birey ne kadar fazla mal ve hizmet tüketirse, o
kadar fazla mutlu ve refah içinde olur. Bu durumda kamu otoritesi ve bireyin amaçlarının
kesiştiği bir noktanın tesis edilmesi gerekir. Diğer bir deyişle, kamu
otoritesinin seçtiği durağan durum çıktı düzeyinde bireylerin tüketim
harcamaları da maksimum olmalıdır. Maksimum tüketim düzeyini sağlayan durağan
durum sermaye birikimi düzeyine sermayenin altın kural düzeyi denir. Bu
durum aşağıdaki grafikte sunulmaktadır.

Sermayenin altın kuralının sağlandığı nokta,
tüketimin maksimum olduğu yarı yatırımla gelir arasındaki farkın en fazla
olduğu k* * durağan durum dengesini yansıtan B** noktasıdır. İlk k*
noktasındaki sermaye stokundaki artış, üretim eğrisinin daha dik olması
nedeniyle üretimi aşınma eskimeden daha fazla artıracaktır.
B. Ücret ve Kar1ar: Tam rekabet koşulları altında üretim faktörlerinin
fiyatlandırması ve çıktının üretim faktörleri arasındaki dağılımı aşağıdaki
grafikte verilmektedir.

Üretim faktörleri, verimliliklerine göre fiyatlandırılır ve üretimden pay alır. Bu durumda kar oranı, sermayenin marjinal ürününe (ΔY/ΔK) eşittir. Sermayenin marjinal ürünü denge noktasında üretim fonksiyonunun eğimine eşittir. Bu noktadan çizilen teğetin dikey ekseni kestiği nokta ile (P noktası), işçi başına çıktı (y*) arasındaki mesafe kur oranını verir. Diğer taraftan işgücünün reel ücreti de marjinal verimine eşittir ve grafikte işgücünün ücreti üretimden kur miktarının çıkarılmasıyla bulunur. Teknik gelişmenin olmadığı bu analizde denge noktasındaki gelirin kur ve ücret arasındaki dağılım oranı sabittir.
5. Tasarruf Oranındaki Değişmeler ve Büyüme: Ekonomi durağan durumda kararlı büyüme sergilerken karşılaşılan bir şokun kişi başına çıktıyı ve dolayısıyla büyümeyi nasıl etkilediği Solow modelinde test edilen konular arasındadır. Dikkate alman şoklar ise tasarruf ve buna bağlı olarak yatırım oranlarındaki artışlar, nüfus artış hızındaki artışlar ve teknolojik gelişmelerdir. Aşağıdaki grafik tasarruflardaki dolayısıyla yatırımlardaki artışın büyüme üzerine etkilerini yansıtmaktadır.

Ekonomi başlangıçta A noktasında durağan durumda dengedir. Toplumun tasarruf
eğilimindeki artışa bağlı olarak tasarruflar dolayısıyla yatırımların artığı
bir durumu ele alalım. Bu durumda yatırımlar artarak, yatırım doğrusu s2f(k)
şeklinde yukarı kayacaktır. k1 * durağan durum dengesinde fiili yatırımlar
gerekli yatırımlardan daha büyük olacağı için ekonomide sermaye derinleşmesi
süreci yaşanacaktır. Bu süreç fiili yatırımların gerekli yatırımlara eşit
olacağı yeni durağan durum dengesine kadar devam edecektir. Dolayısıyla k2*
durağan durum sürecinde ekonomi tekrar n oranında kararlı büyüme durumuna dönmüştür.
Sonuç olarak, tasarruf oranı hükümetin ekonomik uygulamalarda kullandığı bir
kontro1 ya da politika aracıdır. Hükümetler, daha yüksek bir denge ve büyüme
yoluna ulaşmada tasarruf artışına olanak veren politikaları uygularlar.
Solow modelinde tasarruf oranı durağan durum sermaye stokunun temel
belirleyicisi konumundadır. Yani tasarruf oranı yüksekse ekonomi daha yüksek
işçi başına sermaye ve çıktı düzeyine sahip olacaktır. Böylece tasarruf
oranındaki artışın hızlı büyümeye neden olduğu söylenebilir. Ancak bu durum
sadece kısa dönem için geçerlidir. Tasarruf oranındaki artış kısa dönem büyüme
hızını artırır ve bu süreç yeni durağan duruma ulaşıncaya kadar devam eder.
Bununla birlikte tasarruf oranındaki artış uzun dönem büyüme hızını etkilemez.
Uzun dönem büyüme hızı, durağan durum büyüme hızı olan n kadardır. Bununla
birlikte daha önce vurgulandığı üzere tasarruf oranındaki artış uzun dönem işçi
başına sermaye stoku ve çıktı düzeyini yükseltir. Tasarrufların uzun dönem
büyüme hızının etkilememesi aşağıdaki grafikle açıklanır.

Tasarruf oranındaki artışlar geçiş dönemlerinde
işçi başına çıktı düzeyini ve büyüme hızını artırır. İşçi başına çıktı düzeyi
zaman içinde bu durumunu korurken, büyüme hızı azalarak tekrar uzun dönem
büyüme hızı olan n düzeyine düşer.
6. Nüfus Artış Hızındaki Yükselme ve Büyüme: Nüfus artış hızının
ekonomik büyüme üzerine etkileri aşağıdaki grafikte resmedilmektedir.

Nüfus artış hızı işçi başına çıktıyı sabit tutabilmek için gerekli yatırım
miktarını temsil eden (d+n)k doğrusunun eğimini artırarak sol yukarı doğru
kaymasına yol açar. Bu durumda tasarruf ve fiili yatırımlar, işçi başına
çıktıyı sabit tutabilmek için gerekli yatırım miktarını karşılayamaz ve işçi
başına sermaye stoku düşmeye başlar. Bu süreç, fiili yatırım- gerekli yatırım
eşitliğinin sağlandığı yeni durağan durum sermaye stoku olan k2* düzeyine (B
noktasına) kadar devam eder. Yeni durağan durum dengesinde işçi başına çıktı ve
sermaye stoku eskisine oranla daha düşüktür. Bu nedenle Solow, nüfus artış hızı
yüksek ülkelerde işçi başına çıktının daha düşük olacağını ileri sürmektedir.
Yeni durağan durum kararlı dengesinde işçi başına çıktıyı sabit tutabilmek için
daha fazla tasarruf yapılması gerekmektedir. Yani nüfus artışı karşısında
gerekli sermaye genleşmesinin sağlanabilmesi için tasarrufların artırılması
gerekir. Tasarruf oranı artarken, işçi başına çıktı düzeyinin azalması yani
yoksullaşma, az gelişmiş ülkelerde nüfus artışının kalkınma üzerinde ne denli
olumsuz etki yaptığının bir göstergesidir.
Solow modelinde teknolojik gelişme, uzun dönem büyüme sürecini açıklayan dışsal
değişken rolünü üstlenmektedir. Sermayenin azalan verimlere tabi olması
nedeniyle uzun dönemde çıktıyı artırmanın yolu, sürdürülebilir verimlilik
artışının sağlanmasıdır ki bu da teknolojik gelişme ile gerçekleştirilir.
Teknolojik gelişmenin modele dahil edildiği, üretim fonksiyonu Y=f(K, L x E)
şeklinde yazılabilir. Burada L x E emeğin etkinliğini yansıtır ve emeğin sahip
olduğu bilgi, beceri, eğitim ve sağlık gibi niteliklerini kapsar. Emeğin
etkinliğindeki g oranındaki (örneğin %1 gibi) bir artış, üretimde de g oranında
bir artışa yol açacaktır. Bu tip teknolojik gelişmelere, emek artırıcı
teknolojik ilerleme adı verilir. Bu yaklaşıma göre emek n oranında etkinliği de
g oranında büyüdüğü için etkin emek dolayısıyla çıktı n+g oranında
büyüyecektir.
Etkin emek başına düşen sermaye k=K/LxE ve çıktı y=Y/LxE şeklinde ifade
edilirse, bu durumda sermaye birikimindeki değişim Ak=sf(k)-(n+d+g)k gibi olur.
Bu eşitlik, emeğin etkinliği arttığından artan nüfusu donatmak için daha fazla
sermayeye ihtiyaç olacağı anlamına gelir. Yani g büyükse, etkin birim sayısı da
hızla büyüyecek ve etkin birim başına düşen sermaye miktarı azalacaktır.
Neticede sermaye birikiminin artması gerekecektir. Teknolojik gelişmeyi içeren
durağan durum dengesi (A noktası) aşağıdaki grafikte yansıtılmıştır.
Teknolojik gelişmenin olduğu durumda Y/Y=AKIK—n+g olmalıdır. Ayrıca işçi başına
üretim de g oranında artacaktır.