Akımlar ve Teoriler
Antagonizm Teorisi:
Gelirlerin paylaşılmasında işverenle işçinin rakip durumda
olduklarını iddia eden teoridir. Ricardo'ya göre, ücretle kârın kaynağı aynı
olduğundan, bu gelirlerden birini artırmak diğerinin azalmasıyla mümkündür.
Paul Leroy-Beaulieu, bu teorinin statik karakterine dikkati çekerek hâsılanın
sabit olmayıp değiştiğini; üretimden işçi ve işverenden başka kimselerin de pay
aldıklarını vurgulamış ve antagonizmin zannedildiği kadar katı olmadığını
belirtmiştir.
Emperyalizm:
Emperyalizm, imparatorluk kurma eğilimidir; bir devletin
sınırlarını genişletme politikasına denir. Emperyalizm, aynı ekonomik ve sosyal
bütün içinde etnik ve kültürel bakımdan farklı halkların, merkezi bir iktidarın
otoriter yönetimi altında bir araya getirilmesi eğilimini ifade etmektedir.
Avrupa Ülkeleri 16. yüzyıldan itibaren özellikle merkantilist akımın etkisi ile
yoğun bir sömürgecilik faaliyetine girişmişlerdir. Sanayi Devrimi, sömürgecilik
ihtirasını artırmıştır.
Sömürgelerin ucuz ve devamlı hammadde temin etmeleri ve sanayi mamulleri için
de sürüm alanı olması, ekonomik bakımdan emperyalist ülkelere büyük yararlar
sağlamaktaydı. Bununla birlikte sömürgecilik yoluyla büyük kârların sağlanması
ile Avrupalı işçilerin refah seviyesi artmakta, işsizlik ihtimalleri
azalmaktaydı.
Modern çağların ürünü olan ekonomik emperyalizm, hammadde ve ticari sürüm
alanlarının aranmasından doğmuş, merkantilist ve kapitalist çağla beraber
ortaya çıkmıştır. Her imparatorluk ve her emperyalizm sömürgeci olmasa bile, imparatorluk
yani emperyalizm olayı ile sömürgecilik arasında sık sık rastlanan bir bağ
vardır. Nitekim 19. yüzyıldan beri Avrupa Ülkelerinin ekonomik gelişmesinde
sömürgeciliğin önemli bir rol oynadığı gerçektir. Ancak kapitalist sistemin
ayakta durmasını sağlayan tek unsur sömürgecilik olmamıştır. Bunu, daha çok
bilim-teknoloji ve bu alanlardan yararlanma, sağlamıştır.
Çartizm:
1838 yılında İngiltere'de ortaya çıkmıştır. İşçi sınıfına
ve dolayısıyla tüm topluma tanınacak bir seçme hakkının çok şeyi değiştirebileceği
inancı yaygındı. Ama bu da yetmezdi. Çünkü milletvekillerine belirli bir ücret
verilmezse yalnızca serveti ve yeterli geliri olanlar milletvekili
olabilirlerdi. Milletvekili ödeneklerinin yüksek olmasını, Avrupa'da hemen her
zaman sol partiler savunmuşlardı. Çartist hareketin toplumsal ekonomik modeli
ise, kooperatiflere dayanıyordu.
Chicago Okulu:
Chicago Üniversitesi'nde kurulan bir ekonomi okuludur. Bu
okulun bir numaralı temsilcisi Milton Friedman'dır. Daha önce Chicago Okulu
ifadesi üniversitenin siyaset bilimi ve sosyoloji konularında ün yapan öğretim
üyeleri için kullanılıyordu.
Chicago Ekonomi Okulu'nda piyasa ekonomisinin en kuvvetli savunucuları
toplanmıştır. Rekabet koşullarının muhafaza edilmesini ve monopolcu eğilimlerin
önlenmesini savunmaktadır. Altın fiyatlarının serbest bırakılmasını, esnek
kambiyo kurları uygulanmasını da savunmuştur. Para konusuna ağırlık veren bu
okul, piyasa dengesini yalnız moneter tedbirlerle sağlamanın mümkün olduğunu
savunmaktadır.
Chicago Okulu ekonomik sistemin felsefesi, ekonomi siyaseti tercihleri ve
kavramı ile ilgilenmiştir. Bu felsefenin en önemli özelliği, ana amaç olarak
kişisel özgürlüğe ağırlık vermesidir. Bu bakımdan gelir dönüşümündeki eşitlik
üzerinde duran birçok ekonomistten ayrılmaktadır.
1928'den 1960'lı yılların sonlarına kadar Chicago Üniversitesi'nde profesörlük
yapmış olan Frank Hü Knight kişisel özgürlüklere önem vermiştir. Chicago
Okulu'nun ekonomi politikasını üç noktada toplamak mümkündür:
Ekonomik faaliyeti en iyi şekilde organize etmek için bu iş rekabetçi
piyasalara terk edilmelidir.
Ekonominin devlet tarafından yönetiminin birçok şekillerine karşıdırlar.
Bir ülkenin para sisteminin çok önemli olduğuna inanmaktadırlar.
Colbertizm:
XVII. yüzyıl Fransa'sında, Colbert'in uyguladığı ulusal
ekonomik politikaya verilen ad. Bu görüşe göre, maden kaynakları, Fransa'nın
siyasal, ekonomik ve askeri gücünü etkileyecek bir öneme sahipti. Devletin
elindeki maden varlığını arttırmak için, dışalıma yönelmek gerekirdi.
Dış ticaret dengesi, gerekirse savaşa ve zora başvurarak ele geçirilecek
kaynaklarla kurulmalıydı. Bu görüş, devletin büyük şirketleri, yönetimi ve
denetimi altında tutmasını savunuyordu. Deniz ticaretine, sömürgeciliğe önem
veriyordu. Devlet, gümrük tarifelerini düzenlemeli, açtığı okullarda uzman ve
teknisyen yetiştirmeliydi. Colbertizm, Fransa'da merkantilizmin özel bir
uygulama biçimi olarak belirmiştir.
Doğal Ekonomi:
Üretim faaliyeti sonunda ortaya çıkan ürünün, değişim
konusu yapılmadan, doğrudan üretime katılanlar arasında paylaşıldığı ekonomik
düzendir. Derebeylik düzeninin toprağı işleyen köleleri elde ettikleri ürünün
bir kısmını toprak sahibine verir, kalanı da kendi aralarında bölüşürlerdi. Bu
toplum düzeninde piyasa ve para yoktur. Dışa da kapalı olan doğal ekonomi
düzeninin üç belirleyici özelliği vardır:
Tarıma dayalı bir ekonomik düzendir,
Paranın kullanılmadığı bir düzendir,
Sanayi öncesi bir toplum düzenidir.
Doğal ekonomi kavramıyla doğal düzen (natural order) kavramını karıştırmamak
gerekir. "Doğal düzen", 18. yy'ın ortalarında Fizyokratların
geliştirdiği düşünce sistemi içinde yer alır. Fizyokratlara göre kaynağını
Tanrı'dan alan doğal düzenin işleyişine devlet karışmamalıdır. "Bırakınız
yapsınlar, bırakınız geçsinler" özdeyişi ilk kez bu iktisatçılar tarafından
ortaya atılmıştır.
Fizyokrasi:
Fizyokrasi, insan toplumlarının tabii kanunla yönetilmesi
demektir. Tabii kanun felsefesinin düşünce dünyasına egemen olduğu 18.
yüzyılda, Fransa'da gelişen bir okul da bu adla anılmaktadır. Okul mensupları,
"fizyokratlar" diye tanımlanır. Okulun önde gelen temsilcisi Dr. F.
Quesnaynın eserlerinden biri, Droit Naturel, yani "Tabi Kanun"
başlığını taşımaktadır.
Çağlarında çok kısa bir süre etkili olmakla beraber, Fizyokratlar, iktisadi
düşünce biçimlerine getirdikleri yeniliklerle bugün de anılırlar. İktisadi
düzenin işleyişini, soyutlama yöntemi ile kurdukları bir model çerçevesinde
anlama çabaları, toplumu işlevlerine göre birbirinden ayırmaları, servetin
kaynağını mübadele değil üretim sürecinde aramaları, tarım üretimini düşünce
sistemlerinin merkezi yapmaları, başlıca özellikleri arasında sayılabilir.
Fizyokratlar, anlaşma, girişim ve ticaret özgürlüğü ya da özel mülkiyet gibi,
liberal anlayışın temel ilkelerini savunurken, bu savlarını tabii kanun
felsefesinden çıkarıyorlardı. Bu reformcu fikirleri ile de, 1789 Fransız
İhtilâli arifesinde, monarşiye ve merkantilist politikanın Fransada yarattığı
olumsuz etkilere karşı çıkmış oluyorlardı.
Kurdukları soyut modelden çıkardıkları vergi politikası önerileri özellikle
önemliydi; çünkü dönemin Fransasındaki büyük toprak sahiplerinin vergi ödemesi
gereken tek toplum sınıfı olması gerektiği sonucuna varıyorlardı. Oysa gerçekte
kral, kilise ve soylular gibi büyük toprak sahipleri de hiç vergi ödemezken,
kiracı çiftçiler ve köylüler ağır vergi ödemek zorunda bulunmaktaydılar.
Fizyokratların düşünce sisteminin açıklanmasında bir tıp doktoru olan Dr. F.
Quesnaynın (1694-1774) "Tableau Economique" adlı eserinin özel bir
yeri vardır. Ayrıca, bu eserin günümüzde kullanılan girdi-çıktı tablosunun
öncüsü sayılması, esere bir diğer açıdan da önem kazandırmaktadır.
Tableau Economique, temelde üç toplum sınıfına dayanır:
Toprak sahipleri, (dönemin Fransasında kral, kilise ve soylulardan oluşur)
Toprakları birincilerden kiralayarak işleyen girişimci çiftçiler
Kısır sınıf, (hem zanaatkârları hem de tüccarlar ve mali sermaye sahiplerini
içerir).
Tableauya göre, gerçek anlamda üretken sınıf, bunlardan ikincisi, yani
girişimci çiftçilerdir; çünkü çiftçiler yarattıkları net (safi hasıla) ile
kendi geçimlerini sağladıkları gibi, toprak mülkiyetini elde tutanların (ya da
bunların gelirine dayanarak yaşayanlar) ve kısır sınıfın geçimini de
sağlayabilirler. Oysa kısır sınıf, produit net yaratmazlar. Bu sınıfın bir
bölümü olan zanaatkârlar, produit net yaratmasalar da, üretim sürecinde
kullandıkları hammaddelere emekleri ile bir değer eklerler. Bu değer, kendi
gelirlerine eşittir ve tümüyle çiftçilere ödenen tüketim maddelerine gider. Bu
sınıf, ayrıca, tarım ürünlerine iyi bir fiyat sağlamak için gereklidir.
Kısır sınıfın diğer bölümü olan tüccarlar ve mali sermaye sahipleri, hiçbir
değer eklemedikleri için, geliriyle produit netten bir azalmaya yol açarlar.
Toprak sahipleri ise, tarımın yarattığı produit neti toprak rantı olarak ele
geçirirler.
Produit net, bu modelde toplum sınıfları arasında dolaşan bir çevresel akımla
tanımlanırken, paranın rolü hiç küçümsenmemiştir. Paranın sadece mübadele aracı
oluşu değil, aynı zamanda iktisadi faaliyet üzerindeki rolü de göz önünde
tutulmuştur. Bu bakımdan Fizyokratların, Merkantilistlerle Klasik Okul arasında
bir köprü oluşturdukları söylenebilir.
Fizyokratlar, bu soyut modelden, kendi açılarından önemli olan bir de vergi
politikası önlemi çıkarmışlardır. Bu, verginin tek olması ve sadece toprak
rantı üzerinden ödenmesidir. Düşünce sistemlerinde tek üretken kesim tarım,
tarımda yaratılan produit neti ele toprak rantı olarak geçirenler de toprak
sahipleridir.
Produit net, tüketimden arta kalan pay olarak tanımlanmaktadır. Öyleyse, diğer
toplum sınıfları değil, toprak sahipleri ele geçirdikleri rant üzerinden vergi
ödemelidir. Bu sav, daha sonraki birçok iktisatçı tarafından tekrarlanmıştır.
Diğer yandan, Fizyokratlar, serbest dış ticareti de savunmuşlardır. Ancak, bu
savları bir teoriye değil de tabii düzen anlayışlarına dayanmıştır. Dönemin
Fransasında, Merkantilist dış ticaret müdahalelerinin tarım ürünlerinin iyi
bir fiyat sağlamasını engellediğini anlamışlardır.
Okulun diğer önde gelen kişisi R. J. Turgotdur; görüşlerini "Reşexions sur
la formation et distribution des richesses" (1766) adlı eserinde
açıklamıştır. Turgot, azalan gelir kanunu, toprak rantının doğuşu ve kapital
birikiminin kaynağı olarak, rantın önemi gibi, iktisatçıların daha sonra uzun
boylu inceledikleri konulara eğilmiştir.
Fizyokratlar, dönemlerinde çok kısa bir süre etkili olsalar ve tabii kanun gibi
pek soyut bir kavramdan yola çıksalar da, iktisat teorisinin gelişmesine büyük
katkılarda bulunmuşlardır.
Görünmeyen El Mekanizması:
Serbest piyasa mekanizmasını ifade eden bu kavram, Adam
Smith tarafından ortaya atılmıştır. İktisadi hayatta düzeni sağlayan ve hangi
malların, kimler için, ne miktarlarda üretileceği gibi temel ekonomik sorunları
çözümleyen bir görünmez el (serbest fiyat mekanizması) vardır. O nedenle hükümetler
ekonomik hayata müdahale etmemelidirler görüşü, Görünmeyen El Mekanizması'nın
savunucusu konumundaki Neo-Klasik iktisatçılar tarafından hararetle
savunulmuştur.
Görünmeyen El Mekanizması sayesinde, ekonomide oluşan arz veya talep fazlalığı
erir ve piyasa tekrar denge noktasına geri döner. Görünmeyen El Mekanizması
talebin tamamıyla kırıldığı 1929 Büyük Buhranı esnasında, piyasaları
dengesizlikten kurtarmaya yetmemiştir, bir mekanizma olarak çalışamamıştır.
Karma Ekonomi:
Karma ekonomi, iki evrensel ekonomik sistem olan
"kapitalizm" ve "sosyalizm" arasında yer alan, fakat özü
itibariyle kapitalist sistemin özelliklerini taşıyan bir ekonomik düzendir.
Karma ekonomi düzeninin çağdaş kapitalizmin uygulamada vardığı yeni bir aşama
değil, tamamen bağımsız üçüncü bir sistem olduğunu savunan görüşler de vardır.
Karma ekonomi düzenini benimseyenlere göre kapitalist düzen liberalizme
dayanmaktadır. Bu toplumsal görüşte kişinin hakları ve çıkarları her şeyin
üstünde tutulduğundan toplumun çıkarları ihmal edilmektedir. Kapitalizmin
karşısında yer alan "sosyalizm"de ise, toplumun çıkarları her türlü
kişisel çıkarın üstünde tutulmaktadır. Oysa "karma ekonomi"
düzeninde, anılan iki sistemin taşıdığı temel çelişkiler çözülmüş, yani kamu
yararıyla kişisel çıkar bağdaştırılmıştır.
Buna göre, kişi ne her şeyin üstünde tutulmakta, ne de topluma feda
edilmektedir. Ancak kişilerin çıkarlarıyla toplumun çıkarlarının çatışması
halinde toplumun çıkarları öncelik kazanmakta ve kişinin bazı temel hakları
kısıtlanmaktadır. Örneğin, kişinin mülkiyet ve miras hakları, bazı durumlarda
kamu yararı nedeniyle yasalarla sınırlandırılmaktadır.
Karma ekonomi düzeninde hangi malların ne miktarda üretileceği, yani kaynak
dağılımı sorununun çözümünde, tüketici tercihleri esas alınmaktadır. Fakat
kaynakların etkin kullanımı açısından, birçok alanda piyasa fiyatlarının bu
tercihleri doğru olarak temsil etmediği görülmektedir. Bu durumlarda devlet,
"toplum tercihlerine uygun üretimi sağlamak gayesiyle piyasa mekanizmasını
düzeltici" önlemler almaktadır. Böylece, tekelleşmeyi önlemek, herkese
çalışma olanağı sağlamak, gelir dağılımındaki dengesizliği azaltmak,
işçi-işveren ilişkilerini düzenlemek gibi temel hedeflere yönelik önlemlerle,
ekonominin istikrar içinde büyümesini sağlama görevini yüklenmiş bulunmaktadır.
Gelişmekte olan ülkelerde sermaye, teknik bilgi, girişimci ve yetişmiş işgücü
kıtlığının yarattığı darboğazların kısa sürede aşılması için, "planlı bir
karma ekonomi" düzenine ihtiyaç duyulmaktadır. Kaynakların israfını
önlemek ve sosyal adalet içinde hızlı kalkınmayı başarmak için başvurulan bu
planlama, kamu kesimi için emredici, özel sektör içinse yol gösterici bir
nitelik taşımaktadır.
Örneğin, 1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 166. maddesi,
"ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmayı, özellikle sanayinin ve tarımın
yurt düzeyinde dengeli ve uyumlu biçimde hızla gelişmesini, ülke kaynaklarının
döküm ve değerlendirilmesini yaparak verimli şekilde kullanılmasını planlamak,
bu amaçla gerekli teşkilatı kurmak" görevini devlete vermiştir.
Türkiye'de uygulanan bu "planlı karma ekonomi" düzeninde, özel
mülkiyet ve girişim serbestîsi, kişinin temel hakları olarak Anayasa'da yer
almaktadır. Ancak devlet, kişi haklarını Anayasa ve bağlı yasalar çerçevesinde,
kamu yararı nedeniyle sınırlama yetkisine sahiptir.
Karma ekonomi doktrini, büyük ölçüde çeşitli ülkelerdeki uygulamaların
sonucunda ortaya çıkmış bir sentezdir. Tarihi gelişim içinde önce "karma
ekonomi" anlayışının farklı uygulamaları yaşanmış, daha sonra bu düzenin
düşünce sistemi gelişmeye başlamıştır. XX. yy'ın sonuna yaklaşılırken, Türkiye
dahil, dünya ülkelerinin çoğunda "karma ekonomi sistemi"
benimsenmiştir. Ancak, her ülkede düzeni belirleyen kurumların yeri ve önemi
değiştiğinden, sistemin "saf" şekline uyan örneğe rastlanmadığı
söylenebilir.
Keynes'çi Ekonomi:
Keynesçi ekonomi, İngiliz ekonomisti John Maynard
Keynesin yapıtları çerçevesinde oluşan ekonomi teorisi ve ekonomi
politikasıdır. Keynesin çok sayıda kitabı bulunmakla birlikte, Keynesçi
ekonomi denildiği zaman onun "The General Theory of Employment, Interest
and Money" (1936) adlı kitabı temel alınmaktadır. Buradaki fikirler ve
analitik teknikler, yeni ekonominin veya Keynesçi Devrimin oluşmasını
sağlamıştır.
Keynes, Adam Smith, David Ricardo, John Stuart Mill, Alfred Marshall ve A.C.
Pigoudan kaynaklanan klasik ve neoklasik görüşlere karşı çıkmıştır. Klasik ve
neoklasik ekonomistlere göre, piyasa sistemine dayanan özel girişim ekonomisi,
yalnız tam istihdamda dengede bulunur. Ekonomi, tam istihdamdan geçici olarak
ayrılırsa, bazı kuvvetler harekete geçip onu tekrar tam istihdama götürür.
Keynesin genel istihdam teorisi, kapitalist bir ekonominin tam istihdamın
altında dengede olabileceğini ve klasik neoklasik ekonominin bu genel teoride
özel bir durum olduğunu varsaymaktadır. Keynes, klasik neoklasiklerin bu özel
durumunun gerçek dünyada uygulanmasının felaketlere yol açacağını iddia
etmiştir.
Keynes, kapitalizmin otomatik olarak kendi kendini ayarlayabilen nitelikte
olduğunu kabul etmemiş, laissez faire altında kronik, büyük çapta işsizliğin
meydana gelebileceğini öne sürmüştür. İşsizliği hafifletmek için de pozitif
maliye ve para politikalarının uygulanmasını tavsiye etmiştir.
Keynesçi ekonomi, genelde bir efektif talep teorisidir; hacmini ise iki faktör
belirlemektedir: Tüketim eğilimi ve yatırımın uyarılması. Tüketim eğilimi,
değişik milli gelir düzeylerinde tüketim miktarlarına ait fonksiyonel bir
ilişki demektir. Milli gelir arttığı zaman tüketim de artacaktır; ancak tüketim
artışı, milli gelirdeki artıştan az olacaktır.
Ek tüketimin ek gelire oranı, Keynesin teorisinde önemli bir kavram olan
marjinal tüketim eğilimini vermektedir. İşadamlarının yatırım uyarısı, bunların
var olan sermayelerinin gelecekteki kârları hakkındaki beklentileriyle ilgili
olduğu kadar, yatırım için borçlanırken yüzde kaç faiz verecekleri ile de
ilgilidir.
Cari yatırım miktarıyla, beklenen kâr oranları arasındaki fonksiyonel ilişki,
sermayenin marjinal etkinliği şedülü ya da yatırım talep şedülü adını alır.
Herhangi bir dönemde yatırım, bir ıskonto oranı olarak ifade edilen sermayenin
marjinal etkinliği ile faiz oranının eşit olduğu noktaya kadar yapılır.
Milli geliri ve istihdamı belirleyen karmaşık ilişkiler arasında yatırım,
stratejik bir faktördür. Düşük yatırım düzeyleri beraberinde düşük istihdam da
getirmektedir. Yatırımdaki dalgalanmalar, istihdamda ve gelirde çok daha
şiddetli dalgalanmalara yol açmaktadır. Gelir arttıkça, tüketimin artışına
benzer bir şekilde otomatik yatırım artışlarına rastlanmaktadır.
Yatırım, Keynesin efektif talep teorisinde stratejik bir faktör olmaktadır.
Çünkü yatırım, tüketim mallarına harcanacak satın alma gücü dağıttığı halde
piyasaya arz edilen tüketici mallarına herhangi bir katkıda bulunmamaktadır.
Bir firmanın üretimini kârlı gördüğü tüketim malı miktarı, üretilmekte olan
yatırım malları miktarına bağlıdır. Çünkü tüketim malları talebi iki yerden
kaynaklanmaktadır: Tüketim malları üretiminde istihdam edilenlerin gelirleri ve
yatırım malları üretiminde istihdam edilenlerin gelirleri.
Keynesin teorisi, arzdan çok talep üzerinde durmaktadır. Cari yatırımlar,
efektif talep teorisinde önem taşımamaktadır, çünkü gelecekteki üretim
kapasitesine bir katkıda bulunmamaktadır. Yatırımın bu teori içindeki önemi,
ekonomiye satın alma gücü sağlamasıdır. Piyasaya tüketim malı sağlamadan gelir
sağlayan her faaliyet, efektif talebin bir parçası olarak yatırımın
fonksiyonunu yerine getirmektedir. Örneğin, devlet tahvillerinden sağlanan para
ile yapılan devlet harcamaları, özel yatırım harcamaları gibi tüketim malı
talebini etkilemektedir.
Keynesçi ekonomiyle en yakından ilgili olan program, telafi edici maliye
politikasıdır. Özel sektör tarafından meydana getirilen efektif talep miktarı,
tam istihdamın oluşması için yetersiz ise, bu yetersizlik kamu sektörü
harcamalarının artırılmasıyla telafi edilebilir, dengelenebilir. Kamu
harcamalarının arzu edilen etkiyi yapabilmesi için, özel sektör harcamalarını
azaltmayacak şekilde finanse edilmesi gerekmektedir.
Kamu harcamalarının vergilerle finanse edilmesi arzu edilen bir finansman yolu
değildir; çünkü kullanılabilir (vergiden sonraki) geliri ve dolayısıyla özel
tüketimi azaltacaktır. Sonuç olarak kamu harcamalarındaki artış, borç ile
karşılanmaktadır. Kimden borç alınacağı da önemlidir. Devletin bankalara
borçlanması, kişilerden borç alınmasına tercih edilmelidir; çünkü bankalardan
alınan borcun özel sektör harcamalarını azaltması ihtimali daha düşüktür. Bu
şartlar altında devlet bütçesinde meydana gelen açık, kamu harcamalarının özel
harcamaların yerini almaması için gerekli görülmektedir.
Keynesçi ekonomi politikasında bütçe açıkları, özel sektör harcamaları arzu
edilen istihdam düzeyini oluşturmaya yeterli olmadığı sürece, arzu edilen bir
araçtır. Özel sektörün talebi canlı ve yeterli ise bütçe açıklarına gerek
yoktur. Bu takdirde devlet harcamalarının vergilerle finanse edilmesi
gerekmektedir.
Keynesin teorisi ve politikası ABDde Başkan Rooseveltin ikinci başkanlığı
(1937-1941) sırasında, savaş ekonomisinde, 1946 İstihdam Kanununda, 1960lı
yıllarda, Kennedy ve Johnsonun başkanlıkları sırasında yaygın bir şekilde
uygulanmıştır. 1970li yıllarda Keynesçi ekonomi, stagflâsyondan dolayı artan
eleştirilere hedef olmuştur. Resesyonla enflasyonun bir arada yer alması,
ekonominin Keynesçi tedavi yöntemleriyle sağlığa kavuşturulması konusunda bir
ikilem yaratmıştır: İşsizliği azaltmak için talep kamçılandığı takdirde
enflasyon hızı yükselecek, enflasyonla mücadele için talep daraltılmak
istenirse işsizlik artacaktı.
Keynesçi teori ve politika, genel talep fazlasından kaynaklanan enflasyonun
ortadan kaldırılması amacıyla hazırlanmıştır. Bu nedenle, petrol, gıda
maddeleri gibi malların fiyatlarından kaynaklanan enflasyona çözüm yolu bulma
yönünden uygun değildir. Öte yandan, maliyetlerin ittiği enflasyonla genel
talep enflasyonunu birbirinden ayırmak sanıldığı kadar kolay değildir.
Keynesçi ekonomi, 1970li yılların yarı durgun, enflasyoncu dönemine gerekli
çözümleri getirememiştir. Keynesçi ekonomiye yöneltilen başlıca eleştiri, bu
ekonominin, politikaya uygulandığında enflasyona yol açtığı yolundadır. Bu
eleştiri, üç noktada ele alınmalıdır: Efektif talep artışları başlangıçta
istihdamı artırabilir. Ancak, belirli bir istihdam düzeyinden sonra fiyatlar da
önemli ölçüde artacaktır. Kritik nokta, tam istihdam düzeyindeki işsizlik
oranıdır ve bu oran %4 dolayındadır. Daha düşük tutulduğunda da ücret ve fiyat
artışlarına yol açmaktadır.
Keynesçi politikalar sayesinde İkinci Dünya Savaşından sonraki depresyonlar
ortadan kaldırılmıştır ama bu depresyonlar enflasyona da yol açmıştır. Çünkü
Keynes öncesi dönemlerde depresyonlar, piyasaya yönelik ekonomilerde,
fiyatların denetlenmesini sağlıyordu. Uzun dönemli enflasyon, depresyonları
ortadan kaldırmanın bedeli gibi gözükmektedir. Başarılı bir maliye
politikasının gerektirdiği esneklik, siyasal bakımdan sağlanamayabilir ya da
öylesine gecikmeli bir politik süreç söz konusu olur ki, sağlam mali
politikalar etkinliklerini yitirebilirler.
Vergi oranlarını artırmak, bu oranları düşürmekten, kamu harcamalarını azaltmak
da bunları arttırmaktan daha zordur. Bu siyasal şartlar, Keynesçi türdeki
maliye politikalarına enflasyoncu bir etki katar. Gerçekte bu faktör, yalnızca
Keynesçi ekonominin değil, siyasal demokrasinin de zayıf bir noktası
sayılmalıdır.
Keynesçi maliye politikalarına en önemli eleştirileri monetarist akım
yöneltmiştir. Monetaristlerin politikası para miktarında sürekli, fakat sınırlı
bir artış öngörmektedir: Özel ekonomi, bundan başka bir devlet müdahalesiyle
karşılaşmamalıdır. Monetaristlere göre maliye politikası, üretimi ve istihdamı
etkileyemez. Etkilese bile ancak olumsuz etkileyebilir. Buna göre devlet
harcamaları kısılmalı ve bütçe denge halinde olmalıdır.
Keynesçi ekonomistler, para politikasını maliye politikasının gerekli bir tamamlayıcısı
olarak görmüşlerdi. Ekspansiyonist maliye politikaları sonucu ya da başka
nedenlerle istihdam arttığı zaman, paranın işlem görmesi için para talebinde
meydana gelen artışı finanse etme gereği, para arzının artırılmasına yol
açmaktadır.
Keynesçi çerçeve, para politikasının hangi şartlar altında etkin olduğunu
tespit etmek bakımından uygundur. Yatırımda bir artışı teşvik edebilmek için,
para miktarındaki bir artışın faiz oranını önemli ölçüde düşürmesi
gerekmektedir. Para miktarındaki bir artışın faiz oranı üzerinde az ya da çok
etki yapması, likidite tercihi eğrisinin şekline bağlıdır. Keynese göre,
belirli bir noktadan sonra, para miktarındaki artışlar faiz oranı üzerinde
fazla etkili olamayacaktır; çünkü düşük faiz oranlarında, para talebi çok esnek
hale gelmektedir. Para miktarını arttırarak faiz oranının düşürüldüğünü kabul
etsek bile, bunun etkisi yatırım talebi eğrisinin şekline bağlıdır. Bu eğrinin
esnekliği yoksa yani eğri faiz oranlarındaki değişmelere tepki göstermiyorsa,
para politikasının yatırım ve istihdam üzerinde pek fazla bir etkisi
olmayacaktır. Diğer taraftan, yatırım talep eğrisi esnekse, faiz oranlarında
küçük değişmeler yatırımı büyük çapta arttırabilecektir.
Para politikasının etkisiyle artan yatırımın gelir üzerindeki etkileri, yatırım
çarpanının büyüklüğüne bağlı olacaktır. Keynesçi ekonomi, ekonominin her zaman
tam istihdam durumunda olacağı görüşünden yola çıkan geleneksel ekonominin,
1929da başlayan Büyük Depresyon'u açıklayamamasından kaynaklanan bir tepki
olarak doğmuştur. Geride kalan yıllar, Keynesçi ekonominin, değişen ekonomik
ve tarihi şartlar karşısında geçerliliğini koruması için, yeniden gözden
geçirilmesini zorunlu kılmıştır.
Liberalizm:
Liberalizm, dini inançların söz konusu olduğu hallerde,
politik faaliyette ve ekonomik yaşamda endividualizmi, özgürlüğü ve toleransı
benimsemiş akımları belirten genel terimdir. Dini sorunlarda, liberalizm vicdan
özgürlüğünü savunmuş, bağnazlığa karşı çıkmış, mezhep ayrılıklarının
alevlendirdiği sosyal gerginlikleri onaylamamış ve kişisel inançlara saygı
gösterilmesini istemiştir.
Liberalizm, politikada demokrasi ilkelerini desteklemiştir. İnsan haklarının
savunuculuğunu yapmıştır. Liberaller, köleliğin kaldırılmasını, bireylerin
baskı altında yaşamaktan kurtarılmasını, vatandaşların kanun önünde eşit
olmalarını, genel oy hakkının kutsallığını ve hükümetlerin halka sorumlu
tutulmasını istemişlerdir. Liberalizm, halk içinden çıkmış, halkla beraber olan
ve halk için çalışan, anayasal iktidar düzenlerini benimsemiş bir doktrindir.
İktisadi liberalizm, dışalım serbestliğini, gümrük vergilerinin indirilmesini,
serbest rekabeti savunmuş ve devletin ekonomiye müdahalesine karşı çıkmıştır.
"Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler sözü, iktisadi liberalizmin
sloganıdır.
İktisadi Liberalizm, Büyük Sanayi Devrimi çağında İngilterede doğmuştur.
İngiliz liberalleri, fizyokratlardan Vincent de Gournayın Bırakınız
yapsınlar, bırakınız geçsinler sözünü, iktisat politikasına ana ilke olarak
benimsemişlerdir. İktisadi Liberalizmin öncülüğünü yapmış ilk iktisatçılar:
Adam Smith, Ricardo, Jeremy Bentham, Richard Cobden, John Bright ve John Sturat
Mill'dir.
Manchester Okulu:
1838 yılında Manchesterlı iki işadamının Hububat Kanunu'na
(Corn Law) karşı kurmuş oldukları derneğin üyelerine verilen addır. Klasik
İngiliz ekonomistleri serbest ticaret taraftarı idiler; İngiltere'de tarımın
hububat kanunlarıyla himaye edilmesine karşı çıkıyorlardı.
Sanayi Devrimi sırasında her yıl parlamentoya serbest ticaret lehinde kanun
teklifleri yapılmaktaydı. Bu hareket, 1838 yılında Hububat Kanunu'na karşı
kurulmuş olan dernekle kuvvet kazanmıştır.
Dernek, Richard Cobden ve John Bright adlarında kendi kendilerini yetiştirmiş
iki Manchesterlı işadamı tarafından, toplu hareketi siyasi bir baskı aracı
olarak kullanmak üzere kurulmuştu. Bir taraftan bu derneğin üyelerinin
faaliyeti, diğer taraftan İngiltere'de tarımdan az ürün elde edilmesi ve
İrlanda'da açlığın baş göstermesi sonucu, muhafazakâr hükümet 1846 yılında
hububat kanunlarını kaldırmıştı.
Uzun süren parlamento tartışmalarında muhalefet lideri Disraeli, hububat
kanunlarının kaldırılmasını savunanlara karşı "Manchester Okulu"
terimini kullanmıştık Bu ifade ile Muhafazakâr Parti'nin Manchester ve
dolayındaki pamuk imalatçılarının etkisi altında kaldığını vurgulamak
istemişti.
Daha sonra Manchester Okulu terimi, fabrikalara ve işçi sendikalarına cephe
alan İngiliz klasik ekonomi okulunu karikatürize etmek için kullanılmıştır.
Gerçekte klasik ekonomistler bu kadar aşırı fikirleri benimsemiş değillerdi. Bu
nedenle, bir Manchester ekonomi okulundan çok, bir Manchester işadamları ve
politikacılar okulundan söz etmek daha yerinde olur.
Komünist Manifesto:
Komünist manifesto, Karl Marx ve Friedrich Engels'in
birlikte yazdıkları ve bilimsel sosyalizmin temel ilkelerini sistemli olarak
ortaya koydukları broşüre denir. Uluslar arası Emekçiler Birliği'nin ve daha
sonraki sosyalist ve komünist partilerin programlarının temelini oluşturmuştur.
Marx ile Engels'in materyalist tarih anlayışını dile getiren Komünist Manifesto'da
bütün sınıflı toplumların tarihinin sınıf mücadeleleri, tarihi olduğu
anlatılmak istenir. Burjuvalar ve Proleterler başlıklı I. bölümde toplumsal
gelişme yasaları ele alınarak, kapitalist düzenin yerini sosyalist topluma
bırakacağı ve bu tarihsel rolün proletaryaya düştüğü belirtilir.
Proleterler ve Komünistler başlıklı II. bölümde proletarya iktidarı,
kapitalizmin sosyalizme geçiş, mülkiyet, aile ve ulus konuları çözümlenir. III.
bölüm olan Sosyalist ve Komünist Literatür'de çeşitli küçük burjuva akımlarının
kapsamlı bir eleştirisinin yanı sıra tutucu ve ütopyacı sosyalist ve komünist
akımlar irdelenir. Komünistlerin Bugünkü Çeşitli Muhalefet Partileri
Karşısındaki Tutumu adlı IV. bölümde öbür muhalefet partileri ile komünistler
arasındaki ayrımlar belirlenir.
"Avrupa'da bir hayalet kol geziyor: komünizm hayaleti sözleriyle başlayan
manifesto, ünlü; Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecekleri şeyleri
yoktur. Oysa kazanacakları koskoca bir dünya vardır; bütün ülkelerin işçileri
birleşin! Sözü ile sona erer."
Marjinalizm:
Değerin emekle değil, marjinal fayda ile açıklanmasını
öngören yazarların oluşturduğu düşünce eğilimine verilen addır.
"Marjinalist devrim" olarak da adlandırılan bu oluşum, Menger'in
Grudstze (1871), Jevons'un Theory (1871) ve üç yıl sonra Walras'ın Elçments
adlı kitaplarıyla gerçekleşmiştir.
Bu üç ekonomist, birbirlerinden habersiz olarak yazdıkları kitaplarda,
sübjektif zevki, nispi fiyatların açıklanmasında temel nokta olarak kabul
etmişler ve emek değer teorisinin yerine marjinal fayda değer teorisini
benimsemişlerdir.
Aslında "marjinal fayda" kavramı çok daha eskilere gitmektedir.
1830'lu yıllarda Senior, Lloyd ve Longfield tarafından kavram olarak sözü
edilmiş, 1844'te Dupuit, 1854'te Gossen ve 1855'te Jennings, tüketici
davranışını açıklamak için yine bu kavramı kullanmışlardır.
Marjinal fayda teorisinin önemi, maksimum etki ile dağılım sorununun çözüm
şeklini vermesiydi. Nitekim aynı yaklaşım hane halkından firmaya, tüketim
teorisinden üretim teorisine kadar çeşitli alanlarda uygulanmıştır. Klasik
teoriden modern teoriye geçişte de marjinal analizin bir bütün olarak kabulü
rol oynamıştır. Marjinal fayda teorisinin doğmasıyla ilgili dört açıklama öne
sürülmüştür:
Ekonomi disiplini içinde otonom bir entelektüel harekettir,
Felsefi akımların bir ürünüdür,
Ekonomide belirli kurumsal değişmelerin ürünüdür,
Sosyalizme karşı, özellikle Marksist sosyalizme karşı bir harekettir.
Aslında birinci açıklama tarzı daha fazla ağırlık taşımaktadır. 1850'lerde ve
1860'larda klasik ekonomi iflâs etmiş ve dağılmıştır. John Stuart Mill,
Principles adlı kitabında emek-değer teorisini terk etmiş, ücret fonu teorisini
tekrar ortaya atmıştır. İngiltere'deki tartışmalar da Jevons'un Marjinalist
düşünce tarzını büyük çapta etkilemiştir.
Marxist Ekonomi:
Karl Marxın kapitalist ekonomilerdeki süreçleri inceleyen
ve eleştiren ekonomist yanıdır. Marx özellikle, değer fiyat ve kâr gibi
ekonomik olaylar üzerinde durmuştur. Marxın ekonomik olayları ele alıp
incelemesindeki amacı, modern herhangi bir ekonomistin amacından farklı
değildir: Belirli bir tarih dönemindeki ekonomik olayları ele alarak bu olaylar
arasındaki neden-sonuç ilişkilerini tarafsız ve tutarlı bir şekilde ortaya
çıkarmak, tıpkı modern iktisatçıların değer, ücret ve kâr kuramlarında ortaya
koyduğu tümdengelimci mantık düzeni ve bazı dağınık tümevarımlı verileri ile
Marx, hiç değilse sunuş açısından, modern ekonomi kuramına son derece
yaklaşmaktadır.
Marx, kapitalist ekonomilerde faaliyette bulunan değer belirleyici kuvvetleri
incelerken iki değer biçimi arasında kesin bir ayrım yapar: Kullanım değeri
ve mübadele değeri. İlki, yani kullanım değeri, bir nesnenin mal sahibi için
ne kadar kullanışlı olduğunu ya da kullanılmasından mal sahibinin ne kadar
yararlandığını, tatmin olduğunu, zevk aldığını gösterir.
Kullanım değeri, bir soyutlamadır. Tamamen içsel bir kavramdır. Kullanım değeri
yönünden bir nesnenin niceliğini yalnız ve yalnız onu kullanan ya da kullanacak
olan kimse belirleyebilir. O zaman bile, kullanım değeri olan bir başka birime
kıyasla, sahibinin nazarında artı ya da eksi nicelikte olabilir.
Marxın mübadele değeri teriminden kastı, mübadele sırasında bir birimin diğer
bütün birimlere hakim olabilme derecesidir. Bunu daha açık bir şekilde ifade
edersek, bir malın mübadele değeri, o malın hangi orantılı niceliklerde diğer
mallarla mübadele edildiğidir.
Marxın sürekli olarak kullandığı değer terimi, aslında mübadele değeri
anlamına gelmektedir ve bu bakımdan modern ekonomideki değer teriminden hiç
de farklı değildir; kullanım değeri olmadan mübadele değerinin
olamayacağını söyler.
Bütün iktisatçılar gibi Marx da, değişik mübadele değeri biçimleri olduğunu
belirtmiştir. Doğal değerler (ve onun yanı sıra doğal fiyatlar) ile piyasa
değerleri (ve onun yanı sıra piyasa fiyatları) arasında kesin bir ayrım
yapmıştır.
Marx, zaman zaman doğal değer ile eşanlamda gerçek değer terimini de
kullanmaktadır. Marxın doğal ya da gerçek değer kavramı ile modern ekonomi
biliminin normal değeri arasında hiçbir fark yoktur. Doğal değer, bir malın
uzun dönemdeki ortalama değer düzeyidir. O malın kısa dönem değerleri, bu
düzeyin çevresinde dalgalanır.
Marxa göre, gerçek değerden sapmalar olmasının tek nedeni, piyasadaki arz ve
talep kuvvetleridir. Arz ve talebin noksansız dengesi sırasında, gerçek değer
ile piyasa değeri birbirine eşittir. Gerçek değerden sapmalara nasıl arz ve
talep kuvvetleri sebep oluyorsa, gerçek değerin oluşumunu da başka bir kuvvet
belirlemektedir.
Marx, piyasa değer ve fiyatlarının gerçek değer ve fiyatlara uymadığından sık
sık söz eder. Emekteki ortak unsur, süre unsurudur. Yani diyebiliriz ki, tüm
mallardaki ortak değer-yaratıcı ve değer-belirleyici unsur, emek süresidir.
Değer kuramını iyice anlayıp özümleyebilmek için birçok noktanın sürekli olarak
akılda tutulması gerekir. Marx, bir maldaki emek miktarı derken, yalnız ve
yalnız üretim sürecinin son aşamasındaki ya da malın mübadele edilebilir hale
gelmesi için son biçimsel değişmeleri geçirdiği andaki emeği kastetmediğini
kesinlikle belirtmiştir.
Bir malın değerini belirleyen emek miktarı, gerekli hammadde, enerji ve
makinelerin üretildiği andan başlayarak, o malın bütün üretim aşamalarındaki
bütün emeği kapsamına alır. Malın üretimi sırasında aşınan makinelerin
onarımında kullanılan emek de, o malın değerini belirleyen emek miktarına
dahildir. Aynı şekilde, bir malın hammadde makine yapısı ise, o hammaddenin
yapımı sırasında aşınan makinenin onarımına harcanan emek de o maldaki emek
miktarına dahildir. Böylelikle her mal üretilmesi için değişik zamanlarda,
değişik üretim birimlerinde ve değişik biçimlerde kullanılmış olan toplam
emeğin bir maddi zarfı, bir kabından başka bir şey değildir.
Değer kuramı, ürünü ne olursa olsun, ne kadar verimsiz kullanılırsa
kullanılsın, her emeğin değer yarattığını kesinlikle öne sürmemiştir. Marx,
bir üründeki emek miktarı ne kadar fazla olursa, o ürünün değeri de o kadar
artar şeklinde bir tartışma geliştirmemiştir. Demek ki değer-yaratıcısı olan
emek değil, sosyal emektir.
Ücret kuramını ekonomik olaylara uygularken, Marxın karşısına iki güçlük
çıkmıştır. Gerçek ücret ya da emeğin üretim maliyeti, emekçinin en basit şekli
ile maddi yaşamını sürdürmesi için gerekli bir miktar ise, kuram baştan, bazı
edimsel ücret durumları ile çelişkiye düşmektedir. Bu görüş kabul edilecek
olursa, kapitalist sistem içinde ücretleri arttırmak için girişilecek
teşebbüslerin başarısız olacağı da varsayılmaktadır.
Buna karşılık, işçiden gelecek birtakım istek ve çabalarla işgücünün üretim
maliyetini genişletmek mümkün olsa, kapitalist sistem içinde işçilerin
ücretlerini artırmayı başarmaları olanağı da doğacaktır. Marx, bu iki şıktan
birini tam olarak kabul etmeye yanaşmamıştır. Zaman zaman işgücü maliyetinin
ücret-belirleyiciliğini asgari maddi geçim açısından ele almakta, zaman zaman
ise asgari geçim kavramını daha geniş bir kapsam içinde yorumlamaktadır.
Soyut biçimi ile Marxın ücretler kuramı, son derece açıktır. Ancak,
işgücünün asgari geçimi kavramının kapsamına nelerin girip nelerin
girmediğini ortaya koymak gerekince, bu açıklık kaybolmaktadır. Bu noktadaki
ayrımlar, berrak suya bulanıklık getirmiştir. Bazı hallerde asgari geçim,
beden sağlığının korunması için gerekli araç ve gereçler gibi sınırlamalara
sokulmakta, bazı hallerde ise, işçinin geçmişini ve günlük toplumsal çevresini
kapsamına alacak şekilde genişletilmektedir.
Marksist kuramları bir bütün olarak düşündüğümüz takdirde, ücretlerin, asgari
maddi geçim düzeyi ile sıkı sıkıya bağlantılı olduğunu görürüz. Asgari maddi
geçim düzeyinin bu çekişine karşıt eğilimler varsa, bu eğilimler ya geçicidir
ya da son derece yavaş işlemektedir. Dolayısıyla önemsenecek bir etkileri
yoktur ve kapitalist düzende faaliyette bulunan temel kuvvetler arasında
sınıflandırılamazlar.
Marx, ücretlerin asgari maddi geçim düzeyini önemli bir şekilde aşmasını
önleyen kuvvetlerin kapitalist düzenlerde faaliyette olduğunu söylemiştir.
Marxın bir ortalamalar kavramı yolu ile temel değer kuramında yaptığı
değişiklikler yeni bir durum yaratmamıştır.
Değer-belirleme olayının özü yine ilk kuramdır. Aynı şekilde, asgari geçim
kavramındaki belirli bazı değişiklikler ve ayrıcalıklar sonucu
etkilememektedir. İşgücü üretim maliyetinin değer-belirleyici niteliği, yine
asgari maddi geçime dayanmaktadır.
Marx, siyasi ekonomistlerin şu yoldaki bazı görüşlerine yabancı değildi:
Kapitalistler, ellerine geçen fonları üretim süreçlerinde daha çok işçi
istihdam etmek için kullanırken tasarruf olmadan sermaye birikimi olayının
meydana gelemeyeceğini, bu sebepten, en az işgücü kadar, tasarrufun da önemli
olduğunu ve pay alması gerektiğini savunmaktaydılar.
Bu görüşlere Marx iki cevap birden vermiştir. İlk cevabı şudur: İlk sermaye
fonları, topraklarından koparılıp alınan toprak işçilerinden sağlanmıştır.
Modern kapitalistlerin tasarruf ettiği iddia edilen fonlar da, ilk sermaye
fonları gibi, çalınmıştır. Aradaki fark, hırsızlığın değişik biçimde
yapılmasıdır; zira yeni fonlar artık değerden sağlanmaktadır.
Marxa göre kapitalist düzenin temeli, değer ve ücretleri belirleyen süreçler
ile sermaye birikimi olayıdır. Marx, bu süreçleri ve birikim olayını
suçlamamıştır. Bunlar kapitalist düzenin parçalarıdır. Ayrılmaz parçalar olarak
ne onlar kapitalist düzenin dışında var olabilir ve ne de kapitalist düzen
onlarsız yaşayabilir. Tek başlarına bu süreç ve olayları ahlâksız diye
kötülemek mümkün değildir. Bunları ahlâk ve insanlık dışı kılan nedenler,
kapitalist düzenin ayrılmaz parçaları olarak, insan refahının ve iyiliğinin
aksi yönde çalışmalarıdır. Bunlar içsel tutarsızlık ve çelişmeler içindedirler.
Emekçilerin kendilerini sömürmeye çalışan kapitalistin bu çabalarına engel
olduklarını ya da kârlılık yüzdesinin aşağı yukarı sabit kaldığını kabul etsek
bile, artık değerin varlığı ve ücretlerin geçim düzeyine adeta yapışık olması,
kapitalist sistem içinde yeni bir çelişmenin doğmasına sebep olacaktır.
Buhran (depresyon), kapitalist düzene özgü kuvvetlerin kaçınılmaz bir ürünüdür.
Marx ve Engelse göre çöküntü ya da buhranların sebebi şudur: Bir fabrikadaki
üretim sürecinin toplumsal örgütlenişi öylesine bir gelişme noktasına
ulaşmıştır ki, toplumdaki üretim anarşisi ile bağdaşmayacak durumdadır.
Yeni makineler kullanmak ve sanayi bireyinin çıktısını arttırmak için,
kapitalist işverenin üzerinde rekabet koşullarının yarattığı sürekli bir baskı
vardır. Adı geçen bireyin karar verme yetkisi yalnızca kendisine ait olduğu
için de, yeni makineler alabilecek durumdadır. Emek, istihdam şekillerini de
değiştirebilir ve değiştirir. Böylelikle sanayi bireyindeki sürecin bütün unsurlarını
eşgüdümleyerek (koordine ederek), ürünlerin daha büyük hacimde çıktısını
sağlar.
Bütün kapitalist işverenler aynı baskıya açık olduklarından, hepsi de böyle bir
politika izlerler. Bu durum, tek tek düşünüldükleri takdirde, bütün sanayi
bireyleri için son derece akılcı ve doğru bir yöntemdir. Toplumdaki tüm sanayii
bir bütün olarak düşünürsek, toplam çıktı ve toplam piyasa alış gücü arasında
eşgüdümü sağlayacak unsurların bulunmaması sebebiyle, sanayinin içinde
bulunduğu koşullar hızla anarşiye döner.
Marxa göre, kapitalist sanayi bireyleri arasında gitgide kızışan rekabet,
mali sermaye ve kapitalist emperyalizm e yol açacaktır. Sermaye tekelleri,
üretimin tümünün prangaya vurulmasından başka bir şey değildir.
Marx ayrıca, merkezileşme ve birçok sermayedarın birkaç sermayedar tarafından
yutulması olayının ayrılmaz bir parçası olarak, insanların, dünya pazarlarının
ağına düşmesi ve kapitalist rejimlerin enternasyonalist (uluslararası)
çehresinin oluşmasını görmektedir.
Mali sermayenin kapitalist bir ülkenin sınırlarından taşarak bir başka ülkeye
sıçraması anından itibaren, kapitalist emperyalizm aşamasından söz
edilebilmektedir. Mali sermayenin egemenliği, işte tam anlamı ile ve köklü bir
şekilde kurulmadan, yani sermaye bir ülkeden diğer bir ülkeye kolaylıkla
taşınabileceği para ya da kredi biçimlerini almadan, kapitalist emperyalizm
aşamasının başlama olanağı yoktur.
Kapitalist emperyalizm tartışılmayacak bir şekilde, kapitalist gelişmenin özel
bir aşamasını oluşturmaktadır. Ama emperyalizmin ne zaman başlayacağı üzerinde
tahminlerde bulunarak fikir yürütmek saçmalıktır.
Emperyalizmin değişik kapitalist mali sermaye ile ve kapitalist ülkelerde
değişik zamanlarda başlaması olağandır. Zira kapitalist koşullar altında
değişik teşebbüslerin, tröstlerin, sanayi kollarının ve ülkelerin eş ve koşut
bir gelişme göstermesi olanaksızdır.
Kapitalist emperyalizm aşama özelliklerini, pazarların ve mali sermaye için
kârlı yatırım alanlarının bulunup korunması amacına yönelmiş emperyalist bir
mücadeleden almaktadır. Kapitalist üretimin bu aşamasında gelişmenin kesintili
ve zaman zaman tutarsız olmasına rağmen, 1916 yılında Lenin, bu aşamanın bazı
ülkelerde başladığını söylemiştir.
Marksist kurama göre, kapitalist üretimin yarattığı çelişkiler var olduğu
ülkeden taşarak bütün dünya üzerinde genişleme ve gelişme olanaklarına
kavuşursa, ortaya kapitalist emperyalizm çıkar. Ulusal sınırları aşan mali
sermaye ve tekeller, özgürlük için değil, birbiri üzerinde egemenlik kurmak
için mücadele ederler.
Marksist kurama göre, kapitalist emperyalizmin hem yaratıcısı ve hem de
varlığını sürdürdüğü alan durumunda bulunan kapitalist üretim sürecini
parçalayacak yıkıcı kuvvetler, emperyalist savaş ya da savaşlar tarafından
harekete getirilip geliştirilecektir.
Merkantilizm:
Merkantilizm, 16. ve 17. yüzyıllarla 18. yüzyılın başında
ticaret yapan ulusların büyük bir kısmında uygulanan bir iktisat politikasıdır.
Bu politikanın ana amacı, ihracatı teşvik yoluyla altın birikimini sağlamak ve
ulusun servetini ve gücünü artırmaktı.
Merkantilistler, ticareti ve sanayileşmeyi ana amaç edinmişlerdir. Ödemeler
bilânçosu fikrini geliştirerek ihracatın ithalatı karşıladıktan sonra bir
fazlalık vermesini ve ülkeye değerli maden sağlanmasını amaçlamışlardır. Bunun
için, merkantilist programın bir parçası olarak hükümetler, ihraç
endüstrilerinde büyük yatırımların yapılmasını teşvik etmişler, içte
üretilebilecek malların ithalini kısmak için yüksek gümrük duvarları kurmuşlar,
yerli endüstri tarafından kullanılabilecek yerli hammaddelerin ihracatını
yasaklamışlar, nitelikli işçilerin göç etmesine engel olmuşlar, nitelikli
işçilerin yurt dışından ülkeye gelmesini teşvik etmişler, değerli madenlerin
yabancılara satılmasını yasaklamışlardır.
Ülkelerin büyük bir kısmında benzer tedbirler alındığı ve bir ülkenin altın
kazancı, diğer bir ülkenin altın kaybına neden olduğu için, merkantilist
politika her ülkede başarıya ulaşamamaktaydı. Ticarette kıyasıya rekabete
girişilmişti. Başarılı olan ülkede, merkantilist politikalar, ülke kaynaklarının
tam istihdamını sağlamakta ve hızlı bir ekonomik büyümeye olanak vermekte idi.
İngilterede merkantilist yazarlar, genel olarak tüccardı ve yazıları kısa
risaleler halinde yayınlanıyordu. Merkantilizmin Alman-Avusturya kanadına
"kameralizm" adı verilmiştir. Yazarları, hükümet danışmanları, kamu
yöneticileri ve bazı hocalardı. Bunların yazıları kitap halinde yayınlanmıştır.
Ticari genişlemeden çok sanayileşmeye ağırlık vermişlerdir. Amaçları yerli
sanayii geliştirmek ve kendi kendine yeterli bir ekonomi yaratmaktı.
Von Hornigk gibi kameralistler, belirli sanayilerin himaye edilmesini ve
sübvansiyonunu savunmuşlardır. Fransız tipi merkantilizme
"colbertizm" adı verilmiştir. Fransada merkantilizm, Jean Baptiste
Colbertin buyruğu altında yetişmiş memur kadroları tarafından yürütülmekteydi.
Fransa, devlet kontrolünü ve müdahaleyi aşırı derecede uygulamış, fakat
sağladığı başarı kısıtlı olmuştur.
Monetaristler:
1950lerde başlayan ve 1960lı yıllarda Milton Friedmanın
öncülüğündeki Chicago Okulu tarafından geliştirilen akım, kaynağını Klasik
Miktar Kuramı'ndan alan anti-Keynesçi bir tepkidir.
Klasik görüşün yeni bir ifadesini oluşturur ve paraya, kişilerin mal varlıkları
içinde diğer varlıklar gibi yer verir. Parasal varlıklar ile diğer menkul ve
gayrimenkul varlıklar arasında kurulmuş olan dengenin sürdürülmesi için çaba
harcandığını varsayan Monetaristlere göre, eğer bu denge bozulursa, yani
ekonomik birimlerin portföyleri içinde yer alan para miktarı, arzulanan para
miktarından farklı olursa, ekonomik birimler, reel ya da finansal aktifler
satarak veya satın alarak bu duruma tepki gösterirler. Böylece bütün portföyün
ya da malvarlığının yeniden dengeye gelmesi (optimum aktif dağılımının
gerçekleşmesi) sağlanırken, ekonomide reel aktiflerin talebinde ve dolayısıyla
nominal gelirde değişme olur.
Monetarist iktisatçılar, faiz oranlarının parasal ve reel kesimlerin
ilişkilendirilmesinde oynadığı rolü reddetmemekle beraber, bu değişkenin
öneminin ikinci derecede olduğunu ve dikkatlerin asıl para stokundaki artış
hızı üzerinde toplanması gerektiğini ileri sürmektedirler. Bu nedenle,
Keynesçi para politikasından farklı olarak, monetarist bir para politikası,
faiz oranları üzerindeki eylemi değil, para hacminin genişlemesi üzerindeki bir
eylemi ifade etmektedir.
Monetarist görüşü savunan iktisatçılar arasında aşırı monetaristler olduğu
gibi, ılımlı olanlar da vardır. Aşırı monetarist tez, para ile mallar
arasındaki doğrudan ikamenin, faiz oranlarındaki değişikliklerden kaynaklanan
dolaylı sürecin yerine geçtiğini ileri sürer. Ilımlı monetarist tez ise,
doğrudan ikamenin Keynesçi dolaylı sürecin tamamlayıcısı olduğunu, bu nedenle
birincinin ikinci sürecin geçerliliğini bozmadığını kabul eder.
Monetarist parasal sürecin etkinliği, para talebinin faiz elastikliğinin düşük
olmasına bağlıdır. Monetarist para politikası sürecinde stratejik faktör, para
arzının artış oranıdır; ikinci önemli faktör ise, paranın gelir dolanım
hızındaki değişikliklerdir. Bu iki faktör, bir ekonominin kendi kendisini
besleyen bir enflasyon süreci içine girmesinin temel nedenleridir. Para
stokunun artış hızı enflasyonist sürecin başlamasından, paranın dolanım hızı da
sürdürülmesinden sorumludur. Friedmanın deyişiyle, enflasyon parasal ve
yalnızca parasal bir olgudur.
Monetaristler için para politikası aktarma süreci içinde gösterge olarak para
stoku nun, parasal ara-amaç olarak da parasal taban ın kullanılması gerekir.
Müdahaleci Kapitalizm:
Liberal kapitalizmin rekabetçi yapıyı sürdürememesi,
serbest ticaret ilkesinin aksamasına yol açtı. Diğer yandan emperyalizm
kaçınılmaz olarak dünyayı bir savaşa sürüklemişti. Nihayetinde kapitalist
sistemin liberalizm ilkelerinden kopuşu 1.Dünya Savaşı ile başlamış ve daha
sonra çıkan bir dizi gelişmenin etkisiyle kapitalizm müdahaleci aşamaya
geçmiştir.
1.Dünya Savaşı, kapitalizmin liberal döneminin sonu oldu. Bu büyük savaşın
ekonomik sonuçları da çok ağır olmuştu. 1919 yılında savaşa katılmış olan
ülkelerin hepsinde üretim üçte bir oranında düşmüştü.
Diğer yandan 24 Ekim 1929'da bir borsa paniği ile başlayan büyük bunalım, ABD
ile sınırlı kalmayıp diğer ülkelere de yayılmış ve sonuçları bakımından
kapitalist sistemin dönüm noktası olmuştur. 1930'dan sonra bunalım giderek
şiddetlenmiş ve tüm dünyaya yayılması ile sanayileşmiş ülkelerin tamamında 30
milyona yakın kişi işsiz kalmıştır.
Bu bunalımı aşmak için klasik kuramın tek reçetesi, beklemekti. Fakat ne kadar
süreceği belli olmayan bu bekleyiş, her geçen gün maliyetini biraz daha
arttırıyordu. Piyasanın, bunalımı kendiliğinden atlatması beklenirken
kapitalizm tam bir çöküş içindeydi.
Öte yandan 1917 yılında SSCB'nin kuruluşu ile uygulamada da kendini gösteren
sosyalizm, Batı'nın liberal kapitalist ülkelerine oranla daha istikrarlı ve
yüksek bir büyüme hızı ile güçlenmekteydi. Kapitalist sistem, Rusya'da
sosyalist bir sistemin kuruluşu ile aynı zamanda geniş bir pazarı da
kaybediyordu.
J. M. Keynes, 1936 yılında yayınlanan çalışması ile tam istihdam dengesini
sağlayan bir görünmez elin olmadığını ve dolayısıyla da bir müdahalenin gerekli
olduğunu söylüyordu. Keynesyen İktisat, 1929 bunalımı sonrası birçok ülkenin
zorunluluklar karşısında uyguladıkları politikalara teorik bir temel
kazandırıyordu.
Bütün bu etkenlerin birikimi, liberal kapitalizmi müdahaleci kapitalizme
yöneltiyordu. Müdahaleci kapitalizmin, kapitalizm uygulanmasında bir dönem
olarak ele alınması ise 2.Dünya Savaşı sonrasına rastlar.
Nasyonel Sosyalizm:
1933-1945 arasındaki dönemde Almanyada uygulanan bir tür
sağ totaliter rejime ya da o dönem için Almanya özelindeki faşizme verilen
isimdir. Nasyonal sosyalizmin tarihi bir kuramı yoktur. Adolf Hitlerin yazdığı
"Kavgam" (Mein Kampf) kitabında daha sonra nasyonal sosyalizmin
uygulaması olarak görülen pek çok hususa değinilmekteyse de, bu kitabın
nasyonal sosyalizmin kuramını ortaya koyduğunu ileri sürmek de mümkün değildir.
Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisinin (NAZİ Partisi) 24 Şubat 1920 tarihli
25 maddelik programı da, kimi ayrıntılara girmesine karşın, nasyonal
sosyalizmin kuramı olarak değerlendirilemez.
Nazi Partisi'nin programında, iktisadi konular oldukça ağırlıklıydı ve ilginç
bir nokta olarak iktisadi sorunlara sol çözümler getirilmekteydi. Bunlar
arasında örneğin emeksiz kazanılan gelirlere son verilmesi, tröstlerin
devletleştirilmesi, toprak üzerinde spekülasyona son verilmesi, orta sınıfın
desteklenmesi gibi noktalar vardı. Ancak bu tür hususlar, salt programda
kalmıştır.
Ocak 1933te Hitlerin başbakan olmasından sonra Alman Meclisi (Reichstag)
içindeki çoğunluğun son derece hızlı bir biçimde çoğunluk tahakkümüne
dönüşmesiyle nasyonal sosyalist devlet in oluşturulmasının yolu açıldı.
Nasyonal sosyalizmin ilk uygulaması, işçilere yönelik oldu. 1 Mayıs 1933ün
ulusal işçi günü ilan edilmesinden ve çok görkemli törenlerle kutlanmasından
tam bir gün sonra, 2 Mayıs 1933de Katolik sendikalar dışında, ülkedeki tüm
sendikalar kapatılarak mal ve para varlıklarına devletçe el kondu. Katolik
sendikaların aynı kaderi paylaşmaları için iki ay kadar bir süre geçmesi
gerekecekti. 24 Haziran 1933te sıra Katolik sendikalara geldi.
Mayıs 1933 sonunda Nazi Partisi liderliğinde Alman İşçi Cephesi oluşturuldu.
Bu kuruluşun oluşmasıyla birlikte toplu sözleşme yasağı getiriliyordu. Bunun
yerine son derece geniş yetkili işçi mutemetliği kurumu konuluyordu. Bu işçi
mutemetlerinin sözleri ve kararları bağlayıcı nitelikteydi. Gene aynı günlerde,
nasyonal sosyalizmin deyişi ile fabrikaların önderliği, doğal liderlerine geri
veriliyordu. Yani fabrikalarda tek önder, o fabrikanın sahibi olacaktı.
Sendikalara ve işçi hareketine karşı girişilen bu tür eylemler, Nasyonal
Sosyalist Alman İşçi Partisi içindeki gerçekten sosyalist sayılabilecek
gruplar arasında geniş bir hoşnutsuzluk uyandırdı. Bu gruplar, her ne kadar
sosyal demokrasi ve Marksizm'e karşı idiyseler de, belirli bir sosyal espriye
inanmakta ve Nazi Partisinin bunları savunacağını sanmaktaydılar. Ancak
bunların tasfiyesinde de fazla bir güçlük çekilmedi.
Nasyonal sosyalist ekonomi, tipik bir savaş ekonomisi (Wehrwirtschaft) idi. Bu
ekonomi içinde iki temel hedef alınmıştı. Bunlardan biri istihdam, diğeri ise
ekonomik büyüme idi. 1936da Göringde ifadesini bulacağı üzere nasyonal
sosyalist ekonomi kendine yetmeyi temel ilke edinmişti. Bu arada devlet
yatırımları artırılmaya çabalanırken, özel girişim de özendirilmeye
çabalanıyordu. Bu ekonomi politikası ve özellikle silahlanma girişimleri, büyük
iş çevrelerinin beklentilerini yanıtlarken, orta sınıf gitgide geride
kalmaktaydı.
Nazi Partisinin programında ve propagandasında tekellere karşı savaş vaat
ediliyordu. Buna karşılık Ekim 1937de alınan bir kararla sermayesi 40,000
Dolar'dan ufak şirketlerin kapatılması yönüne gidildi. Bu karar çerçevesinde
piyasadan çekilmek zorunda kalan şirket sayısı, piyasada çalışmakta olan
şirketlerin %20sinden fazlasıydı.
Daha sonra alınan bir kararla da, yeni bir şirket kurulabilmesi için minimum
250,000 Dolar sermaye sınırı getirildi. Yani antitekel sloganlarla iktidara
gelen nasyonal sosyalizm, doğrudan doğruya tekelcilik yapmakta ve tekellerin
gelişimini desteklemekteydi.
Ticaret yaşamı da devletin, yani Nasyonal Sosyalist Parti'nin kesin bir
denetimi altına girmişti. Zaten ekonominin tümü merkezileştirilmişti. Alman
ekonomisi Alman Ekonomi Odası adında bir örgüt içinde toparlanmıştı. 7
Ulusal Ekonomi Grubu, 23 Ekonomi Odası, 100 Sanayi ve Ticaret Odası ve 70
El Sanatları Odası doğrudan bu örgüte bağlanmıştı. Reichsbankın başına
getirilen Dr. Schacht da kesin bir denetim mekanizması oluşturmuştu. İşçiler
ise Alman İşçi Cephesi içinde örgütlenmişler ve partinin kesin denetimi
altına girmişlerdi.
Neo-Enstitüsyonalizm:
Amerikan ekonomik düşünce tarihinde, Thorstein Veblen, John
Commons ve Wesley Clair Mitchellin kurmuş oldukları kurumcu (enstitüsyonalist)
ekonomi okulunda, kurucuları izleyen ekonomistlerin oluşturdukları kuşaklardır.
En tanınmış neo-kurumcular (neo-enstitüsyonalistler) Richard Ely, J.M. Clark,
Rexford Guy Tugwell ve Gardiner Meanstir. Walton Hamilton, Robert Hoxie, Selig
Perlman, A.B. Wolfe, Morris Copeland ve Edwin Witte gibi diğer bazı ekonomistler
de bu akıma dahildir.
1972 yılında Allan Gruchy, neo-kurumcular kelimesini ikinci kuşak kurumcular
olan John Kenneth Galbraith, Clarence Ayres, Gunnar Myrdal ve Gerhard Colm için
kullanmıştır. Bugün Evrimci Ekonomi Derneğinin çıkarmakta olduğu "Journal
of Economic Issues" adlı dergiyi çıkaranlar ve yazı yazanların büyük bir
kısmı kurumcu görüşleri açıklamaya ve geliştirmeye çalışmaktadırlar.
Bazı kimseler, bugünkü kurumculuğun bir anlam ifade etmediğini, esas olarak ilk
üç kurumcunun gerçek hareketi temsil ettiğini iddia etmektedir. Paul Samuelson,
bu görüşü savunmakta ve gerçek kurumculuğun 40 yıl önce sona ermiş olduğunu
iddia etmektedir. Diğer taraftan kurumcuların birçok fikirlerinin ve
konularının ekonomik düşünce akımına girmiş olduğunu iddia edenler de vardır.
Ekonomik kalkınma ile ilgilenen ekonomistlerin ekonomik kararların çerçevesini
oluşturan kurumsal yapı üzerinde durmaları, kurumcuların ekonomik analizde
görmek istedikleri gelişmelere uygun bulunmaktadır. İnsan hayatının değeri,
kalkınma ve büyümenin çevreye maliyeti, ekonomik faaliyetin modern dünyaya
verdiği şekil kurumcuların ekonomik kalkınma büyümeden ziyade ekonominin
ilerlemesi ve düzelmesi üzerinde durmalarının isabetini doğrulamıştır.
Gerek ilk kurumcular, gerekse neo-kurumcular, ekonomik karar verme sürecini
kültürel ve toplumsal çerçevenin içinde incelemektedir. Kurumculuk, aynı
zamanda klasik ve neo-klasik ekonomik teorinin varsayım ve perspektiflerine
cephe alan bir hareket sayılmıştır. Bu bakımdan başta Gustav Schmoller olmak
üzere akımın savunucuları, Alman Tarihçi Okulunun ve Ütopist Sosyalistlerin
fikirlerini yansıtmaktadır. Neo-kurumcular ise kurumculuğun yalnız muhalefet
olmadığını iddia etmektedirler.
Kurumculuğun esası, kaynakların nasıl kullanılacağı konusunda toplumda oluşan
tercihleri şekillendirmeyi ve ifade etmeyi ekonomiye dahil etmeleridir.
Toplumsal değerlerin oluştuğu ve kaynaklarla ilgili kararların alındığı bu
karşılıklı etkileşim süreci kurumculuğun en ayırıcı özelliğidir. Öteki ekonomi
okullarında bu özellik yoktur.
Kurumculuk, statik ve denge üzerinde değil, süreçler ve evrim üzerinde
durmaktadır. Ekonomik karar vermeye katkıların doğal şartı uyum değil,
çatışmadır. Kurumculara göre politik ekonomi, piyasaları ve fiyatları yüzeysel
bir şekilde incelemekte, modern toplumsal değerlerin kaynak dağılımı sürecinde
yansıtılmasını ihmal etmektedir.
Kurumculara göre önemli olan fiyatların nasıl oluştuğu değil, değerlerin nasıl
oluştuğu ve değerlendirme sisteminin zaman içinde nasıl değiştiğidir. Bu
itibarla kurumcular, kalkınma ve büyümeden çok, ekonomik ilerlemenin, ilerleme
fikirlerinin nasıl oluştuğu ve nasıl değiştiği ile ilgilenirler. Bu fikirler,
toplumun kurumsal yapısının bütününü ilgilendirdiği için, kurumcular adı
yerleşmiştir. Ancak evrimci ekonomi çok daha uygun bir addır. Aynı zamanda
kurumcuların kalkınma ekonomisinde başarılı olmalarının nedenini de
açıklamaktadır.
Neo-Hegelcilik:
Alman düşünürü Hegelin düşüncelerini 20. yüzyılın
başlarında yeniden yorumlayarak çözümlemelere ulaşmak isteyen düşünce akımı.
1920li ve 30lu yıllarda aydın çevrelerde oldukça tartışılan bu görüşün önemli
düşünürleri arasında Glockner ve Lason sayılabilir.
Neo-Hegelcilik bir anlamda Marksizm-Leninizme felsefe alanında karşı çıkmak
isteyen çabaların bir ürünü ve belki de odağı olmuştur. Hegel idealizmini
yeniden gözden geçirme yoluyla, tarihsel materyalizmi ve Marksist diyalektiği
çürütme ve reddetme çabasına girilmiştir.
Neo-Keynes'çi Ekonomi:
İngiltere'nin Cambridge Üniversitesi'nde merkez kurmuş ve
dünyanın çeşitli yerlerinde taraftarları olan küçük, fakat etkili bir Keynes
sonrası grubun doktrinlerine denir. Neo-Keynes'çiler John Maynard Keynes'in
temel fikirlerini, özellikle 1936 yılında yayınlamış olduğu General Theory of
Employment, Interest and Money eserindekileri kabul etmektedirler.
Neo-Keynes'çi ekonomiye katkıda bulunanlar Joan Robinson, Nicholas Kaldor,
Luigi Pasinetti ve Piero Sraffa gibi Cambridge Üniversitesi'yle ilgili olan
kimselerdir. Neo-Keynes'çi ekonomiye önemli katkıda bulunmuş diğer bir ekonomist
Polonyalı Michel Kalecki'dir. Kalecki, Keynes'ten bağımsız olarak,
Keynes'inkine benzer bir genel istihdam teorisi geliştirmiştir.
Neo-Keynes'çilerin klasik ekonomist David Ricardo ve sosyalist Karl Marx ile
ortak yanları vardır. Nitekim Neo-Keynes'çilerin çalışmalarına bazen
Neo-Ricardo'cu ve/veya Neo-Marx'çı adı verilmiştir.
1977 yılında Cambridge Üniversitesi'nde kurulan Cambridge Journal of Economics
Neo-Keynes'çi yayınların merkezi olmuştur. ABD'de 1978'de kurulan Journal of
Post Keynesian Economics benzer fikirlerin yayılması için kullanılmıştır.
Neo-Keynes'çiler ve genellikle Keynes sonrası ekonomistler Keynes hakkındaki
kendi yorumlarını haklı saymakta, Samuelson, Tobin ve Hick gibi Ortodoks
Keynes'çilerin yorumunu gayrimeşru saymaktadır.
Neo- Keynes'çiler stagflâsyon sorunlarına cevap bulmuş olduklarını iddia
etmektedir. İşsizliğin ve enflasyonun eş anlı artması stagflâsyon, Ortodoks
Keynes'çilik bakımından ekonomistlerin, ekonomi politikasını yönetenlerin ve
genel olarak kamuoyunun gözünden düşmesine yol açan bir paradokstur. 1970'li
yıllar zarfında Ortodoks Keynes'çilerin etkisi azalma eğilimi gösterdikçe,
Neo-Keynes'çi teori, monetarist fikirleri ve anayol Neo- Klasik ekonomistlerin
fikirlerini beğenmeyenler için cazip gözükmekte idi. Neo-Keynes'çiliğin Marx'ın
bazı fikirlerine yakınlığı solu andırmaktadır. Neo-Keynes'çiler enflasyonu
aşağıya çekmek için maliye politikasına ilaveten gelirler politikasına
taraftardırlar, fakat sosyalist sayılmazlar.
Yatırım, Beklentiler ve Büyüme
Yatırım veya sermaye birikimi Keynes'in istihdam teorisinde merkezi bir rol
oynar. Ancak Keynes, analizini kısa dönem için yürütmüştür. Kısa dönemde
yatırım ekonomiye satın alma gücü zerk etmekte, efektif talebi ve dolayısıyla
istihdamı artırmaktadır. Neo-Keynes'çi büyüme teorisi sermaye birikiminin
gelecekteki dönemlerde prodüktif kapasite yaratma yönünü incelemekle sermaye
birikiminin uzun dönemli sonuçlarına ağırlık vermektedir.
Roy Harrod'un daha önce yapmış olduğu çalışmalardan yararlanarak, Joan Robinson
ve Nicholas Kaldor kendi kendini besleyen büyümenin şartlarını incelemişlerdir.
Belirli bir yatırım düzeyi tam istihdamı sağlamaya ve ekonominin sabit bir
oranda büyümesine yeterli olabilir. Ancak Joan Robinson'un teorisi merkeziyetçi
olmayan piyasa kapitalizminde, yüksek istihdam sağlayan istikrarlı büyüme için
gerekli şartların gerçekleşme ihtimallerinin çok düşük olduğunu göstermektedir.
Önemli bir konu, girişimcilerin başlangıç beklentileri ile ekonomik faaliyetin
gerçekleşmiş sonuçları arasındaki ilişkidir.
İstikrarlı yüksek istihdam sağlamak hususunda Keynes'in özel yatırım
yeterliliğine ilişkin kötümser görüşlerinde en önemli faktör, geleceğe ait
belirsizliktir. Beklentilerin yanlış çıkması halinde, girişimcilerin
yöneticileri ya üretim düzeyini ya fiyatları ya da her ikisini değiştirmek
suretiyle uyum sağlamaktadırlar. Keynes'in analizinde, ayarlamalar daha çok
üretimde yapılmakta, Robinson ve Kaldor ise üretim ayarlamalarına ilaveten
fiyat ayarlamalarına da önem vermektedir.
Keynes'in rekabeti varsaymasına karşın, Neo-Keynes'çiler ürün piyasalarında
kuvvetli monopolcu unsurlar hesaba katmaktadır. Kelecki'nin monopol derecesi
kavramı, fiyat tespitinde piyasa kuvveti ölçüsüdür ve Neo-Keynes'çi büyüme
teorisinin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Maliye politikası istikrarlı
büyümenin sağlanmasında kullanılabilir; fakat Neo-Keynes'çiler para miktarının
ekonomisinin gerçek ihtiyaçlarını karşıladığını ve paranı n ekonomik politikada
stratejik bir faktör olmadığını varsayarlar. Keynes'in kısa dönemli teorisiyle
Neo-klasik uzun dönemli teoriyi birleştiren Neo-klasik senteze Neo-Keynes'çilik
bir alternatif olarak belirmektedir.
Gelir Dağılımı Teorisi
Çağdaş kapitalizmin en önemli iki aksaklığından birinin işsizlik, diğerinin ise
servet ve gelir dağılımının eşitsizliği olduğunu kabul etmekle beraber, Keynes
hiçbir zaman dağılım teorisine ağırlık vermiş değildir. Neo-Keynes'çiler ise
teorilerinin en devrimci kısmı olan bir gelir dağılımı teorisi
geliştirmişlerdir.
Keynes'in tüketim fonksiyonunu iki kısma ayırmışlardır: Ücretlerden tüketme
eğilimi ve kârlardan tüketme eğilimi. En basit Neo-Keynes'çi modellerde
işçilerin bütün ücretlerini cari tüketime harcadıkları varsayılmaktadır.
Kapitalistlerin kârlarını tayin eden yatırım ve tüketim kararlarıdır.
Kapitalistler daha fazla yatırım yapmak veya daha fazla tüketmek suretiyle
milli gelir içindeki paylarını artırabilirler. Kalecki bu durumu çarpıcı bir
şekilde şu cümle ile ifade etmiştir: "İşçiler kazandıklarını harcarlar,
kapitalistler ise harcadıklarını kazanırlar." Bu suretle Neo-Keynes'çi
ekonomide yatırım hem gelirin ücretlerle kârlar arasında dağılımını, hem de
dağıtılacak gelirin düzeyini belirlemede stratejik bir faktördür.
Neo-Keynes'çi dağılım teorisinde Kalecki'nin monopol derecesi Neo-klasik
ekonomideki tam rekabet varsayımının yerini almakta ve doğrudan doğruya gelir
dağılımını etkilemektedir. Monopol derecesindeki nispi bir artış milli gelirin
kâra giden payı ücretlerin aleyhinde olmak üzere artıracaktır. Gelir dağılımına
ilişkin bu Neo-Keynes'çi makro ekonomide teori, Neo-klasiklerin mikro-ekonomik
gelir dağılımı ile tezat halindedir.
Neo-klasik teori, üretim faktörlerinin (emek ve sermaye) marjinal prodüktivite
prensiplerine göre genel bir teori içinde fiyatlarının belirlenmesine
dayanmaktadır. Sraffa'nın görüşlerinden yararlanan Joan Robinson 1950'li
yıllarda Neo-Klasik üretim fonksiyonunun anlamlığına meydan okumuş, özellikle
sermayenin ölçülebilir homojen mahiyeti olmadığını iddia etmiştir.
Neo-klasik teori sermayenin değerini tespit etmek için gelecekteki gelirleri
faiz oranı ile ıskonto etmekte ve bir kısır döngü şeklinde sermayenin değerini
kullanarak faiz oranını sermayenin marjinal prodüktivitesi olarak
belirlemektedir. Özetle Neo-Keynes'çi ekonomi, politik bakımdan ortanın solunda
yer almaktadır. Reel kuvvetlere ağırlık vermekte, paranın uyum sağlayacağını
varsaymaktadır.
Parasal ücret fiyat düzeyinin dingil çivisini oluşturmaktadır. Gelir dağılımına
ağırlık verilmektedir. Sermaye teorisi bakımından ücretleri aşan bir fazlalık
gerekmektedir. Her istihdam düzeyinde büyüme mümkündür, fakat tam istihdam
düzeyinde büyümeye ağırlık verilmektedir. Enflasyon, ücret ve kâr marjlarındaki
değişmelerden kaynaklanmaktadır. Ekonomi politikada "laissez faire"
esas alınmakla beraber, gelirler üzerinde makro-ekonomik kontrollere ağırlık
verilmektedir.
Neo-Klasik Ekonomi
İngiltere'de Alfred Marshall, Fransa'da Léon Walras ve
Avusturya'da Carl Menger etrafında oluşan okulları içine alan bir genel düşünce
çerçevesidir. Neo-klasik ekonominin en önemli özelliği piyasa olaylarıyla
ilgili geniş kategorileri kişisel düşüncelere indirgemesi, ekonomi biliminin
alternatifler arasında sübjektif seçim yapmanın, kişinin temel aksiyonuna bağlı
bulunduğunu iddia etmesidir.
Neo-klasik ekonomi, değer teorisi konusunda 19. yüzyılın sonlarına doğru ortaya
çıkan marjinal devrim ile başlamıştır. Neo-klasik ekonomi tek bir düşünce okulu
değildir, yukarıda adı geçen üç tanınmış ekonomistin etrafında oluşan
alt-okulların karışımıdır. Bu alt-okulların ortak yanları, piyasa süreçlerini
koordine eden özellikleri piyasada kişilerin planları ve sübjektif değerleriyle
açıklamaya verdikleri ağırlıktır. Kişiler piyasada teknolojik bilgi, sosyal
alışkanlıklar ve uygulamalarla kaynakları n kıtlığı gibi zorlayıcı faktörlerin
etkisi altında değerlendirme yapmaktadır.
İngiltere'de Marshall'ın 1885'te Cambridge Üniversitesi politik ekonomi
kürsüsüne atanması Cambridge Okulu'nun başlangıcını oluşturmaktadır. Bu
Neo-klasik ekonomi varyantı klasik ekonominin geçmişteki katkılarına, özellikle
David Ricardo ve John Stuart Mill'in katkılarına süreklilik getirmiştir.
Marshall 1890'lı yıllarda yayınlanan Principles of Economics adlı kitabında,
malları n normal fiyatlarını belirleyen kuvvetlerin sanayiler içinde yaşam
kavgası veren firmalar çerçevesi içinde arz ve talep vasıtasıyla
açıklanabileceğini ispat etmiştir. Marshall'ın taraftarları A.C. Pigou, D.H.
Robertson, Ralph Hawtrey ve bir dereceye kadar John Maynard Keynes'ten
oluşmaktadır.
1930'lu yıllarda Keynes eski üstadının aleyhine dönmüş ve sübjektif değerlendirmelerin
koordinasyonu bozan süreçlere, işgücü işsizliğine ve sermayenin eksik
kullanılmasına yol açabileceğini vurgulamıştır. Fransa'da Walras 1874'te
yayınladığı Elements of Pure Economics adlı kitabı ile genel denge okuluna
kurmuştur.
Vilfredo Pareto'nun 1896-1897 yıllarında yayınladığı Cours d'Economie Politique
kitabıyla bu okul İsviçre'nin Lausanne şehrinde gelişmiştir. Diğer taraftan
Walras'ın bazı öğretileri A.L. Bowley'in Mathematical Groundwork of Economics
(1924) kitabı aracılığıyla İngiltere'ye geçmiştir.
Marshall gibi, Walras ve okulu piyasa fiyat belirlenmesinin arz ve talebiyle
meşgul olmuştur; fakat Walras Marshall'dan ileri giderek bütün piyasaların
eş-anlı olarak dengede olabileceği matematik şartları incelemiştir.
Avusturya'da Carl Menger 1871'de yayınladığı Principles of Economics kitabıyla
Avusturya Okulu'nu kurmuştur.
Viyana Üniversitesi profesörlerinden Friedrich von Wieser, Eugen von
Böhm-Bawerk ve daha sonra Ludwig von Misse ve Friedrich A. von Hayek onun
öğretilerini genişletmişlerdir. Marjinalist ekonominin temel konusu kişinin bir
malın veya hizmetin değerini tahmin ederken o birimden vazgeçmesi halinde
tatmin edilmemiş en düşük değerdeki kullanıma bağlıdır.
Jevons, Marshall ve Walras kişinin mülkiyetinde bulunan arz miktarıyla
hissedilen sübjektif tatminin şiddeti arasındaki ilişkiyi kabul etmişlerdir.
Fakat her tercihin vazgeçilen bir fırsat ile ilgili olduğu fikrini geliştiren
Avusturya Okulu ve daha sonra 1930'lu yıllarda London School of Economics'teki
ekonomistler olmuştur. Bundan hareketle Neo-Klasik Okul her harcama yönünde,
harcanan marjinal doların sağladığı tatminin eşit olması halinin bulunması için
sürekli karşılaştırma ve ikameler yolu ile piyasada rasyonelliği tanımlamıştır.
Fiyatta bir yükselme sonunda ikame mekanizması harekete geçmekte, pahalı malın
yerine daha ucuz alternatifler ikame olmaktadır.
Marshall'ın tanımını yaptığı ikame prensibine göre fiyat yükseldikçe kişisel
talep asla artmamaktadır. Bu prensibe bir numaralı talep kanunu denmiştir.
İkinci talep kanunu, piyasanın uyum sağlamak için gerektirdiği zaman ne kadar
uzunsa, ikame etkisinin o kadar büyük olduğunu ifade etmektedir. İkame kavramı
sosyal bilimlerin en radikal fikirlerinden biridir ve ulusal ihtiyaçların sabit
olduğunu iddia edenleri eleştirmek için kullanılmıştır. Arz kısmında
üreticiler, piyasada yaşamlarını devam ettirmek için bir arz miktarını en ucuz
üretme yolunda, kaynaklar arasında ikamelerde bulunmaktadırlar.
Marshall'ın geliştirmiş olduğu firmalar ve endüstriler modelinde, beklenmedik
talep kaynaklarına bağlı olarak üretimi tedrici şekilde ayarlama mecburiyeti
çerçevesinde, firmalar kısa dönemde kapasitelerini daha yoğun bir şekilde
kullanacak ve uzun dönemde kapasitelerini değişeceklerdir. Zaman geçtikçe
firmalar hem büyüklük, hem de organizasyon bakımından daha esnek hareket
edebilmekte, arz ve talep arasındaki denge daha esaslı bir şekilde
oluşmaktadır.
Ekonomik organizasyonla ilgili yeni şekillerin öğrenilmesinin ve
keşfedilmesinin ölçek ekonomilerine yol açtığı öne sürülmüştür. Birinci arz
kanununa göre fiyat ne kadar büyük olursa, arz miktarındaki artış da o kadar
büyük olmaktadır. İkinci arz kanununa göre belirli bir fiyat artışına tekabül
eden arz miktarı artışı, piyasanın uyum sağlaması için geçen zaman ne kadar
uzunsa o kadar fazla olacaktır.
Neo-Klasik ekonomide başka kaynaklarla bir arada kullanılan bir kaynağın
değerini tespit ederken marjinal prodüktivitelerine bakılmaktadır. Bir kaynağın
marjinal prodüktivitesini bulmak, diğer faktörleri sabit tutmak ve söz konusu
faktörün miktarını değiştirmek suretiyle üretimde meydana gelen değişmeleri
tespit etmek gerekir. Faktörün bir birimini azaltmak suretiyle üretim ne kadar
artarsa, faktörün marjinal ürünü o kadar büyük olacaktır.
1898'de Phillip Wicksteed, pozitif veya negatif ölçek ekonomileri mevcut
olmadığı takdirde, her faktöre marjinal ürünü kadar bir pay verildiğinde bütün
faktörlerin ortak ürüne tamamen dağıtılmış olacağını göstermiştir. 1920'li
yıllarda Neo-Klasiklerden Paul ve Douglas, 1960'lı yıllarda Robert Solow Amerika'da
kişi başına gelirin büyümesine emek, sermaye ve inovasyonun katkılarını
ölçebilmek için faktör fiyatları teorisini kullanmışlardır.
Douglas, 1934 yılında yayınladığı Theory of Wages kitabında işçilerin milli
gelirden aldığı nispi payın zaman içinde değişmiş olduğunu tespit ederek,
kapitalizmin gelişmesiyle işçi sınıfının daha az bir pay alacağı yolundaki
Marksist iddiayı büyük çapta çürütmüştür.
Neo-Klasik ekonomi politikası analizinin büyük bir kısmını ekonomik etkinlikle
ilgili özel bir kavrama bağlamaktadır. A politikasının belirli bir amaç için B
politikasından daha az kaynak gerektirdiği gösterilirse, bu takdirde A
politikası B politikasına tercih edilmekte ve daha etkin olduğu ifade
edilmektedir. Piyasa fiyatlarının değer indeksleri olduğunu varsaymakla,
Neo-Klasik ekonomistler programların maliyet ve faydalarını
değerlendirmektedir. Maliyetlerine göre daha fazla fayda sağlayan politikalar
ekonomik bakımından daha etkilidir.
İsrail Kirzner, Murray Rothbard ve Ludwing Lachmann gibi modern Avusturya Okulu
temsilcileri, fırsat maliyetinin ölçme teşebbüslerine karşı çıkmakta, piyasa
fiyatlarının denge fiyatları olduğu varsayımının yanlış olduğunu iddia etmekte,
böylece maliyet-fayda analizinin metodolojik temelini reddetmektedirler.
Özet olarak denebilir ki, Neo-Klasik Okul çeşitli kavramlar çerçevesinde
piyasanın işlemesini arz ve talep kuvvetleriyle açıklamaktadır. Ekonomik
etkinlik kavramıyla Neo-Klasik ekonomi, hükümet politikalarından bazılarının
israf sayılabileceğini, daha ucuz alternatifler göstermek suretiyle ispat
etmeye çalışmaktadır.
Neo-Liberalizm
Klasik liberalizme reform getiren ve devletin daha aktif
bir müdahalesini savunan ekonomist ve filozofların temsil ettiği düşünce
akımıdır. Klasik liberalizm açık piyasaların gereğini ve üretim araçlarının
desantralize kontrolünü kişi hürriyetleri bakımından savunan toplumsal bir
felsefedir.
Klasik liberalizmin babası John Lockedur. Ancak öğretisinin bazı unsurlarını
İ.Ö. 4. yüzyılda Romalı Stoacıların düşüncelerinde bulmak mümkündür. 1690 yılında
yayınlamış olduğu "Second Treatise on Government" adlı kitabında
Locke, kişi ile devlet arasındaki ilişkiler hakkında üç önemli kavram
geliştirmiştir. Birincisi, sivil hükümetler kurulmadan önce kişiler, işbirliği
içinde bulunan sosyal gruplaşmalar halindedir. İkincisi, kişiler, siyasi
topluma girerken doğal bazı hakları beraberinde getirmektedir; bu haklardan
ticari mübadelelerle vazgeçilemeyeceği gibi, devlet de bu hakları kaldıramaz.
Üçüncüsü, hükümet, bu hakları himaye edemiyorsa veya buna istekli değilse,
toplumun üyeleri bu hükümeti devirmekte ve daha etkili bir hükümet getirmekte
haklı olurlar.
18. ve 19. yüzyıllarda, ekonomistler, piyasalarda mevcut olan ve kendi kendini
düzenleyen faktörler sayesinde kaynakların sürekli olarak en fazla değer
verilen kullanımlara yöneldiğini ve ekonomik kalkınma sağladığını
açıklamışlardır.
Açık piyasaların, israfı kaldırmak ve tüketici isteklerindeki değişmeleri
süratle cevaplandırmak hususundaki rolüne ağırlık veren klasik liberaller,
piyasaya girişi önleyen ve rekabeti sınırlayan tertiplere karşı çıkmışlardır.
Klasik liberaller, belediye hizmetlerinin kurulmasına, mesleklere girmek için
lisans mecburiyetinin konmasına, dış ticarete sınırlamaların getirilmesine,
göçlere kota konmasına ve devlet kuvvetinin rekabeti önlemesine karşı
çıkmaktadır. Bunlara rağmen klasik liberaller, tam "laissez faire"
nin savunucuları değildir. Devletin yapmasını istedikleri şeyler milli savunma,
polis kuvvetleri, sağlık, sanayi güvenliği liman ve baraj gibi yatırım projelerinin
yapımı, yaratıcılığı teşvik etmek için patent sistemi, sağlam ve emniyetli bir
paranı sağlanmasıdır.
Klasik liberalistler gibi neo-liberalistler de kişinin ekonomik ve manevi
yükselmesini savunmaktadır. Klasik liberalistlerden farklı olarak
neo-liberalistler, devletin piyasada fırsatlar yaratmak ve kişilerin, özellikle
toplumun en fakir üyelerinin durumlarını düzeltmek için daha aktif bir rol
oynamasını ileri sürmektedirler.
Jeremy Bentham, John Stuart Mill, T.H. Green, Alfred Marshall, A.C. Pigou, J.
A. Hobson, John Dewey, John Maynard Keynes, John Kenneth Galbraith ve John
Rawls gibi neo-liberalistler, gelirden ve servetten artan oranlı vergi
alınmasını, devletin eğitim, sağlık, park ve şehir plancılığını finanse
etmesini, çeşitli sanayilere sübvansiyon vermesini (marjinal bir arz birimi
üretmenin sosyal maliyetinin sosyal faydasına eşit veya ondan büyük olması
şartıyla), miras yolu ile intikal eden servetin vergilendirilmesini ve kaynak
işsizliğini azaltmak için toplam talebin yönetilmesini savunmaktadırlar.
Neo-liberalistler, kişisel hürriyeti pozitif bir şekilde tanımlamakta ve sosyal
reform için kanunların kullanılmasına karşı çıkmaktadırlar. Klasik
liberalistlerden farklı olarak, neo-liberalistler kişilerin topluma doğal bazı
haklarla girdiklerini kabul etmemektedir. Özel mülkiyeti, kişisel hürriyeti ve
açık piyasaları en geniş kitleler için en büyük faydayı sağladıkları için
savunmaktadır.
Uygulamada müdahalenin boyutlarını ve sınırlarını tespit konusunda sezgiyle
hareket etmesine karşın, neo-liberalizm Batı demokrasilerinde son yüzyılda çok
büyük etki yapmıştır. Ancak neo-liberalizm, zamanla sosyalist programlara
yakınlaşmış ve sanayiyi millileştirmeye doğru kaymıştır.
Çok az kontrol ile süratli sonuçlar sağlayan programlar, zamanla daha fazla
kontrole ihtiyaç yaratmış, sanayinin millileştirilmesi kaçınılmaz olmuştur.
Hükümet kontrolünün tırmanma eğilimi klasik liberalistler tarafından tahmin
edilmiştir. 1944 yılında "The Road to Serfdom" adlı eserinde
Friedrich A. Hayek ve 1951 yılında "Socialism" adlı eserinde Ludwig
von Mises, müdahalenin bu şekli alacağını önceden tahmin etmişlerdir.
Müdahale sonucu kurulmuş olan bürokrasiler, ekonominin birçok sahasında özel
karar vermenin yerini almışlardır. Bunun sonucunda teşebbüs gayreti çok
gerilemiş bulunmaktadır. Neo-liberalizm refah devletinin içinde bulunduğu
karışıklık ortamında gerilememiş olsa bile, başlangıçtaki çekiciliğinden çok
şey kaybetmiştir.
Neo-Merkantilizm
İki savaş arasındaki dönemde dış ekonomik ilişkilerde
uygulanan sınırlayıcı rejimler, merkantilist sistemin tekrar canlanmasına yol
açtı. Özellikle Büyük Bunalımdan sonraki dönemde, dış ticaret ilişkilerini ve
bunlardan kaynaklanan ödeme yükümlülüklerini serbest bir dış ticaret anlayışı
içinde değil, takas ve kliring sistemleriyle karşılama yoluna gidildi.
Devlet, altın veya döviz ödemeden malın mal ile ödenmesi şeklindeki bu
sistemler sayesinde dış ticaret ilişkilerini geliştirmeyi ve üretimi artırmayı
amaçlamaktaydı. Milliyetçi akımların ve kendi kendine yeterlilik zihniyetinin
gelişmesi neo-merkantilist sistemin doğmasına yol açan öteki önemli etkenlerdi.
Sosyalizm
Sosyalizm, gerek ekonomik bir doktrin olarak, gerek siyasal
bir doktrin olarak, gerek bir ideoloji olarak tanımlanması son derece güç bir
kavramdır. Zira çağlar boyunca çok farklı kural ve uygulamalar sosyalizm olarak
adlandırıldığı gibi; günümüzdeki birbirinden çok farklı uygulamalar da aynı
biçimde adlandırılmakta ya da en azından sosyalizm oldukları iddiasını
taşımaktadır.
Toplumculuk, sosyal-demokratlık, demokratik solculuk, komünistlik, sosyalistlik
gibi bir dizi kavramın ifade etmek istedikleri şeyin ne olduğu ancak
uygulamanın gözlenmesiyle anlaşılabilmektedir.
Tüm bu tartışmaların dışında kalarak çok genel çizgiler içinde bir tanımlama
verilmek istenirse, üretim araçlarının (ya da en azından temel endüstrinin
önemli bir bölümünün) devlet tekelinde (ya da en azından denetiminde) bulunduğu
ve söz konusu bu devletin çalışan kitleler tarafından denetlendiği ülkelerdeki
ekonomik sisteme sosyalist denebilir.
Aslında sosyalizm, hemen hemen her ülkede farklı uygulandığı için, tek bir
sosyalizmden söz etmek yerine farklı sosyalizmlerden söz etmek daha doğru olur.
Teknokrasi
Teknokrasi, bir sosyal ve ekonomik programın uygulanmasında
mühendis ve teknisyenlere ekonomik hayatın denetimini bırakmayı öngören
anlayışa verilen addır. Bu görüşü savunanların hareket noktası, kompleks
ekonomik hayatta siyasilerin bu ekonomik yapıyı denetleyemez hale geldiği
görüşüdür.
Terim, ilk kez 1919 yılında William Smith adındaki bir Amerikalı tarafından
Sosyal Organizasyon Teorisi ve Ulusal Endüstri Management Sistemi adı altında
tarif edilmiş ve geliştirilmiştir. Daha çok Büyük Bunalımın egemen olduğu 1929
sonrasında zemin bulmuştur; günümüzde ise sadece ansiklopedik yaklaşımlarda ele
alınmakla yetinilmektedir.
Ticari Kapitalizm
Kapitalizmin erken veya ilk aşamasıyla ilgilidir.
Yeniçağ'ın başlangıcında, büyük coğrafi keşifleri izleyen yıllarda Atlantik
Kıyılarında gelişmiştir. Sermaye, ticaret ve para muamelelerine yöneldiği için
kapitalizmin bu aşamasına ticari kapitalizm adı verilmiştir.
Avrupanın Uzak Doğu ile ticaretinin 16. yüzyıldan itibaren Akdenizden
Atlantik Kıyılarına kayması, ticari kapitalizmin İngiltere, İspanya ve Portekiz
Kıyılarında yoğunlaşmasına yol açmıştır. Büyük imparatorlukların denizaşırı
sömürgeler kurmaları, deniz ticaret filolarını geliştirmeleri, anavatana
hammadde ve maden taşımaları, kapitale ve kapitalizme büyük imkânlar yaratmış,
kapital birikiminin hızlanmasını ve yoğunlaşmasını sağlamıştır.
Ticari kapitalizm, 18. yüzyılın ortalarına ve kısmen ikinci yarısına kadar
sürmüştür. Avrupa ülkelerinin bu dönem içinde yürüttüğü iktisadi politikaya
merkantilizm adı verilmiştir.
Viyana Okulu
Viyana Okulu veya Avusturya Okulu bir akademik müessesenin
ötesinde bir muhakeme yolu, bir analiz tekniği, bir araştırma programı ve diğer
ekonomi düşünce okullarından farklı bir teorik sistemdir.
Viyana Okulu birçok önemli yönüyle klasik ekonomiden, tarihçi okuldan ve
Marksist, kurumsal ve matematiksel ekonomiden ayrılmaktadır. Diğer taraftan
Viyana Okulu'nun birçok ilkesi neoklasik ve modern ekonomiye girmiş
bulunmaktadır.
Viyana Okulu'nun kurucusu 1871'de Principles of Economics ve 1883'de Problems
of Economics and Sociology kitaplarını yayınlayan Carl Menger'dir. Viyana
ekonomisi, grubun bütün üyeleri tarafından kabul edilen yeknesak bir sistem
değildir.
İkinci kuşak sayılan Eugen von Böhm Bawerk ve Friedrich von Wieser birçok
konuda birbirlerinden ve Carl Menger'den farklı görüşlere sahiptir. Bu itibarla
Viyana Okulu'nu bütün üyelerin katıldığı doktrinlerle tanımlamak
zorlaşmaktadır.
1890'lı yıllarda dört konu okulun özelliğini göstermekteydi: Marjinalizm,
azalan marjinal fayda, maliyetlerin vazgeçilen fayda şeklinde ifadesi ve
koplemanter faktörlere değer atfetme. Daha sonraki yıllarda metodolojik individüalizme
ve sübjektivizme ağırlık verilmiştir. Daha geniş olarak ifade etmeye
çalışırsak, Viyana Okulu'nun üyeleri metodoloji ve değer teorisinde ortak
görüşlere sahip olmakla beraber, kapital, konjonktür, ekonomik hürriyet konularında
farklı görüşlere sahiptir.
Avusturya Okulu'nun değer teorisi hakkındaki birçok ilkesi daha önceki bazı
ekonomistler tarafından zikredilmiştir. Faydanın, kıtlıkla bir arada
incelenmesi Galiani (1750), Condillac (1776), Walras (1831), Lloyd (1834), Dupuit
(1844) ve özellikle Gossen (1854) tarafından yapılmıştı. Bu yazarların büyük
bir kısmı azalan marjinal fayda kanununu tam anlamış bulunmaktaydı.
Faydaya uygulanmamakla beraber Marjinalizm kavramı von Thünen (1826) ve Cournot
(1838) tarafından geliştirilmişti. Ancak, bu öncüler ile Menger arasındaki
önemli fark, bütünleşmiş bir teorik sistem kurmamış olmalarıdır.
Menger'le aynı zamanda yaşamış olan William Stanley Jevons (1862 ve 1870) ve
Leon Walras (1873) aynı temel varsayımlar üzerinde bir dedüktif sistem
kurmuştur. Aradaki fark Jevons ve Walras'ın matematik işaretler kullanmış
olmalarıdır.
Böhm Bawerk ve Wieser'in yayınları Viyana ekonomisinin dünya çapında
yayılmasına yol açmıştır. Sonraki kuşaktan Ludwig von Misas ve Firedrich von
Hayek İngiltere'de ve Amerika'da uzun yıllar ders vermiş ve etkili olmuşlardır.
Viyana Okulunun ana prensipleri:
Metodolojik individüalizm: Ekonomik olayların açıklanmasında kişilerin
aksiyonlarına ağırlık verilmektedir; gruplar ancak üyelerinin aksiyonlarıyla
etkili olmaktadır.
Metodolojik sübjektivizm: Ekonomik olayların açıklanmasında kişilerin
muhakemeleri ve tercihleri bilgilerine veya sahip olduklarını zannettikleri
bilgilere ve dış gelişmeler hakkındaki beklentilere ve kendi aksiyonlarının
sonuçlarına bağlı bulunmaktadır.
Marjinalizm: Bütün ekonomik kararlarda değerler, maliyetler, gelirler,
prodüktivite vs. toplama ilave edilen veya toplamdan çıkarılan son birimin veya
son parçanın önemiyle belirlenmektedir.
Zevkler ve tercihler: Mal ve hizmetlerin fayda şeklindeki sübjektif değerlemesi
bunların talebini belirlemektedir; bu suretle piyasa fiyatları fiili ve
potansiyel tüketicilerden etkilenmektedir. Tüketilen her mal ve hizmetin azalan
marjinal faydası, tüketicilerin gelirlerinin çeşitli kullanımlar arasındaki
dağılımını etkilemektedir.
Fırsat maliyeti: Buna Wieser'in "maliyetler kanunu" da denmiştir.
Vazgeçilen en önemli alternatif fırsatın maliyeti, üretim hizmetlerinin feda
edilen alternatif yerine başka bir gaye için kullanılması halinde, üreticilerin
veya diğer ekonomik ajanların hesabında esas alınmak tadır.
Tüketimin ve üretimin zaman yapısı: Tasarruf kararı yakın, uzak ve belirsiz
gelecekteki tüketim hakkında bir zaman tercihi aksettirmektedir. Yatırım ise
belirli girdilerin daha uzun zaman gerektiren üretim süreçleri vasıtasıyla daha
fazla ürün elde etmek için yapılmaktadır. Bu son prensip Böhm Bawerk'in sermaye
teorisin deki iki temel prensibi ifade etmektedir. Geleceğin daha düşük
değerlendirme perspektifi tüketicilerin gelecekteki tüketimin beklenen
faydasını ıskonto etmeye uyarmaktadır. Bu itibarla gelirin tüketilmemesi olan
tasarruf ve sermaye arzı kıttır. Üretimin dolaylılığı, yani emek ve toprak gibi
prodüktif hizmetleri daha uzun üretim dönemlerinde kullanmak (yatırım) bu
hizmetleri daha prodüktif hale getirmektedir. Sermaye talebi bundan
kaynaklanmaktadır. Mises'in ortaya atmış olduğu iki prensip oldukça
tartışmalıdır.
Tüketicinin egemenliği: Tüketicilerin mal ve hizmet efektif talebine doğrudan
yaptıkları etki ve serbest rekabet piyasalarında oluşan fiyatlar vasıtasıyla
üreticilerin ve yatırımcıların üretim planları üzerinde dolaylı olarak
yaptıkları etki, bir gerçek olmanın ötesinde bir amaçtır. Bu amacın
gerçekleşmesi devletin piyasalara müdahalesinden, satıcıların ve alıcıların
muhakemelerini kullanarak mal ve hizmetlerin miktarları, kaliteleri ve
fiyatları konularındaki özgürlüklerini sınırlandırmasından kaçınmayı
gerektirmektedir.
Siyasal individüalizm: Kişilere tam bir ekonomik özgürlük verildiği zaman
siyasal ve moral özgürlük mümkün olmaktadır. Ekonomik özgürlüğün kısıtlanması er
geç devletin cebri faaliyetlerinin siyasal sahada artmasına ve 19. yüzyılda
kapitalist toplumların erişmiş olduğu temel kişisel özgürlüklerin zayıflamasına
ve ortadan kalkmasına yol açmaktadır.
Viyana Okulu'nun ikinci kuşağı arasında Böhm Bawerk ve Wieser, üçüncü kuşağı
arasında da Von Mises, Schumpeter, Hans Mayer ve Alfred Amonn, dördüncü kuşak
arasında ise Friedrich Von Hayek, Gottfried Haberler, Fritz Machlup, Oscar
Morgenstern ve Paul Rosenstein Rodan en tanınmışlarıdır.
Aciyo Faiz Teorisi
Aciyo, İtalyancadan gelme bir sözcüktür. Aslı aggiodur.
Bankaların yaptıkları operasyonlar dolayısıyla müşterilerinden aldıkları ücreti
ifade eder. Banka hizmetleri, zaman ve mekan boyutlarında olabilir. Mekan
boyutunda hizmete bir örnek transfer işlemleridir. Böhm - Bawerkin Aciyo Faiz
Teorisinde, aciyo terimi zaman boyutu açısından kullanılmıştır.
Aciyo Faiz Teorisi zaman tercihi kavramına dayanmaktadır. Bu teoriye göre,
zaman sorunu faizin ağırlık merkezidir. İnsanlar, genellikle güncel
gereksinmelerini ön planda tutarlar ve geleceği aynı ölçüde önemsemezler.
Güncel gereksinmelerin ön plana alınmasının nedeni, iyimserliktir; ilerde her
şeyin daha iyi olacağına beslenen inançtır. Önemli olan bugünün gereksinmesi,
bugünün fırsatı olduğundan, elimizde bulunan para, yarı n elimize geçeceğini
umduğumuzdan daha büyük değer taşır.
Şimdiki para, insanlara geleceğin parasından daha iyi görünür. Bugünün hazır
parası ile yarının belirsiz parası arasında, bir zaman tercihi vardır. Böhm-Bawerk
de, Jean Baptiste Say gibi, paranın arz ve talep arasında bir saydam perde
olduğunu düşünmüştür. Aslında malların parayla değil birbirleriyle
değiştirildiklerini yazmıştır. Kredi, bugünkü malların yarınki mallarla
mübadelesini sağlayan, mübadelelerle zaman boyutunu devreye sokan araçtır.
Elimizdeki paranın ya da bu parayla alacağımız malın yararı, yarının parasına
ve malına üstündür. Başka bir deyişle, bugünkü malların yarınki mallarla,
bugünün parası ile yarının parasını mübadele edebilmek için agio farkının
giderilmesi gereklidir. Faiz, bu farkı gidermektedir.