1987 BORSA KRİZİ
19 Ekim 1987'de dünya piyasalarında hisse senedi
değerleri büyük bir düşüş gösterdi. Dow
Jones Endüstriyel Ortalaması yüzde 22 azalarak 1738,42
kapanış puanına indi. Bu azalma 1914'ten beri bir gün
içinde görülen en büyük düşüş
oldu ve ünlü Ekim 1929 borsa çöküşünü
bile gölgede bıraktı.
Brady Komisyonu (çöküşü araştırmakla
yükümlü bir başkanlık komisyonu), SEC ve diğer
kuruluşlar yatırımcı psikolojisindeki olumsuz
gelişmeler, yatırımcıların ABD federal
bütçesine ve dış ticaret açıklarına
ilişkin kaygıları, New York Menkul Kıymetler Borsası
salonunda çalışan uzmanların kurtarıcı
alımlar yapma görevlerini yerine getirmemeleri, bilgisayarların
belirli gelişmeler ortaya çıkınca otomatik olarak çok
sayıda hisse senedi alımı ya da satımı talimatı
verecek biçimde programlanmaları anlamına gelen "program
alım-satım"ları gibi çeşitli öğelerin
1987 bunalımına neden olduğunu iddia ettiler.
Borsa söz konusu gelişmelerin ardından çeşitli
koruyucu önlemler yürürlüğe koydu. Anılan
önlemlere göre Dow Jones Endüstriyel Ortalaması bir
gün içinde 50 puan azalır ya da yükselirse program
alım-satımı talimatı veren elektronik siparişler
kesilecek ve Dow Jones Endüstriyel Ortalaması 250 puan
düşerse tüm alışverişleri geçici olarak
durduran bir "sigorta" sistemi uygulanacaktı.
Bahis konusu olağanüstü durum yöntemleri ileride Dow Jones
Endüstriyel Ortalaması'nda görülen yükselmeyi
yansıtacak biçimde büyük ölçüde
değiştirildi. 1998 sonlarında yapılan bir
değişiklikle Dow Jones Endüstriyel Ortalaması bir gün
içinde son bir kapanış ortalamasına göre yüzde
2 artar ya da azalırsa program alım-satımlarının
sınırlandırılması yoluna gidildi; 1999 sonlarında
bu formül borsada 210 puan dolayında değişiklik olursa
program alım-satımının durdurulacağı
anlamına gelmeye başladı.
Yeni kurallar uyarınca tüm alım-satımın
durdurulması için de daha yüksek eşikler getirildi;
1999'un son üç ayı sırasında bu eşik Dow Jones
Endüstriyel Ortalaması'ndaki en az 1.050 puanlık bir
düşüş olarak belirlendi. Sözü edilen reform
önlemleri borsaya karşı güveni arttırmış
olabilir; fakat ekonominin güçlü bir gelişme
göstermesinin daha büyük bir etki yarattığı da
söylenebilir. Federal Rezerv 1929'da yaptığının aksine
yatırımcıların teminat
çağrılarını karşılayabilmelerini ve
faaliyetlerini sürdürmelerini güvence altına almak
için borç verme koşullarını
yumuşatacağını açıkladı.
Bir bakıma bu açıklamanın sonucu olarak 1987
çöküşü kolayca atlatıldı ve borsa yeniden
yüksek düzeylere erişti. Dow Jones Endüstriyel
Ortalaması 1990'ların başlarında 3.000 puanı ve
1999'da da 11.000 puanı aştı. Buna ek olarak
alım-satımlar da büyük ölçüde
yoğunlaştı. 1960'larda bir günde 5 milyon hisse senedi el
değiştirirse New York Borsası için
olağanüstü hareketli bir gün sayılırdı. 1997
ve 1998'de bir milyar senedin alınıp satıldığı
günler oldu. NASDAQ'ta ise 1998'e gelindiğinde böyle günler
olağan sayılıyordu.
Görülen bu hareketliliğin bir nedeni de
günlükçüler olarak tanımlanan ve kısa
sürelerde çabuk kar sağlamak umuduyla bir gün
içinde aynı senetleri birkaç kez alıp satan
kişilerdi. Bahis konusu bireyler gittikçe artan bir biçimde
İnternet aracılığıyla alışveriş yapan
guruplar arasında sayılabilirler. 1999 başlarında tüm
hisse senedi alıp satanların yüzde 13'ünü bireyler oluşturuyor
ve bunların yüzde 25'i de her türde menkul kıymet
alım-satımı için İnternet'ten
yararlanıyorlardı.
İşlemlerin yoğunluğu arttıkça fiyatlardaki
oynaklık da çoğaldı. Günde 100 puanı aşan
değişmeler gittikçe daha sık görülmeye
başladı ve 27 Ekim 1997'de Dow Jones Endüstriyel Ortalaması
554,26 puan birden düşünce sigorta sistemi devreye girdi. 31
Ağustos 1998'de 512,61 puanlık bir büyük
düşüş daha gerçekleşti. Buna karşın,
aynı günlerde borsa o kadar yükselmişti ki
düşüş hisse senetlerinin toplam değerinin yüzde
7'si dolayında oldu, yatırımcılar piyasada kaldılar ve
borsa kısa zamanda toparlandı.
AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞU (AET)
Avrupa Kömür Çelik
Topluluğu’nu 18 Mayıs 1951’de kuran altı üye
(Belçika, Federal Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg ve
Hollanda) 25 Mart 1957’de kısaca Roma Antlaşması olarak
anılan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kurdu. AET, resmen 1958
yılının başında faaliyete geçti. Daha sonra
Avrupa Topluluğu olarak anılan bu birlik, Avrupa Kömür
Çelik Topluluğu, EURATOM ve AET’den kuruludur.
Avrupa Topluluğu’nun merkezi Brüksel’dir. 1 Temmuz 1987
tarihli Tek Avrupa Senedi ile Roma Antlaşması önemli
ölçüde değiştirilmiştir. 1991'de imzalanan
Maastricht Antlaşması ile topluluğa Avrupa Birliği adı
verilmiş ve Roma Antlaşması ikinci defa
değişikliğe uğratılmıştır.
Topluluğun hedefi, ekonomik ve parasal birliğin
oluşturulmasıdır. Bu çerçevede üye
ülkeler arasında malların, hizmetlerin, sermaye ve
işgücünün serbest dolaşımının
sağlanması, tek para biriminin kabul edilmesi, ortak para
politikasının uygulanması ve ekonomi politikalarının
uyumu amaçlanmaktadır.
Topluluğun temel organları; Avrupa Parlamentosu, Topluluk Konseyi,
Topluluk Komisyonu, Adalet Divanı, Ekonomik ve Sosyal Komite ile
Bölgeler Komitesi'dir. Bunların yanı sıra Avrupa
Yatırım Bankası, Avrupa Para Enstitüsü ve
Sayıştay gibi yardımcı kurumları bulunmaktadır.
Topluluk bütçesinin gelir kaynakları gümrük
vergileri, tarımsal vergiler gibi geleneksel kaynaklar, katma değer
vergisi payları, GSMH'ye dayalı kaynaklar ve üye ülke
katkıları gibi diğer kaynaklardır.
1 Ocak 1995 tarihi itibariyle Finlandiya, İsveç ve
Avusturya'nın topluluğa üye olmasıyla üye
sayısı 15'e yükselmiştir. Belçika, Danimarka,
Fransa, Almanya, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda,
İngiltere, Yunanistan, Portekiz, İspanya, Finlandiya,
İsveç ve Avusturya, topluluğa halen üye ülkelerdir.
AET, yasası gereği "ortak üyelik"
anlaşmaları yapabilmektedir. AET ile Ankara'da imzalanan 12
Eylül 1963 tarihli Ankara Antlaşması ile 1 Aralık 1964
tarihinden itibaren "ortak üye" statüsü kapsamına
girilmiştir. Tam üyeliğe geçebilmek amacıyla,
hazırlık dönemi, Gümrük Birliği'ne
geçiş dönemi ve son dönem
öngörülmüştür.
1970 yılında imzalanan Katma Protokol ile Gümrük
Birliği'ne geçiş dönemine ilişkin koşullar
saptanmıştır. 14 Nisan 1987 tarihinde de Türkiye, Avrupa
Topluluğu'na tam üyelik için başvurmuştur. Ancak,
Türkiye'nin tam üyelik talebine ilişkin olarak Topluluk Komisyonu,
Avrupa Konseyi'ne olumsuz görüşünü bildirmiş,
daha sonraki dönemde 6 Mart 1985 tarihindeki Ortaklık Konseyi
toplantısında Gümrük Birliği kararı
alınmış ve bu karar Avrupa Parlamentosu tarafından 13
Aralık 1995 tarihinde onaylanmıştır. Böylece 1 Ocak
1996 tarihinden itibaren Türkiye, Avrupa Topluluğu ile
Gümrük Birliği'ne geçmiştir. Ancak, Türkiye'nin
nihai hedefi Avrupa Birliği’nin tam üyesi olmaktır.
AMERİKAN BORSALARININ İŞLEYİŞİ
Sürümde binlerce hisse senedi bulunmasına
karşın bunlar arasında en büyük, en iyi
tanınmış ve en çok alım-satım gören
şirketlerin hisse senetleri genelde New York Menkul Kıymetler
Borsası'na (New York Stock Exchange - NYSE) kayıtlıdır.
Borsa'nın geçmişi bir gurup aracının New York kentinde
Wall Street'teki (Wall Sokağı) bir çınar
ağacının altında toplanıp hisse senetlerinin
nasıl alınıp satılacağına ilişkin belirli
kurallar saptadıkları 1792 yılına kadar uzanır.
1990'ların sonlarına gelindiğinde NYSE'de 3.600
değişik hisse senedi kayıtlıydı. NYSE'de 1.366
üye ya da aracı şirket tarafından büyük paralar
ödenerek satın alınan ve bireyler adına hisse senedi
alıp satmak için kullanılan "yer" vardır. Borsa
ile aracı şirketler arasında iletişim elektronik olarak
yapılır. Fiyatları bildirebilmek ve siparişleri alabilmek
için
Hisse senetleri nasıl alınıp satılır?
Sözgelimi California'da bir öğretmen denizaşırı
geziye çıkmak istesin. Gezi giderlerini karşılamak
için elindeki 100 adet General Motors hisse senedini satmaya karar
verir. Müşterisi olduğu aracıyı arar ve senetlerini en
kısa sürede en iyi fiyattan satmasını ister. Aynı
gün Florida'daki bir mühendis, biriktirdiği parayı 100 adet
General Motors hisse senedi almak için kullanmayı
düşünür ve kendi aracısını arayıp
piyasadaki fiyattan 100 senet satın alması için emir verir.
Her iki aracı bu emirleri NYSE'deki temsilcilerine ileterek gerekli
pazarlığa başlamalarını isterler. Tüm bunlar bir
dakikadan daha kısa bir zaman içinde gerçekleşir.
Sonuçta öğretmen parasını mühendis de hisse
senetlerini alır ve aracılarına gereken komisyonu öderler.
Söz konusu işlem borsadaki diğer işlemler gibi
açıkça yapılır ve sonuçlar ülkedeki
her bir borsa kuruluşuna elektronik ortamda duyurulur.
Bu süreçte yaşamsal bir rol oynayan borsa
"uzmanları" alım ve satım emirlerini ustaca
uyuşturup piyasanın düzenli bir biçimde işlemesini
sağlarlar. Yeterli alıcı ya da satıcı
bulunmadığı durumlarda gerekirse uzmanlar kendileri de hisse
senedi alır ya da satarlar.
Enerji endüstrisine ilişkin çok sayıda hisse senedinin
kayıtlı bulunduğu ve daha küçük bir
kuruluş olan Amerikan Menkul Kıymetler Borsası da Wall
Sokağı bölgesindedir ve aşağı yukarı NYSE
gibi çalışır. Diğer bazı büyük ABD
kentlerinde de daha küçük bölgesel menkul kıymetler
borsaları vardır.
En yoğun hisse senedi alışverişi Hisse Senedi
Alım-Satımcıları Otomatikleştirilmiş Fiyat Ulusal
Derneği (National Association of Securities Dealers Automated Quotation -
NASDAQ) sistemi çerçevesinde yapılır. Tezgâh
üstü borsası denilen ve yaklaşık 5.240
değişik hisse senedinin alım-satımını
düzenleyen bu kuruluş belirli bir mekânda faaliyet
göstermez; hisse senedi ve bono
alım-satımcılarının oluşturdukları bir
elektronik iletişim ağıdır.
Tezgâh üstü işlemleri denetleyen Hisse Senedi Aracıları
Ulusal Derneği yasa dışı
çalıştığı ya da borçlarını
ödeyemez duruma geldiği anlaşılan şirketleri ya da
aracıları sistemden uzaklaştırma yetkisine sahiptir. Bahis
konusu piyasada işlem gören hisse senetlerinin çoğu daha
küçük ve daha istikrarsız şirketlere ait olduğu
için NASDAQ diğer iki büyük borsadan daha riskli bir
piyasa olarak bilinir. Buna karşılık
yatırımcılara pek çok fırsat sunar. 1990'larda
hızla büyüyen ileri teknoloji hisse senetlerinin
çoğunluğu NASDAQ'ta işlem görmüştür.
BİR YATIRIMCILAR ÜLKESİ
Menkul kıymetler borsalarında eşi görülmemiş bir
yükselmeye hisse senedi sahibi olmaktaki kolaylık da eklenince
bireyler 1990'larda borsalarda büyük ölçüde
işlem yapmaya başladılar. New York Borsası'nda ya da
diğer adıyla "Büyük Tabela"da 1980'de bir
yılda 11,4 milyar hisse el değiştirmişken bu sayı
1998'de 169 milyar oldu. 1989–1995 yılları arasında ABD'de
doğrudan doğruya ya da emeklilik fonları gibi aracılar
kullanarak hisse senedi sahibi olmuş bulunan ailelerin oranı
toplamın yüzde 31'inden yüzde 41'ine yükseldi.
Bireylerin parasını alıp onlar adına çeşitli
hisse senedi portföylerine yatırım yapan
karşılıklı fonlar sayesinde halkın borsa
faaliyetlerine katılması çok kolaylaştı.
Karşılıklı fonlar kendilerini bu iş için
yeterli bulmayan ya da binlerce hisse senedi arasında seçim yapmaya
zamanı olmayan küçük yatırımcıların
paralarını profesyoneller aracılığıyla
değerlendirmelerine olanak yaratırlar. Sözü edilen
kuruluşların elinde çeşitli hisse senedi gurupları
bulunduğu için yatırımcıları bireysel
hisselerin değerinde görülebilecek ani değişikliklere
karşı belirli bir ölçüde korumuş olurlar.
Her biri değişik türde yatırımcıların
gereksinimlerini ve önceliklerini karşılayacak biçimde
düzenlenmiş düzinelerce karşılıklı fon
vardır. Bazı fonlar kısa sürede gelir sağlamaya
yönelikken bazıları da uzun vadede sermaye değeri
yükselişi yaratmaya çalışırlar.
Bazıları ihtiyatlı bir biçimde yatırım yaparlar;
buna karşın, bazıları da daha büyük kazanç
elde etmek umuduyla daha büyük risklere atılırlar.
Bazılarının sadece belirli endüstrilere ya da yabancı
şirketlere ait hisse senetleriyle ilgilenmelerine karşılık
bazıları da değişken piyasa stratejileri uygularlar. Bahis
konusu fonların sayısı 1980'de 524 iken 1998 sonunda 7.300'e
fırladı.
Sağlıklı kazanç elde etmenin ve geniş bir
seçenek alanına sahip olmanın çekiciliği nedeniyle
Amerikalılar 1980'lerde ve 1990'larda karşılıklı
fonlara büyük ölçüde yatırım yaptılar.
1990'ların sonlarında yatırımcıların
karşılıklı fonlarda 5,4 trilyon dolarları vardı;
bu fonlarda parası olan aile oranı da 1979'da yüzde 6'dan
1997'de yüzde 37'ye çıktı.
HİSSE SENEDİ FİYATLARI NASIL BELİRLENİR
Hisse senedi fiyatları çeşitli öğelerin
hiçbir uzman tarafından sağlıklı olarak
anlaşılamayacak ya da önceden kestirilemeyecek bir biçimde
birleşmesi sonucunda belirlenir. Ekonomistlere göre fiyatlar genelde
şirketlerin gelecekteki para kazanma kapasitelerini yansıtır.
Yatırımcılar gelecekte önemli kar edineceğini
bekledikleri şirketlerin hisse senetlerine yönelirler; çok
kişi bu gibi şirketlerin hisse senetlerini almak istedikleri
için de söz konusu senetlerin fiyatı yükselir. Buna
karşın, yatırımcılar geleceği pek parlak olmayan
şirketlerin hisse senetlerini almaktan kaçınırlar; az
sayıda birey böyle senetleri almak isteyeceği ve çok sayıda
birey de onları elden çıkarmaya
çalışacağı için fiyatlar düşer.
Yatırımcılar hisse senedi almaya ya da satmaya karar verirlerken
iş çevrelerinin genel durumunu ve geleceğini,
yatırım yapmayı düşündükleri şirketin
parasal konumunu ve gelişme olasılıklarını incelerler
ve hisse senedi getirilerinin geleneksel düzeyin altında mı
üstünde mi olduğuna bakarlar. Faiz oranlarındaki
eğilimler de hisse senedi fiyatlarını önemli
ölçüde etkiler.
Faiz oranlarının yükselmesi genelde hisse senedi
fiyatlarını düşürür; çünkü bu
kısmen ekonomik faaliyetlerdeki genel yavaşlamanın ve
şirket karlarındaki azalmanın habercisidir, kısmen de
yatırımcıların borsayı bırakıp yüksek
faiz getiren başka alanlara yönelmelerini teşvik eder. Bunun
aksine, faiz oranlarının düşmesi hem daha kolay borç
alınabileceği ve daha hızlı büyüme
sağlanabileceği anlamına geldiği hem de faiz getiren yeni
alanların yatırımcılar açısından
çekiciliğini yitirmesi sonucunu doğurduğu için
çok kez hisse senedi fiyatlarının yükselmesine yol
açar.
Buna karşılık, belirli başka öğeler durumu
karmaşıklaştırır. İlk olarak,
yatırımcılar genellikle o andaki getirileri göz
önünde tutmak yerine belirsiz bir geleceğe yönelik beklentilerine
uyarak hisse senedi alırlar. Bahis konusu beklentiler de çok kez
mantıklı ve doğru olmayan çeşitli faktörlerin
etkisinde kalır. Bu nedenle fiyatlar ve getiriler arasındaki
kısa vadeli bağ çok zayıf olabilir.
İvme de hisse senedi fiyatlarını etkileyebilir. Fiyatların
yükselmesi doğal olarak daha çok sayıda
alıcıyı piyasaya çeker ve bunun üzerine fiyatlar
daha da yükselir. Onları ileride daha da yüksek bir fiyatla
satma beklentisi içinde hisse senedi alan spekülatörler de bu
yükselme baskısını arttırırlar. Uzmanlar hisse
senedi fiyatlarının sürekli yükselişini
"ayı" piyasası olarak tanımlarlar. Spekülasyon
humması daha fazla sürdürülemeyince fiyatlar
düşmeye başlar. Fiyatların düşmesinden
endişelenen yatırımcıların sayısı
çoğalınca ellerindeki hisse senetlerini satmaya
çalışırlar ve bu da düşüş
eğilimini hızlandırır. Bu duruma ise "boğa"
piyasası denir.
PİYASA STRATEJİLERİ
Ellerindeki hisse senetlerini uzun süre tutmaya razı olan
yatırımcılar başka finansal yatırımlar yapmak
yerine menkul kıymetler borsasına yönelince XX.
Yüzyıl'ın büyük bir bölümünde daha
yüksek gelir sağladılar.
Hisse senedi fiyatları kısa vadede çok oynak olabilir ve bu
nedenle de borsadaki düşüş sırasında ellerindeki
senetleri satan yatırımcılar kolayca zarara uğrayabilirler.
Sözgelimi, Amerika'daki en büyük karşılıklı
fon kuruluşlarından birinin ünlü bir eski başkanı
olan Peter Lynch, 1998'de, ABD hisse senetlerinin geçmiş 72
yılın 20'sinde değer yitirdiğini söyledi. Lynch'e
göre, borsanın 1929'daki çöküşünde
değer yitiren hisse senetlerinin eski değerine yükselmesi
için yatırımcıların 15 yıl beklemeleri gerekti.
Buna karşılık, ellerindeki senetleri 20 yıl ya da daha uzun
süreyle bekleten bireylerin hiç kaybı olmadı. Federal
hükümetin Genel Muhasebe Dairesi tarafından Kongre'ye sunulmak
amacıyla hazırlanan bir incelemede, 1926'dan beri yaşanan en
kötü 20 yıllık dönemde hisse senedi
fiyatlarının yüzde 3 arttığı belirtildi. En iyi
20 yıl içindeyse fiyatlar yüzde 17 yükseldi. Bunun
aksine, hisse senedi yerine en yaygın yatırım aracı olan 20
yıl vadeli tahvillerin getirisi yüzde 1'le yüzde 10
arasında değişti.
Anılan incelemelere dayanan ekonomistler çeşitli hisse
senetlerini içeren bir portföy oluşturup uzun süre
ellerinde tutan küçük yatırımcıların en
yüksek getiriyi sağladıkları sonucuna
varmışlardır. Buna karşın, bazı
yatırımcılar kısa vadede daha yüksek gelir sağlayacaklarını
umarak belirli riskleri göze alırlar. Bu amaçla da
çeşitli stratejiler geliştirirler.
Teminat Karşılığı Hisse Senedi Alımı:
Amerikalılar krediyle pek çok şey alırlar ve hisse
senetleri de bunun dışında kalmaz. Belirli
yatırımcılar yüzde elli 50 peşin ödeyip
kalanı için de aracılarına borçlanarak
"teminat karşılığı" hisse senedi satın
alabilirler. Teminat karşılığı alınan hisse
senetleri değer kazanırsa bu yatırımcılar onları
satıp aracılarına olan borçlarını, faizleri ve
komisyonu ödeyebilir ve yine de kar sağlayabilirler. Eğer
senetler değer yitirirse aracı bir "teminat
çağrısı" yapar ve yatırımcıyı
hesabına ek para ödemeye zorlar ve böylelikle alacağı
olan para hisse senetleri değerinin yarısından az bir miktarda
kalır. Yatırımcı nakit ödeyemezse aracı
senetlerin bir kısmını zararına satıp borcu
karşılar.
Teminat karşılığı hisse senedi alımı bir
tür finansal kaldıraçtır. Yüksek risk
taşıyan işlemlere girişerek kumar oynamak isteyen
spekülatörlere daha çok hisse senedi alma fırsatı
yaratır. Eğer yatırıma ilişkin kararları
doğruysa spekülatörler daha büyük bir kar elde
edebilirler; fakat piyasayı yanlış değerlendirirlerse daha
büyük zarara uğrayabilirler.
ABD'nin merkez bankası olan Federal Rezerv Kurulu (çok kez
"the Fed" adıyla tanınır) yatırımcıların
satın alınacak hisse senedi için ödemeleri gereken para
miktarını belirleyen en düşük teminat
oranlarını saptar. Kurul bu oranları değiştirebilir.
Eğer piyasanın canlanmasını amaçlıyorsa
düşük oranlar belirler. Spekülatif alımları
sınırlamak istediğinde de oranları yüksek tutar.
Federal Rezerv Kurulu zaman zaman yüzde 100 ödeme
yapılmasını talep eder; fakat XX. Yüzyıl'ın son
yirmi yılı süresince oranı daha çok yüzde 50'de
tutmuştur.
Açığa Satış Yapmak
Bir başka spekülatör gurubu da "açığa
satış yapanlar" diye bilinir. Belirli bir hisse senedinin
değer yitireceğini düşünürlerse
aracılarından ödünç aldıkları hisse
senetlerini satıp onların yerine başka senetleri ileride
açık piyasada daha düşük fiyatla alarak kar etmeyi
umarlar. Söz konusu yöntem ayı piyasası
oluştuğunda kar etme fırsatı verirse de hisse senedi
alım-satımındaki en riskli yoldur. Eğer
açığa satış yapan yatırımcı
yanlış tahminde bulunmuşsa sattığı hisse
senetleri birden değer kazanıp onun büyük zarar
görmesine yol açabilir.
Opsiyon (Seçmeli Vadeli İşlem)
Pek fazla olmayan bir miktar nakit paraya finansal kaldıraç
uygulamanın bir başka yolu da belirli bir hisse senedini ileride
şimdiki fiyatına yakın bir fiyatla almak için
"alım" opsiyonu sözleşmesi yapmaktır. Piyasadaki
fiyat yükselirse alıcı opsiyon hakkını kullanıp
hisse senetlerini bu daha yüksek fiyattan satarak kar edebilir ya da hisse
senedinin fiyatı yükseldiği için kendi değeri de
artmış olan opsiyon hakkını satabilir.
"Satım" opsiyonu sözleşmesi yapmak ise bunun tersine
işler ve belirli bir hisse senedini ileride şimdiki fiyatına
yakın bir fiyatla satma taahhüdü oluşturur.
Açığa satış gibi satış opsiyonu da
yatırımcıların piyasanın düşmesinden
yararlanmalarını sağlar. Buna karşılık,
fiyatlarda bekledikleri gelişmeler olmazsa yatırımcılar
büyük zarara uğrayabilirler.
DÜZENLEYİCİLER
1934'te kurulmuş olan Menkul Kıymetler ve Borsalar Komisyonu
(Securities and Exchange Commission - SEC) Birleşik Devletlerdeki
borsaların en başta gelen düzenleyicisidir. 1929'dan önce
borsaları eyaletler düzenlemekteydiler; fakat 1929 yılında
borsadaki çöküşün Büyük
Bunalım'ı başlatması bu yöntemin yetersiz
olduğunu kanıtladı. 1933 tarihli Menkul Kıymetler
Yasası ve 1934 tarihli Menkul Kıymetler Borsası Yasası
küçük yatırımcıları sahtecilikten koruma
ve şirketlerin mali raporlarını kolaylıkla
anlamalarını sağlama konularında federal hükümete
birbiri ardından önemli roller kazandırdı.
Komisyon bu amaçlara erişmek için bir düzenlemeler
ağı uygular. Halka hisse senedi, bono ve başka senetler sunan
şirketler SEC'e ayrıntılı bir mali kayıt belgesi
vermek zorundadır ve bu bilgiler halka açıklanır. SEC bu
belgelerin tam ve doğru olup olmadığına karar verir ve
böylelikle yatırımcıların piyasadaki menkul
kıymetler konusunda sağlam ve gerçekçi kararlar almaları
güvence altına konulmuş olur.
SEC hisse senetleri çıkarıldıktan sonra da borsadaki
işlemleri denetler ve fiyatlarla oynanmasını engelleyen
yönetmeliklerin uygulanmasını sağlar; bu nedenle,
aracılar, tezgâh üstü piyasada işlem yapanlar ve
borsaların kendileri SEC'ye kayıt yaptırmak zorundadırlar.
Komisyon bunlara ek olarak şirketlerin hisse senetleri kendi
elemanları tarafından alınıp
satıldığında bunun da kamuya bildirilmesi zorunluluğu
getirir; Komisyon'un görüşüne göre, bahis konusu
"içerdekiler" kendi şirketleri hakkında özel
bilgi sahibi sahibidirler ve onların yaptıkları hisse senedi
alımları ya da satımları diğer
yatırımcıların şirketin geleceğine ilişkin güvenleri
konusundaki düşüncelerini etkileyebilir.
Kuruluş ayrıca içerdekilerin henüz yayınlanmamış
bilgilere dayanarak alım-satım yapmalarını da engellemeye
çalışır. SEC 1980'lerde sadece şirket üst
düzey yetkililerini ve başkanlarını değil
şirketlere ilişkin açıklanmamış bilgilere
erişebilecek sıradan görevlilerin hatta şirket
dışındaki avukatlar benzeri kişilerin
yaptığı alışverişleri bile izlemeye
başladı. SEC'de Başkan tarafından atanan beş komiser
görev yapar. En fazla üç komiser aynı siyasi partinin
üyesi olabilir; her yıl bir komiserin beş yıllık
görev süresi sona erer.
AMERİKAN EKONOMİSİNİN İŞLEYİŞİ
Her ekonomik sistemde müteşebbisler ve
yöneticiler mal ve hizmet üretmek ve dağıtmak amacıyla
doğal kaynakları, emeği ve teknolojiyi bir araya getirirler.
Buna karşın, anılan öğelerin düzenlenme ve kullanılma
yöntemleri aynı zamanda bir ulusun politik ideallerini ve
kültürünü de yansıtır.
Çok kez Birleşik Devletler'de "kapitalist" bir ekonomi
bulunduğu söylenir. Bir Alman ekonomist ve toplumsal kuramcı
olan Karl Marx tarafından XIX. Yüzyıl'da ortaya atılan bu
tanımlamaya göre, bu sistemde önemli ekonomik kararların
çoğunluğu, büyük miktarda paraya ya da sermayeye
sahip olan küçük bir gurup tarafından alınır.
Marx, kapitalist ekonomilerin politik sisteme daha fazla güç
tanıyan "sosyalist" düzenlerin karşıtı
olduğunu ileri sürmekteydi. Marx ve yandaşlarının
inancına göre, kapitalist ekonomilerde güç zengin iş
adamlarının elinde toplanmakta ve onlar da temelde
karlarını en yüksek düzeye çıkarmaya
yönelmekte; buna karşın sosyalist ekonomilerde,
olasılıkla daha kapsamlı hükümet kontrolü
öne çıkarılmakta ve kardan çok politik
amaçlara önem verilmekte, sözgelimi toplumun
kaynaklarının daha eşit bir biçimde dağıtılması
hedef alınmaktadır.
Aşırı biçimde basite indirgenmiş olan bu iki
sistemin gerçeğe uyan öğeleri bulunmakla birlikte, bunlar
günümüzde daha az geçerlidir. Eğer Marx'ın
tanımladığı katışıksız kapitalizm var
idiyse bile artık yok olmuştur; çünkü Birleşik
Devletler'de ve pek çok diğer ülkede hükümetler
güç birikimlerini sınırlamak ve kontrolsüz özel
ticari çıkarların neden olduğu toplumsal sorunların
çoğuna çözüm getirmek amacıyla ekonomilerine
müdahalede bulunmuştur. Bu yüzden, özel
teşebbüsün yanı sıra hükümetin de
önemli bir rol oynadığı Amerikan ekonomisini
"karma" bir sistem olarak tanımlamak daha doğru
sayılabilir.
Amerikalılar çok kez serbest teşebbüse yönelik
inançları ile hükümet yönetimi arasındaki
sınırın nereden geçeceği konusunda
anlaşamazlarsa da geliştirdikleri karma ekonomi büyük
ölçüde başarılı olmuştur.
ABD EKONOMİSİNİN TEMEL ÖGELERİ
Bir ülke ekonomik sisteminin ilk öğesi onun doğal
kaynaklarıdır. Birleşik Devletler zengin maden
kaynaklarına, verimli tarım arazisine ve ılımlı bir
iklime sahiptir. Bunlara ek olarak, Atlas Okyanusu'nda, Büyük
Okyanus'ta ve Meksika Körfezi'nde uzun kıyıları
vardır. Anakaradan kıyılara uzun nehirler akmakta ve ABD-Kanada
sınırında bulunan beş büyük göl de
(Büyük Göller) ulaştırma için ek olanaklar
sağlamaktadır. Anılan yaygın suyolları hem yıllar
boyunca ülke ekonomisinin büyümesine yardım etti hem de
Amerika'daki 50 eyaleti tek bir ekonomik birim olarak birbirine
bağladı.
İkinci öğe ise doğal kaynakları mala
dönüştüren emektir. Çalışabilecek
işçi sayısı ve daha da önemlisi onların
üretkenliği bir ekonominin sağlamlığının
belirlenmesinde yardımcı olur. Birleşik Devletler'in tarihi
boyunca işgücü giderek büyüdü ve bu da neredeyse
kesintisiz bir ekonomik büyümeyi besledi. 1. Dünya
Savaşı'nın hemen sonrasına kadar işçilerin çoğunluğu
Avrupa'dan gelen göçmenlerle onların çocukları ve
ataları Amerika'ya köle olarak getirilmiş bulunan
Afrikalı-Amerikalılardı. XX. Yüzyıl'ın
başlarında çok sayıda Asyalı Birleşik
Devletler'e göç etti ve sonraki yıllarda da Latin
Amerikalı göçmenler gelmeye başladı.
Birleşik Devletler'de işsizliğin yüksek olduğu
bazı dönemler yaşandı ve bazen
işgücünün yetersiz kaldığı günler
geçtiyse de göçmenler iş olanakların bol
bulunduğu zamanlarda gelme eğilimi gösterdiler. Çok kez
yerli işçilerden daha düşük ücretler
karşılığı çalışmaya hazır
bulunmalarına karşın genelde geldikleri ülkelerdekinden
çok daha fazla kazanıp refaha kavuştular. Ülke de giderek
zenginleşti ve böylelikle daha fazla göçmeni
kaldırabilecek düzeye erişti.
Bir ülkenin ekonomik başarısı için emeğin
niteliği de -bireylerin ne kadar yoğun çalışmaya
razı ve ne kadar becerili oldukları - en az işçi
sayısı kadar önemlidir. Birleşik Devletler'in ilk
günlerinde görülen sınır bölgeleri
yaşantısı çok yoğun çalışmayı
gerektiriyordu ve Protestan çalışma ahlakı olarak bilinen
nitelik de bu eğilimi güçlendirmişti. Teknik eğitim
ile meslek eğitimini de içeren öğretime verilen önem
ve denemeye ve değişmeye yönelik istek Amerika'nın ekonomik
başarısına ayrıca katkıda bulundu.
İşgücünün hareketliliği de Amerikan ekonomisinin
değişen koşullara uyum sağlama yeteneği
açısından önemli oldu. Doğu Kıyısı'ndaki
iş piyasasını göçmenler doldurunca önemli
sayıda işçi çok kez ülkenin iç kesimlerinde
sürülmeyi bekleyen çiftliklerde çalışmaya
gitti. Aynı şekilde XX. Yüzyıl'ın ilk
yarısında, Kuzey'deki endüstrileşmiş kentler de
Güney çiftliklerinde çalışan siyah
Amerikalıları çekti.
İşgücünün niteliği önemli bir konu
olmayı sürdürmektedir. Günümüzde
Amerikalılar, "insan sermayesi"nin pek çok modern ileri
teknoloji endüstrisinde başarı sağlamak için bir
anahtar olduğunu düşünmektedir. Bunun sonucu olarak,
hükümet ileri gelenleri ve iş çevresi yetkilileri
bilgisayar ve telekomünikasyon gibi yeni endüstrilerin gereksinim
duyduğu türde kıvrak zekâyı ve uyum sağlamaya
yatkın beceriyi işçilere kazandıracak öğretim
ve eğitimin önemini vurgulamaktadır.
Bunlara karşın, doğal kaynaklar ve emek ekonomik sistemin sadece
bir kesimini oluşturmaktadır. Bu kaynaklar elden geldiğince
etkin bir biçimde düzenlenmeli ve yönlendirilmelidir. Amerikan
ekonomisinde piyasadan gelen verilere göre çalışan
yöneticiler bu işlevi yerine getirirler. Amerika'daki geleneksel
yönetim yapısını yukarıdan aşağıya
uzayan bir komuta zinciri oluşturur; yetki, tüm işin
düzenli ve etkin bir biçimde yürümesini güvence altına
alan yönetim kurulu başkanından başlayıp
teşebbüsün çeşitli bölümlerinin
eşgüdümünü sağlamakla yükümlü olan
daha aşağı düzeydeki yönetim birimlerinden
geçer ve fabrikadaki ustabaşına kadar akar. Çok
sayıda iş çeşitli bölümler ve
işçiler arasında
paylaştırılmıştır. XX. Yüzyıl'ın
başlarında, Amerika'daki bu uzmanlaşma ya da
işbölümünün sistematik çözümlemelere
dayanan "bilimsel yönetim"i yansıttığı
söylenirdi.
Teşebbüslerin pek çoğu bu geleneksel yapı
içinde çalışmakla birlikte bazıları da
yönetim konusunda değişen görüşler benimsedi.
Giderek yoğunlaşan küresel rekabetle karşılaşan
Amerikan teşebbüsleri, özellikle, kalifiye işçi
çalıştıran ve hızla gelişmek,
değişmek ve hatta sipariş üzerine mal üretmek zorunda
kalan ileri teknoloji endüstrilerinde daha esnek bir örgüt
yapısı oluşturmaya çalışmaktadır.
Aşırı hiyerarşinin ve işbölümünün
yaratıcılığı önlediği yolundaki
inanış her geçen gün daha
yoğunlaşmaktadır. Bunun sonucu olarak da pek çok
şirket örgüt yapısını "yassıltmış",
yönetici sayısını azaltmış ve birkaç
iş dalında birden çalışan ekiplere daha fazla yetki
aktarmıştır.
Doğal olarak, yöneticilerin ve ekiplerin bir şeyler
üretebilmek için bir teşebbüs olarak
örgütlenmeleri gereklidir. Birleşik Devletler'de anonim
şirketlerin, yeni bir teşebbüse girişmek için
gerekli parayı toplamak ya da mevcut bir teşebbüsü
büyütmek konusunda etkili bir araç olduğu
kanıtlanmıştır. Anonim şirket, hisse senedi sahibi
diye bilinen bir gurubun gönüllü olarak oluşturduğu,
karmaşık kurallara ve geleneklere göre yönetilen bir
ekonomik teşebbüstür.
Anonim şirketlerin mal ya da hizmet üretebilmek için parasal
kaynaklara gereksinimi vardır. Gerekli sermayeyi oluşturmak
amacıyla genelde sigorta şirketlerine, bankalara, emekli
sandıklarına, bireylere ve diğer yatırımcılara
hisse senedi (varlıklarından pay) ya da bono (uzun vadeli
borç) satarlar. Özellikle bankalar gibi bazı kurumlar da
anonim şirketlere ve diğer teşebbüslere borç
verirler. Federal hükümet ve eyalet hükümetleri bu
finansman sisteminin güvenliğini ve güvenilirliğini garantilemek
ve yatırımcıların sağlıklı karar
verebilmelerine yönelik serbest bilgi akışını
sağlamak amacıyla ayrıntılı kurallar ve
düzenlemeler geliştirmişlerdir.
Gayrı safi milli hâsıla (GNP), belirli bir yıl
üretilen mal ve hizmet düzeyini belirler. Birleşik Devletler'de
GNP düzenli bir biçimde artmış ve 1983'te 3,4 trilyon
doların üstündeyken 1998'de yaklaşık 8,5 trilyon dolar
olmuştur. Bu veriler ekonominin sağlığını
ölçmeye yararsa da, ulusun durumunu her açıdan
ölçemez. Gayrı safi milli hâsıla bir ekonominin
ürettiği mal ve hizmetlerin piyasa değerini gösterir; fakat
bir ulusun yaşam niteliğini ortaya koyamaz. Sözgelimi, bireysel
mutluluk ve güvenlik, temiz bir çevre ve sağlık gibi
bazı önemli değişkenler tümüyle bu
göstergenin dışında kalır.
KARMA BİR EKONOMİ: PİYASANIN ROLÜ
Birleşik Devletler'de bir karma ekonomi olduğu söylenir;
çünkü hem bireysel teşebbüsler hem de
hükümet önemli rol oynar. Gerçekten de Amerikan ekonomi
tarihindeki en kalıcı tartışmalardan bazıları
özel sektörle kamu sektörünün rolleri üzeride
odaklanmıştır.
Amerikan serbest teşebbüs sistemi bireysel iş sahipliğini
öne çıkarır. Ülkede mal ve hizmetlerin en
büyük kısmını özel teşebbüs üretir
ve toplam ekonomik üretimin üçte ikisi özel kullanım
amacıyla bireylere giderken, üçte biri de hükümet ve
iş çevreleri tarafından satın alınır.
Tüketicinin rolü gerçekten o kadar büyüktür ki
zaman zaman ülkede bir "tüketici ekonomisi" bulunduğu
ileri sürülür.
Bireysel iş sahipliğine verilen bu önem kısmen
Amerikalıların kişisel özgürlüğe olan
inançlarından kaynaklanmaktadır. Ulus
yaratıldığından beri Amerikalılar aşırı
hükümet gücünden korkmuşlar ve hükümetin
bireyler üzerindeki yetkisini, ekonomik alandaki rolünü de
içermek üzere, sınırlamaya
çalışmışlardır. Buna ek olarak
Amerikalılar genelde, özel iş sahipliği özelliği
taşıyan bir ekonominin, hükümetin iş sahibi
olmasını öne çıkaran bir ekonomiden daha etkin
çalışacağına inanmaktadırlar.
Neden? Amerikalıların inancına göre, ekonomik
güçlere müdahale edilmezse, mal ve hizmetlerin
fiyatını arz ve talep belirler. Buna karşılık fiyatlar
da, iş çevrelerinin neler üretmesi gerektiğini belirler;
eğer halk bir malı ekonominin ürettiğinden daha çok
miktarda almak isterse o malın fiyatı yükselir. Bu gelişme
yeni şirketlerin ya da diğerlerinin dikkatini çeker ve kar
sağlama fırsatı sezdikleri için o malı daha
çok üretmeye başlarlar.
Buna karşılık, eğer halk bir malı daha az miktarda
almak isterse fiyatlar düşer ve rekabete dayanamayan üreticiler
ya işlerine son verir ya da başka mallar üretmeye başlar.
Bu gibi sistemlere piyasa ekonomisi adı verilir. Bunun aksine sosyalist
bir ekonomi, hükümetin daha çok iş sahibi olması ve
merkezi planlama özelliği taşır. Amerikalıların
çoğunluğu, vergi gelirlerine bağlı bulunan
hükümetlerin fiyat değişmelerine özel
sektörün yaptığı kadar önem vermeyeceklerini ya
da piyasa güçlerinin gerektirdiği disiplinin etkisini
duymayacaklarını düşündükleri için,
sosyalist ekonomilerin doğal olarak daha verimsiz kalacağına
inanırlar.
Buna karşın serbest teşebbüs de sınırlamalarla
karşı karşıyadır. Amerikalılar, belirli
hizmetlerin özel sektöre oranla kamu tarafından daha iyi
sağlanacağına her zaman inanmışlardır.
Sözgelimi Birleşik Devletler'de hükümet,
yargının, çok sayıda özel okul ve eğitim
merkezi bulunmasına karşın öğretimin, karayolu
ağının, toplumsal istatistik yayınlarının ve
ulusal savunmanın yönetilmesinden birinci derecede sorumludur. Buna
ek olarak, fiyat sisteminin iyi yürümediği durumlarda
hükümetin gerekli düzeltmeleri yapmak amacıyla
müdahalede bulunması da istenir.
Sözgelimi "doğal tekelleri" düzen altına
alır ve piyasa güçlerini bastıracak ölçüde
kuvvetlenen diğer işletme guruplaşmalarını denetlemek
ya da dağıtmak için anti tröst yasaları uygular.
Hükümet ayrıca piyasa güçlerinin
erişemeyeceği sorunlara da el atar.
Özel yaşantılarında sorunlar olması ya da ekonomideki
dalgalanmalar nedeniyle işsiz kalmaları yüzünden
sıkıntıya düşen bireylere sosyal yardım ya da
işsizlik sigortası olanakları sağlar; yaşlılara
ve yoksullara yapılan sağlık yardımlarının
büyük kısmını karşılar; hava ve su
kirliliğinin azaltılması amacıyla özel endüstriyi
denetler; doğal afetler yüzünden kayba uğrayan bireylere
düşük faizli borç verir. Hükümet, bunların
yanı sıra özel teşebbüsün başa
çıkamayacağı kadar masraflı olan uzay
araştırmalarında da başrolü oynamıştır.
Bireyler, sadece tüketici olarak yaptıkları seçimlerle değil,
ekonomik politikayı şekillendiren yetkililere verdikleri oylarla da
bu karma ekonominin yönlendirilmesine yardım ederler.
Tüketiciler geçtiğimiz yıllarda, ürün
güvenliğine, belirli endüstriyel uygulamaların
çevrede yarattığı tehditlere ve vatandaşların
karşılaşmaları olasılığı bulunan
belirli sağlık tehlikelerine yönelik endişelerini dile
getirdiler; hükümet bunlara yanıt olarak tüketicilerin
çıkarlarını güvence altına almak ve sosyal
güvenliği geliştirmek amacıyla daireler kurdu.
ABD başka değişimler de geçirdi. Nüfus ve
işgücü dramatik bir biçimde çiftliklerden
kentlere, tarlalardan fabrikalara ve en önemli olarak ta, hizmet
endüstrilerine yöneldi, Günümüz ekonomisinde bireysel
hizmet ve kamu hizmeti sağlayanların sayısı tarımsal
ve mamul mal üretenlerin sayısından çok daha
fazladır. İstatistiklere göre, kendi işine sahip olanlar,
son yüzyıl boyunca ekonomi
karmaşıklaştıkça büyük
ölçüde başkaları için
çalışma eğilimine girmişlerdir.
HÜKÜMETİN EKONOMİDEKİ ROLÜ
Ekonomiye biçim veren kararların büyük çoğunluğu
tüketiciler ve üreticiler tarafından alınmakla birlikte,
hükümetin ABD ekonomisi üzerinde en az dört alanda
büyük etkisi olmaktadır.
İstikrar ve Büyüme. Federal hükümet belki de en
başta, sürekli büyümeyi, yüksek istihdam düzeyini
ve fiyat dengesini sağlamaya çalışarak ekonomik
faaliyetin genel hızını ayarlamaktadır. Harcama ve vergi
oranlarını düzenlemek (maliye politikası) ya da para
arzını yönetmek ve kredi kullanımını kontrol
etmek (para politikası) yoluyla ekonominin büyüme
hızını azaltıp çoğaltabilir ve böylelikle
de fiyat ve istihdam düzeyini etkileyebilir.
1930'ların Büyük Bunalım'ını izleyen
yıllarda uzun zaman, ekonomik daralmalar, yani yavaş ekonomik
gelişme ve yüksek işsizlik dönemleri, en büyük
tehdit olarak görüldü. Daralma tehlikesinin en ciddi
görüldüğü günlerde hükümet, kendisi
büyük ölçüde harcama yaparak ya da
tüketicilerin daha çok harcamalarını sağlamak
amacıyla vergileri azaltarak ve para arzının hızla
artmasını teşvik ederek ekonomiyi güçlendirmeye
çalıştı.
1970'lerde özellikle enerji alanındaki fiyatların
büyük ölçüde artması güçlü bir
enflasyon - fiyat düzeyinde genel yükselme - korkusu yarattı.
Bunun sonucunda hükümet ileri gelenleri, ekonomik daralmayla
savaşacakları yerde enflasyonu sınırlamak amacıyla
harcamaları kısmaya, vergi kesintilerine direnmeye ve para
arzındaki artışları sınırlamaya
başladılar.
Ekonomide istikrar sağlamaya yönelik en iyi önlemlerin neler
olduğu konusundaki görüşler 1960'larla 1990'lar
arasında önemli biçimde değişti. Hükümet
1960'larda maliye politikasına, yani ekonomiyi etkilemek için
hükümet gelirleriyle oynamaya büyük ölçüde
güveniyordu. Harcamalar ve vergiler Başkan ve Kongre tarafından
kontrol edildiği için, seçimle göreve gelen bu
yetkililer ekonomiyi yönlendirmede büyük rol oynadılar.
Yüksek enflasyon, yaygın işsizlik ve muazzam bütçe
açıkları yaşanan bir dönem nedeniyle, genel ekonomik
faaliyetlerin hızını düzenlemede maliye
politikasının en iyi yöntem olduğu yolundaki güven
sarsıldı. Bunun yerine, faiz oranları gibi araçlar
kullanarak ülkedeki para arzını kontrol altında tutmaya
yönelen para politikaları giderek artan bir önem kazandı.
Maliye politikası, Başkandan ve Kongre'den büyük
ölçüde bağımsız olan ve Federal Rezerv Kurulu
adıyla tanınan merkez bankası tarafından
yönetilmektedir.
Düzenleme ve Kontrol. ABD federal hükümeti özel
teşebbüsü çeşitli biçimlerde düzenler.
Düzenleme de iki genel sınıfa ayrılır. Ekonomik
düzenlemeyle fiyatların doğrudan ya da dolaylı olarak
kontrolü amacı güdülür. Hükümet geleneksel
olarak, elektrik üretim şirketleri gibi tekellerin makul oranlardan
fazla kar elde etmek için fiyatları yükseltmelerini
engellemeye çalışır.
Hükümet zaman zaman diğer endüstri alanlarında da
ekonomik kontrol uygulamıştır. Büyük
Bunalım'ı izleyen yıllarda, hızla değişen arz ve
talep karşısında kontrolsüz biçimde dalgalanma
eğilimi gösteren tarımsal mal fiyatlarında istikrar
sağlayabilmek amacıyla karmaşık bir yöntem
oluşturuldu. Karayolu taşımacılığı
şirketleri ve daha sonraları da havayolları gibi bazı
teşebbüsler zararlı olacağını
düşündükleri fiyat indirimlerine gitmemek için
kendiliklerinden hükümet düzenlemesi talebinde bulundular ve
bunu elde ettiler.
Bir başka ekonomik düzenleme biçimi olan anti tröst
yasalar uygulanarak da piyasa güçlerinin
sağlamlaştırılmasına ve böylelikle doğrudan
düzenleme yapmaya gereksinim kalmamasına
çalışılır. Hükümet ve bazen da özel
işletmeler, rekabeti gereksiz biçimde sınırlayabilecek
uygulamaları ya da şirket birleşmelerini yasaklamak
amacıyla anti tröst yasalara başvururlar.
Hükümet özel şirketleri halkın
sağlığını korumak ya da temiz ve
sağlıklı bir çevre sağlamak gibi toplumsal
amaçlarla da kontrol eder. Sözgelimi ABD Besin Maddeleri ve
İlaçlar İdaresi zararlı ilaçları yasaklar;
Mesleksel Tehlikeler ve Sağlık İdaresi işçileri
çalışırken karşılaşabilecekleri bedensel
zararlara karşı korur; Çevre Koruma İdaresi de su ve hava
kirliliğini kontrol amacı güder.
Amerikalıların hükümet düzenlemeleri
karşısındaki tutumları XX. Yüzyıl'ın son
otuz yılı içinde büyük ölçüde
değişti. 1970'lerin ilk yıllarında politika
yapıcıları, ekonomik düzenlemelerin etkin olmayan
şirketleri havayolu ve kara taşımacılığı
gibi endüstrilerden yararlanan tüketiciler aleyhine koruduğundan
gittikçe daha fazla endişe duymaya başladılar. Aynı
zamanda teknolojik değişiklikler de daha önceleri doğal
tekel oldukları düşünülen telekomünikasyon gibi
endüstrilerde yeni rakipler yarattı. Bu gelişmeler de
düzenlemeleri gevşetecek bir dizi yasa çıkarılmasına
yol açtı.
Her iki siyasal partinin liderleri 1970'ler, 1980'ler ve 1990'larda
düzenlemelerde genel bir yumuşamaya gidilmesini benimsedilerse de,
toplumsal amaçlar sağlamaya yönelik düzenlemeler
konusunda daha zayıf bir görüş birliği vardı.
Toplumsal amaçlı düzenlemeler Büyük
Bunalım'ı ve İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen
yıllarda ve daha sonra da 1960'larda 1970'lerde giderek büyüyen
bir önem kazanmıştı.
Buna karşın 1980'lerde Ronald Reagan'ın başkanlık
yıllarında hükümet düzenlemelerin serbest
teşebbüsü engellediğini, işletme maliyetlerini
yükselttiğini ve böylelikle de enflasyonu körüklediğini
iddia ederek, işçileri, tüketicileri ve çevreyi
korumaya yönelik düzenlemeleri yumuşattı. Yine de pek
çok Amerikalı belirli olaylar ya da eğilimlere karşı
yakınmayı sürdürdü ve hükümet, çevre
korunmasını da içeren bazı alanlarda yeni düzenlemelere
gitmek zorunda kaldı.
Bu arada bazı vatandaşlar da seçimle göreve gelen
yetkililerin belirli sorunlara yeterli çabukluk ya da güçle
yönelmediklerini ileri sürerek mahkemelere başvurdular.
Sözgelimi 1990'larda bireyler ve giderek hükümetin kendisi de sigara
içmenin sağlığa karşı tehlike
oluşturduğu gerekçesiyle tütün şirketleri
aleyhine dava açtılar. Uzun vadeli ödemeleri gerektiren
büyük bir parasal uzlaşma sonucu sigara içmeyle
ilişkili hastalıkların tedavi giderlerini eyaletlerin
karşılamasına olanak sağlandı.
Doğrudan Hizmet
Her düzeydeki hükümet pek çok doğrudan hizmet
sağlamaktadır [Ç.N.: ABD yönetim sisteminde Federal
Hükümetin altında Eyalet Hükümetleri ve Yerel
Hükümetler vardır]. Sözgelimi federal hükümet
ulusal savunmadan sorumludur; çok kez yeni ürünlerin
geliştirilmesine yol açan araştırmaları destekler;
uzay araştırmalarını yönetir; işçilerin
iş başında beceri sağlamalarını ve iş bulmalarını
kolaylaştırmak amacıyla onlara yardımcı olur.
Hükümet harcamalarının yerel ve bölgesel ekonomiler ve
hatta ekonomik faaliyetlerin genel hızı üzerinde önemli
etkileri vardır.
Buna karşılık eyalet hükümetleri de pek çok
karayolunun yapımından ve bakımından sorumludur. Eyalet,
ilçe ya da kent yönetimleri devlet okullarının
finansmanında ve işletilmesinde önde gelen bir rol oynarlar.
Yerel hükümetler polis ve itfaiye
çalışmalarının baş sorumlusudur. Federal
düzeyde alınan kararlar genelde en büyük ekonomik etkiyi
taşımakla birlikte yukarıda anılan alanlardaki
hükümet harcamaları da yerel ve bölgesel ekonomiler
üzerinde etkili olur.
1997'de federal hükümetin, eyalet hükümetlerinin ve yerel
yönetimlerin toplam harcamaları gayrı safi milli
hâsılanın yaklaşık yüzde 18'ini
oluşturmuştur.
Doğrudan Yardım
Hükümet bunların yanı sıra işletmelere ve
bireylere doğrudan çeşitli türde yardım da yapar.
Küçük işletmelere düşük faizli borç
verir ve teknik yardımda bulunur; üniversitede okumak isteyen
öğrencilere de düşük faizli kredi açar.
Hükümet destekli teşebbüsler kredi kurumlarının
elindeki ipotek belgelerini satın alıp bunları
yatırımcılar tarafından alınıp satılabilecek
borç senetlerine dönüştürür ve böylelikle
konut kredisi verilmesini teşvik eder. Hükümet ayrıca
ihracatı da etkin biçimde destekler ve yabancı ülkelerin
ithalatı sınırlayıcı ticaret engelleri getirmelerini
önlemeye çalışır.
Hükümet kendilerine yeterince bakamayan bireylere de destek olur.
İşverenlerden alınan bir vergiyle finanse edilen Sosyal
Güvenlik programı Amerikalıların büyük bir
kesiminin emeklilik gelirlerini sağlar. Medicare programı sayesinde
yaşlıların pek çok tedavi gideri
karşılanır.
Mediacaid programı da düşük gelirli ailelerin
sağlık giderlerini finanse eder. Çok eyalette
hükümet ruh hastalarının ya da önemli bedensel
engelleri olan bireylerin bakımı amacıyla kurumlar işletir.
Federal hükümet yoksul ailelerin besin maddesi almalarına
yardımcı olmak için Yiyecek Pulları
çıkarır; federal hükümet ve eyalet
hükümetleri çocuklu yoksul ailelere destek amacıyla
ortaklaşa sosyal yardım bağışlarında bulunur.
Aralarında Sosyal Güvenlik de bulunan bu programların pek
çoğunun kökü, 1933–1945 yılları
arasında görev yapmış olan Başkan Franklin D.
Roosevelt’in "Yeni Düzen" programlarına kadar
uzanır. Roosevelt'in reformlarının anahtarı,
yoksulluğa bireysel ahlak bozukluklarının değil toplumsal
ve ekonomik nedenlerin yol açtığı inancıydı.
Anılan görüş, kökü New England
Püritenizmi'nde yatan genel inancı reddediyordu; bu inanca göre,
başarı Tanrı'nın lütfünün,
başarısızlıksa Tanrı'nın
hoşnutsuzluğunun simgesiydi. Bu yeni görüş Amerikan
toplumsal ve ekonomik düşüncesinde önemli bir
dönüşüm oluşturuyordu. Buna karşın
günümüzde bile, özellikle sosyal yardıma ilişkin
belirli sorunlarda yukarıda anılan eski inançların izleri
görülebilmektedir.
Aralarında Medicare ve Medicaid'in de bulunduğu, bireylere ve ailelere
yönelik pek çok yardım programına ise 1960'larda
Başkan Lyndon Johnson'un (1963–1969) "Yoksullukla
Savaş" günlerinde başlandı. Bahis konusu
programların bazıları 1990'larda parasal
güçlüklerle karşılaştı ve
çeşitli reform önerileri ortaya atıldıysa da
Birleşik Devletler'deki her iki büyük parti de onları
desteklemeyi sürdürdü. Buna karşılık
programların muhalifleri, işsiz ama sağlıklı bireylere
sosyal yardım yapmanın onlarda sorunlara çözüm arama
isteği yerine bağımlılık yaratacağını
iddia ettiler. Başkan Bill Clinton (1993–2001) yönetiminde
1996'da onaylanan reform yasaları, sosyal yardım alabilmek
için bireylerin çalışmakta olmaları koşulunu
getirmekte ve yardım sürelerine de sınırlamalar
koymaktadır.
YOKSULLUK VE EŞİTSİZLİK
Amerikalılar ekonomik sistemleriyle gururlanırlar ve onun
vatandaşların iyi bir yaşam sağlamaları için
fırsat yarattığına inanırlar. Buna karşın,
ülkenin pek çok yöresinde yoksulluğun inatla
sürmekte olduğu gerçeği onların bu inancına
gölge düşürmektedir. Hükümetin yoksullukla savaş
çabaları belirli bir ilerleme sağladıysa da sorunu
ortadan kaldıramadı. Aynı şekilde, güçlü
bir ekonomik büyüme yaşanan dönemler de yeni iş
olanakları yarattı ve yoksulluğu azalttı ama
tümüyle yok edemedi.
Federal hükümet dört kişilik bir ailenin temel
geçimini sağlamak için gerekli asgari bir gelir miktarı
saptar. Bunun düzeyi hayat pahalılığına ve ailenin
yaşadığı bölgeye bağlı olarak
değişebilir. 1998'de yıllık geliri 16.530 doların
altında olan dört kişilik bir aile yoksul sayılıyordu.
Yoksulluk sınırının altında yaşayan birey
oranı 1959'da yüzde 22,4 iken 1978'de yüzde 11,4'e
düştü; ancak, ondan sonra çok dar bir sınır
içinde oynadı ve 1998'de yüzde 12,7 olarak
gerçekleşti.
Kaldı ki toplam oranlar çok daha büyük yoksulluk
çekilen yerleşim birimlerini gizlemektedir. 1998'de
Afrikalı-Amerikalıların dörtte birinden fazlası
(yüzde 26,1) yoksulluk içinde yaşıyordu; bu oran
huzursuzluk yaratacak kadar yüksek olmakla birlikte tüm
siyahların yüzde 31'inin yoksul tanımına girdiği
1979'a göre bir ilerleme sayıldı ve 1959'dan beri en
düşük yoksulluk oranını oluşturdu. Özellikle
evli olmayan annelerin bakmakla yükümlü bulunduğu aileler
yoksulluğa maruz kalmaktadır. Kısmen bu gerçeğin
sonucu olarak 1997'de yaklaşık beş çocuktan biri
(yüzde 18,9) yoksuldu. Yoksulluk oranı Afrikalı-Amerikalı
çocuklar arasında yüzde 36,7 ve İspanyol kökenliler
arasında da yüzde 34,4'tü.
Bazı uzmanlar resmi istatistiklerin yoksulluğu gerçek
boyutlarından daha fazla gibi gösterdiğini,
çünkü sadece parasal geliri hesaba katıp Besin Pulu,
sağlık yardımı ve sosyal konutlar gibi hükümet
yardımlarını göz ardı ettiğini ileri
sürmektedirler. Buna karşın diğer bazıları da
anılan programların bir ailenin tüm beslenme ve sağlık
gereksinimlerinin pek azını karşılayabildiğini ve bir
sosyal konut açığı bulunduğunu iddia etmektedirler.
Bazılarına göre ise gelirleri yoksulluk
sınırının üzerinde olan belirli aileler bile
iskân, sağlık ve giyim gibi gereksinimlerini
karşılamak amacıyla beslenme giderlerini kısmakta ve bu
nedenle de açlık çekmektedir. Yine bazı uzmanlar da
yoksulluk düzeyindeki bireylerin zaman zaman geçici işlerde ve
ekonominin "yeraltı" sektöründe
çalışıp para kazandıklarını ve
bunların da resmi istatistiklere yansımadığını
söylemektedirler.
Ne olursa olsun, Amerikan ekonomik siteminin kazanımları eşit
dağıtmadığı açıktır. Washington'da
kurulu bir araştırma örgütü olan Ekonomik Politika
Enstitüsü'ne göre 1997'de Amerikan ailelerinin en zengin
beşte birinin geliri toplam ulusal gelirin yüzde 47,2'sini
oluşturmaktaydı. Bunun aksine, en yoksul beşte bir toplam ulusal
gelirin sadece yüzde 4,2'sini ve en yoksul yüzde 40 ta yüzde
14'ünü elde etmekteydi.
Amerikan ekonomisinin genelde gönençli olmasına
karşılık, eşitsizliğe yönelik endişeler
1980'lerde ve 1990'larda da sürdü. Küresel rekabetin giderek
artması sonucu pek çok geleneksel imalat endüstrisi
işçisi tehdit altında kaldı ve ücretleri
durağanlaştı. Aynı zamanda federal hükümet de
düşük gelirli aileleri daha varlıklı olanlara
karşı kollayan vergi politikalarından uzaklaştı ve iyi
durumda bulunmayanlara yardım amacıyla yürütülen
çok sayıda toplumsal programın bütçelerini
kıstı. Bu arada daha varlıklı aileler de hızla
gelişen sermaye piyasasında sağlanan kazancın pek
çoğunu elde ettiler.
1990'ların sonlarına doğru özellikle daha yoksul işçilerin
gelirleri artmaya başlayınca, yukarıda belirtilen durumun
tersine dönmeye başladığını gösteren
belirtiler ortaya çıktı. Yüzyılın sonuna
gelindiğinde yine de bu eğilimin sürüp
sürmeyeceğini belirlemek için henüz çok erkendi.
HÜKÜMETİN BÜYÜMESİ
ABD Hükümeti Başkan Franklin Roosevelt yönetiminden
başlayarak büyük ölçüde büyüdü.
Roosevelt'in Yeni Düzeni'nde, Büyük Bunalım'ın
yarattığı işsizliğe ve sıkıntılara son
verme çabası nedeniyle pek çok yeni federal program
yaratıldı ve var olanların çoğu da yaygınlaştırıldı.
Birleşik Devletler'in İkinci Dünya Savaşı
sırasında ve sonrasında dünyanın en önemli askeri
gücü olarak yükselmesi de hükümetin büyümesini
besledi.
Savaş sonrası dönemde kentsel ve banliyö yerleşim
bölgelerinin büyümesi de kamu hizmetlerinin
yayılmasına olanak sağladı. Eğitim konusunda daha
yaygın beklentilerin başlaması hükümetin okullara ve
üniversitelere önemli yatırımlar yapmasına yol
açtı. Bilimsel ve teknolojik ilerlemelere yönelik muazzam bir
ulusal baskı 1960'larda yeni kuruluşlar yarattı ve uzay
araştırmalarından sağlık konularına kadar
yayılan bir alanda büyük kamu yatırımlarına
girişilmesini gerektirdi. Çok sayıda Amerikalının
XX. Yüzyıl'ın başlarında var olmayan sağlık
ve emeklilik programlarına gittikçe daha fazla
bağımlı duruma gelmeleri de federal harcamaları
büyük ölçüde arttırdı.
Pek çok Amerikalının Washington'daki federal
hükümetin kontrolsüz ölçüde
şiştiğini düşünmelerine karşın istihdam
istatistikleri bunun böyle olmadığını
göstermektedir. Hükümette çalışanların
sayısı büyük ölçüde artmışsa da
bu daha çok eyaletlerde ve yerel düzeyde olmuştur.
1960–1990 arasında eyalet hükümetlerinde ve yerel
yönetimlerde çalışanların sayısı 6,4
milyondan 15,2 milyona yükselirken, federal hükümetteki sivil
görevli sayısı 2,4 milyondan sadece 3 milyona
çıkmıştır.
Federal işgücü azaltmalar sonunda 1998'de 2,7 milyona
düşmüş, fakat eyalet hükümetleri ve yerel
yönetimlerin çalıştırdığı
görevli sayısı 1998'de yaklaşık 16 milyon olmuş
ve anılan azaltma düzeyini çok aşmıştır.
(Birleşik Devletler'in Vietnam savaşıyla
uğraştığı sırada askerde olan
Amerikalıların sayısı 1968'de yaklaşık 3,6
milyona erişmiş ve bu sayı 1998'de 1,4 milyona inmiştir.)
Hükümetin sağladığı yaygın hizmetlere
yönelik ödemelerin yapılabilmesi için gittikçe
artan vergi yükü, Amerikalıların "büyük
hükümet" karşısındaki genel
hoşnutsuzluğu ve kamu görevlisi sendikalarının
yoğunlaşan gücü nedeniyle 1970'lerde, 1980'lerde ve
1990'larda çok sayıda politika yapıcısı, gerekli
hizmetleri sağlayacak en etkin kurumun hükümet olup olmadığını
sorgulamaya başladı. Hükümetin belirli görevlerinin
özel sektöre devredilmesi yöntemini tanımlamak için
"özelleştirme" deyimi ortaya atıldı ve dünya
çapında hızla kabul gördü.
Birleşik Devletler'de özelleştirme özellikle belediyelerde
ve bölgesel düzeyde görüldü. New York’ta New
York, California'da Los Angeles, Pennsylvania'da Philadelphia, Texas'ta Dallas
ve Arizona'da Phoenix gibi büyük ABD kentlerinde, sokak
lambalarının onarımından katı atıkların
toplanmasına ve bilgi işlemden hapishanelerin yönetilmesine
kadar değişen ve önceleri doğrudan belediyelerin
kendilerinin yaptıkları pek çok çalışma
özel şirketlere ya da kar amacı gütmeyen diğer
kuruluşlara verilmeye başlandı. Bu arada bazı federal
kuruluşlar da özel teşebbüs gibi çalışma
yolunu seçti; sözgelimi Birleşik Devletler Posta Servisi
faaliyetlerini yürütmek için genel vergilere değil kendi
gelir kaynaklarına başvurur.
Bunlara karşın kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi hala
çok çelişkili bir konu oluşturmaktadır.
Yandaşları, özelleştirmenin maliyeti
düşürdüğü ve özel sektörün
üretkenliğini arttırdığı konusunda ısrar
ederken, diğerleri aksini savunmakta, müteahhitlerin kar elde etmek
istediklerini ve pek de üretken olmadıklarını ileri
sürmektedirler.
Kamu sektöründeki sendikalar doğal olarak özelleştirmelerin
pek çoğuna hararetle karşı çıkmakta ve
müteahhitlerin ihaleyi kazanmak için çok
düşük teklif verdikten sonra maliyeti önemli
ölçüde arttırdıklarını kanıtlayan
belirli örnekler bulunduğunu ileri sürmektedirler.
Yandaşları ise, özelleştirme rekabete yol açarsa
etkinliğin de artacağını savunmaktadırlar. Belirli
durumlarda özelleştirme tehdidi yerel hükümet
çalışanlarını daha etkin olmaya bile teşvik
edebilir.
Düzenlemelere, hükümet harcamalarına ve sosyal yardım
reformuna ilişkin tartışmaların açıkça
gösterdiği gibi hükümetin ülke ekonomisindeki uygun
rolü, Birleşik Devletler'in
bağımsızlığına kavuşmasından 200
yıl sonra bile büyük bir anlaşmazlık konusu
olmayı sürdürmektedir.
AMERİKAN EKONOMİSİNİN TARİHİ
Modern Amerikan ekonomisinin kökleri Avrupalı
yerleşimcilerin ekonomik kazanım elde etmeye
çabaladıkları XVI. - XVII. ve XVIII. Yüzyıllara
uzanır. Yeni Dünya bundan sonra sınırlı
ölçüde başarılı bir koloni ekonomisinden
küçük ve bağımsız bir çiftlik ekonomisine
ve giderek de çok karmaşık bir endüstri ekonomisine
dönüştü. Birleşik Devletler bu evrim
sırasında büyümesine ayak uyduracak daha da
karmaşık kurumlar geliştirdi. Hükümetin ekonomideki
rolü ise her dönemde görülmekle birlikte genelde
arttı.
Kuzey Amerika'nın ilk yerleşimcileri Amerika Yerlileriydi. Bu
halkın günümüzde Bering Boğazı'nın
bulunduğu bölgedeki bir kara köprüsünden
geçerek 20.000 yıl önce Asya'dan Amerika'ya geldikleri
sanılmaktadır. (Amerika'ya ilk ayak basan Avrupalı
kâşifler Hindistan'a geldiklerini düşündükleri
için yanlışlıkla bu halka "Hintliler"
demişlerdi.)
Bahis konusu yerli halk bazen kabileler ve bazen da kabile
konfederasyonları halinde örgütlenmişti. Kendi
aralarında ticaret yaptıkları halde diğer kıtalardaki
halklarla ve hatta Avrupalı yerleşimciler gelinceye kadar Güney
Amerika'daki yerli halkla bile pek az temasları bulunuyordu.
Geliştirdikleri ekonomik sistem ise onların topraklarına
sonradan yerleşen Avrupalılar tarafından yok edilmiştir.
Amerika'yı ilk "keşfeden" Avrupalılar Vikinglerdi;
fakat 1000 yılında gerçekleşen bu olay büyük
ölçüde gözden kaçtı. O günlerde Avrupa
toplumunun en büyük kesimi hala tarıma ve toprak mülkiyetine
bağlı bulunmaktaydı. Ticaret, Kuzey Amerika'nın daha
çok araştırılmasını ve orada yerleşilmesini
teşvik edecek oranda önem kazanmamıştı.
İspanya bayrağı altında denizcilik yapan bir İtalyan
olan Kristof Kolomb Asya'ya ulaşan bir güneybatı geçidi
bulmaya çıktı ve 1492'de bir "Yeni Dünya"
keşfetti. Bunu izleyen 100 yıl boyunca Avrupa'dan yola çıkan
İngiliz, İspanyol, Portekizli, Hollandalı ve Fransız
kâşifler altın, zenginlik, onur ve zafer peşinde Yeni
Dünya'ya doğru yelken açtılar.
Buna karşın Kuzey Amerika'nın vahşi bölgeleri ilk
gelen kâşiflere pek az altın ve ondan da az zafer sunduğu
için çoğu orada kalmadı. Kuzey Amerika'ya
yerleşenler daha sonraki yıllarda gelenlerdi. Bir gurup İngiliz
1607'de, daha sonra Birleşik Devletler olacak olan ilk kalıcı
yerleşim birimini kurdular. Adı Jamestown olan bu birim
günümüzdeki Virginia eyaleti topraklarında bulunuyordu.
KOLONİLEŞTİRME
İlk yerleşimcilerin yeni bir vatan aramalarına yol açan
çeşitli nedenleri vardı. Massachusetts'e yerleşen
"Pilgrim"ler dinsel baskıdan kaçmak isteyen dindar ve
soğukkanlı İngilizlerdi. Virginia benzeri diğer kolonilerse
temelde ticaret girişimleri olarak kurulmuştu; ancak, çok kez
dindarlıkla ticari çıkar el ele yürüyordu.
İngiltere'nin daha sonra Birleşik Devletler olacak olan kolonileri
kurup yürütmekteki başarısı, büyük
ölçüde, imtiyazlı şirketler kullanmasından kaynaklanıyordu.
İmtiyazlı şirketler, ekonomik kazanım peşinde olan ve
belki de İngiltere'nin ulusal amaçlarını
gerçekleştirmek isteyen hissedar (genellikle tüccarlar ve
zengin toprak sahipleri) guruplarıydı.
Şirketlerin özel sektör tarafından finanse edilmesine
karşılık Kral her projeye ekonomik hakların yanı
sıra siyasal yetkiler ve yargı yetkileri tanıyan bir imtiyaz ya
da bağış veriyordu. Buna karşın koloniler genelde
hemen kar sağlayamadıkları için İngiliz
yatırımcılar çok kez imtiyazlarını
yerleşimcilere devrettiler. O günlerde pek
anlaşılmamıştı ama bunun siyasal sonuçları
çok büyük oldu. Koloniciler kendi yaşamlarını,
kendi toplumlarını ve kendi ekonomilerini kurmaya bırakıldılar;
bu gerçekte yeni bir ulusun temellerinin atılması
anlamına geliyordu.
İlk kolonilerin zenginliği tuzakla kürk hayvanı yakalamaya
ve kürk ticaretine dayanıyordu. Massachusetts'te
balıkçılık ta temel bir zenginlik
kaynağıydı. Buna karşın, kolonilerdeki halk genelde
küçük çiftliklerde yaşıyor ve kendi kendine
yeterli oluyordu. Birkaç küçük kentte ve North
Carolina, South Carolina ve Virginia'daki büyük çiftliklerde
temel gereksinim mallarının bir kesimi ve lüks maddelerin hemen
hepsi tütün, pirinç ve çivit
karşılığında ithal ediliyordu.
Koloniler büyüdükçe destek endüstrileri gelişmeye
başladı. Çeşitli bıçkı evleri ve
tahıl değirmenleri ortaya çıktı. Koloniciler
önceleri balıkçı tekneleri ve sonradan da ticaret
tekneleri yapmak için tersaneler kurdular. Küçük demir
döküm atölyeleri de açtılar. XVIII.
Yüzyıl'a gelindiğinde bölgesel ekonominin biçimi
ortaya çıkmıştı; New England kolonileri
gönenç yaratmak için gemi yapımına ve
denizciliğe dayanıyordu; Maryland, Virginia ve Carolinalar'da ki
çoğunlukla köle çalıştırılan
büyük çiftliklerde pamuk, pirinç ve çivit
üretiliyordu; New York, Pennsylvania, New Jersey ve Delaware'deki orta
koloniler de deniz yoluyla mal ve kürk
taşımacılığı yapıyorlardı. Köleler
dışındaki bireylerin yaşam standartları yüksekti;
gerçekten de İngiltere'dekini bile aşıyordu. İngiliz
yatırımcılar çekilmiş oldukları için
meydan koloniciler arasındaki müteşebbislere
kalmıştı.
1770'e gelindiğinde Kuzey Amerika kolonileri, hem ekonomik hem de siyasal
açıdan I. James döneminden beri (1603–1625)
İngiltere politikasına egemen olmuş bulunan ve giderek
yükselen özyönetim akımının bir
parçası konumuna gelmeye hazırlardı. İngiltere ile
aralarında vergileme konusunda ve diğer başka alanlarda
anlaşmazlıklar çıktı; Amerikalılar İngiliz
vergilerinde ve yasal düzenlemelerinde özyönetim taleplerini
karşılayacak biçimde değişiklik yapılacağını
umuyorlardı. İngiliz hükümetiyle olan
sürtüşmelerin onlarla genel savaşa ve kolonilerin
bağımsızlığına yol
açacağını pek az kişi
düşünüyordu.
XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda İngiltere'deki siyasal kargaşa
dönemlerinde olduğu gibi Amerikan Devrimi de (1775–1783) hem
ekonomik hem siyasaldı ve İngiliz filozofu John Locke'nin Sivil
Hükümet Üzerine İkinci İnceleme'sinden (1690)
açıkça alınmış olan "vazgeçilmez
yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakları"
cümleciğini toplanma çağrısı olarak kullanan
orta sınıf tarafından destekleniyordu.
Nisan 1775'teki bir olay savaşı başlattı. Massachusetts'in
Concord kentindeki bir koloni silah deposunu ele geçirmek isteyen
İngiliz askerleri Koloni milisleriyle çatıştılar.
Kim olduğu bilinmeyen birinin ateş etmesi üzerine sekiz yıl
sürecek bir savaş patladı. Kolonicilerin
çoğunluğunun başlangıçtaki amacı belki
de İngiltere'den siyasal ayrılma değildi; fakat varılan
kesin sonuç bağımsızlık ve yeni bir devletin, yani
Birleşik Devletler'in yaratılması oldu.
YENİ ULUSUN EKONOMİSİ
1787'de kabul edilen ve günümüze kadar yürürlükte
kalan ABD Anayasası pek çok bakımdan yaratıcı bir
dehanın eseridir. Bir ekonomik yasa olarak, Maine'den Georgia'ya ve Atlas
Okyanusu'ndan Mississippi Vadisi'ne uzanan tüm ülkenin
birleşmiş ya da "ortak" bir Pazar oluşturduğu
hükmünü getirmiştir. Eyaletler arası ticarete
hiçbir gümrük resmi ya da vergi uygulanamaz.
Anayasa uyarınca Federal hükümet yabancı ülkelerle
yapılan ve eyaletler arasında yürütülen ticareti
düzenleyebilir, tekdüze iflas yasaları çıkarabilir,
para basabilir ve değerini ayarlayabilir, ağırlık ve
uzunluk ölçüsü birimlerine ilişkin standartlar
koyabilir, postaneler ve anayollar açabilir ve patentler ve telif
haklarını düzenleyen kurallar getirebilir. Yukarıda
değinilen son hüküm, "fikri mülkiyet"in ilk
günlerden başlayarak tanındığını
gösteriyordu ve bu konu XX. Yüzyıl sonlarında yapılan
ticaret görüşmelerinde büyük bir önem kazanacaktı.
Ülkenin Kurucu Ataları'ndan biri ve ilk maliye bakanı olan
Alexander Hamilton, federal hükümetin yeni doğmuş
endüstrilere açık destek sağlayarak ve ithalata koruyucu
gümrük tarifeleri uygulayarak onları beslemeye yönelik bir
ekonomik kalkınma stratejisi uygulanmasını savunuyordu. Ayrıca,
kolonilerin Bağımsızlık Savaşı
sırasında yüklendikleri kamu borçlarını
üstlenmek amacıyla bir ulusal banka yaratılması için
de federal hükümeti zorluyordu. Yeni hükümet Hamilton'un
belirli önerilerine direndiyse de sonuçta gümrük
tarifelerini Amerikan dış politikasının temel bir
öğesi yaptı ve bu tutum yaklaşık XX. Yüzyıl
ortalarına kadar sürdürüldü.
Amerikalı çiftçiler başlangıçta bir ulusal
bankanın yoksullar aleyhine varsıllara hizmet edeceğinden
korktular; fakat ilk Birleşik Devletler Ulusal Bankası 1791'de
kuruldu, 1811'e kadar çalıştı ve o tarihte yerine bir
başka banka oluşturuldu.
Hamilton, Birleşik Devletler'in ekonomik büyümesinin
çeşitlendirilmiş ulaştırma,
imalatçılık ve bankacılık
aracılığıyla sürdürülmesi gerektiğine
inanıyordu. Hamilton'un politikadaki rakibi Thomas Jefferson ise
felsefesini sıradan bireylerin siyasal ve ekonomik zulme karşı
korunmasına dayandırmıştı. Özellikle
küçük çiftçileri "en değerli
vatandaşlar" olarak övüyordu. Jefferson 1801'de başkan
oldu (1801–1809) ve merkeziyetçilikten daha çok
arındırılmış bir tarım politikası uygulamaya
yöneldi.
GÜNEYE VE BATIYA İLERLEYİŞ
Güney'de başlangıçta önemsiz bir ürün olan
pamuk Eli Whitney'in 1793'te çırçır makinesini
(pamuğu tohumlarından ve diğer yabancı maddelerden
ayıklayan makine) icat etmesi üzerine büyük bir
gelişme gösterdi. Güneydeki büyük çiftlik
sahipleri, sık sık daha batıya giden küçük
çiftçilerin topraklarını satın aldılar.
Köle işçilerin emeğiyle beslenen büyük
çiftlikler kısa zamanda belirli aileleri pek çok
zenginleştirdi.
Bununla birlikte, batıya gidenler sadece güneyliler değildi. Bazen
Doğu'daki köyler bir tüm olarak bölgeden
ayrılıyor ve Orta batı’nın daha verimli
çiftlik arazilerinde yeni yerleşim birimleri kuruyordu. Batıya
göçenler çok kez bağımsızlığa
sıkı sıkıya bağlı bulunan ve her tür
hükümet denetimine ya da müdahalesine güçlü bir
biçimde karşı çıkan kişiler olarak
tanımlanmalarına karşın gerçekte
hükümetten dolaylı ya da dolaysız pek çok
yardım sağlamışlardır. Hükümet
tarafından yapılan Cumberland Pike yolu (1818) ve Erie Kanalı
(1825) gibi ulusal kara ve suyolları yeni yerleşimcilerin batıya
göç etmelerinde ve daha sonra da batının tarımsal
ürünlerinin pazarlara taşınmasında yardımcı
olmuştur.
Andrew Jackson 1829'da başkanlığa gelince pek çok yoksul
ve varlıklı Amerikalı onu ideal edindi; çünkü o
da yerleşime yeni açılan sınır bölgesinde
ağaçtan yapılmış bir kulübede yaşama
başlamıştı. Başkan Jackson (1829–1837),
Hamilton'un Ulusal Banka'sının Doğu'nun yerleşmiş
çıkarlarını Batı'nınkilere tercih ettiğine
inandığı için bir ardılının
kurulmasına karşı çıktı. Jackson ikinci bir
dönem için seçilince, Banka'nın görev
süresini yenilemek istemedi ve Kongre de onu destekledi. Bu
davranışları ülkenin parasal sistemine karşı
güveni sarstı ve 1834 ve 1837'de önemli ticari paniklere yol
açtı.
Ekonomik sarsıntılar XIX. yüzyıl süresince ABD
ekonomisinde yaşanan hızlı büyümeyi engellemedi. Yeni
icatlar ve sermaye yatırımları yeni endüstriler
kurulmasına ve ekonomik büyümeye yol açtı.
Ulaştırma geliştikçe sürekli olarak yeni pazarlar
açıldı. Buharlı gemiler nehir trafiğinin daha
hızlı ve daha ucuz olmasını sağladı; fakat
demiryollarının geliştirilmesi daha da büyük bir etki
yarattı ve geniş arazi bölümleri kullanıma
açıldı. Kanallar ve karayolları gibi
demiryollarının ilk kuruluş günlerinde de arazi
bağışı biçiminde önemli hükümet
yardımları yapıldı. Buna karşın, diğer
ulaştırma biçimlerinin aksine, demiryolları
büyük ölçüde yerel ve Avrupa kaynaklı özel
yatırımları da çekti.
Bu heyecan dolu günlerde çabuk zengin olma düzenleri
bollaştı. Borsa fırsatçıları bir gecede
hazineler kazandılar; buna karşılık çok kişi de
tüm tasarruflarını yitirdi. Bunlara karşın, uzak
görüşlülüğün ve yabancı
yatırımların bir araya gelmesi, altın yataklarının
bulunması ve Amerikan halkının ve kişisel zenginliğin
büyük katkısı sonucu ülkede yaygın bir demiryolu
sistemi kurulabildi ve bu da endüstrileşme için temel
oluşturdu.
ENDÜSTRİYEL BÜYÜME
Endüstri Devrimi XVIII. Yüzyıl'ın sonlarında ve XIX.
Yüzyıl'ın başlarında Avrupa'da oluştu ve
hızla Birleşik Devletler'e yayıldı. 1860'ta Abraham Lincoln
başkan seçildiğinde ülke nüfusunun yüzde
16'sı kentlerde yaşmakta ve ulusal gelirin üçte biri
imalattan sağlanmaktaydı. Kentleşmiş endüstri genelde
Kuzey Doğu'da toplanmıştı; pamuklu bez üretimi
önde gelen endüstriydi, ayakkabı, yünlü giysi ve
makine üretimi de yayılmaktaydı. İşçilerin
çoğunluğunu göçmenler oluşturuyordu.
1845–1855 arasında Avrupa'dan yılda yaklaşık 300.000
göçmen geliyordu. Bunların çoğu yoksul
kişilerdi; Doğu kentlerinde ve çok kez de ülkeye
varış limanlarında yerleşmişlerdi.
Buna karşılık Güney tarım bölgesi olmayı
sürdürdü; sermaye ve endüstri ürünleri
için de Kuzey'e bağlı kaldı. Güney'in, köle
kullanımını da içeren, ekonomik
çıkarları ancak siyasal güç tarafından ve
Güney federal hükümeti kontrol ettiği sürece
korunabilirdi.1856'da kurulmuş olan Cumhuriyetçi Parti
endüstrileşmiş Kuzey'i temsil ediyordu. 1860'ta
Cumhuriyetçiler ve başkan adayları olan Lincoln köle
kullanılmasından pek söz etmiyorlar, ama ekonomik politika
konusunda çok açık konuşuyorlardı. 1861'de bir
koruyucu gümrük tarifesi kabul ettirmeyi başardılar.
1862'de ilk Büyük Okyanus demiryolunu kurma imtiyazı verildi.
1863 ve 1864'te bir ulusal banka yasası taslağı
hazırlandı.
ABD İç Savaş'ında (1861 – 1865) Kuzey'in zafer
kazanması ile ülkenin ve ekonomi politikasının
geleceği kesinleşmiş oldu. Köle işgücüne
dayalı sistem kaldırıldı ve Güney'deki büyük
pamuk çiftlikleri daha az kar getirir oldular. Savaş gereksinimleri
nedeniyle hızla gelişmiş olan Kuzey endüstrisi ilerlemesini
sürdürdü. Endüstriciler ülkenin toplumsal ve siyasal
faaliyetleri de içeren yaşamının pek çok kesiminde
egemen olmaya başladılar. Güney'in, 70 yıl sonra
çevrilecek film klasiği Rüzgâr Gibi Geçti'de
duygusal biçimde dile getirilecek olan, büyük çiftlik
aristokrasisi ortadan kalktı.
İCATLAR, KALKINMA VE BÜYÜK İŞ ADAMLARI
İç Savaş'ı izleyen hızlı ekonomik gelişme
modern ABD endüstriyel ekonomisinin temellerini oluşturdu. Bir yeni
keşifler ve icatlar patlaması görüldü ve bu olgu
yarattığı derin değişiklikler nedeniyle
bazıları tarafından "ikinci bir endüstri devrimi"
olarak tanımlandı. Batı Pennsylvania'da petrol keşfedildi.
Yazı makinesi geliştirildi. Soğutmalı demiryolu
vagonları kullanıma girdi. Telefon, gramofon ve elektrik ampulü
icat edildi. XX. Yüzyıl'ın ilk yıllarında at
arabalarının yerini otomobiller aldı ve uçakla yolculuk
başladı.
Anılan başarılara koşut olarak ülkenin
endüstriyel alt yapısı da geliştirilmeye
başlandı. Appalachian Dağları'nda kuzeyde Pennsylvania'dan
güneyde Kentucky'e kadar uzanan bölgede zengin kömür
yatakları bulundu. Orta Batı'nın kuzeyinde Superior
Gölü bölgesinde büyük demir madenleri
açıldı. Bu iki önemli ham maddenin bir araya
getirilebildiği yerlerde çelik üreten fabrikalar
geliştirildi. Açılan büyük bakır ve
gümüş madenlerini kurşun madenleri ve çimento
fabrikaları izledi.
Endüstri büyüdükçe seri imalat yöntemleri
geliştirildi. Frederick W. Taylor, bilimsel yöneticilik konusunda
öncü oldu; her işçinin işlevini özenli bir
biçimde belirledi; onların çalışmalarıyla
ilgili yeni ve daha etkin yöntemler yarattı. Gerçek seri
imalat fikrini Henry Ford geliştirdi ve 1913'te, her işçinin
tek bir basit işlem yapacağı hareketli otomobil montaj
bandını kurdu. Çok uzak görüşlü
olduğu daha sonra anlaşılan bir atılım yapan Ford,
işçilerine günde 5 dolar gibi pek cömert bir ücret
önerdi ve böylelikle işçilerin çoğu
ürettikleri otomobillerin aynı zamanda müşterisi haline
geldiler ve endüstrinin yayılmasına yardım
sağladılar.
XIX. Yüzyıl'ın ikinci yarısının
"Parıltılı Çağ"ı büyük
iş adamlarının ortaya çıktığı
dönemdi. Pek çok Amerikalı büyük parasal imparatorluklar
kuran bu iş adamlarını ideal olarak algıladı. Bahis
konusu kişilerin başarısı çok kez, John D.
Rockefeller'in petrolde yaptığı gibi, yeni bir hizmet ya da
ürünün uzun vadedeki gelişme
olasılığını görebilmekte yatıyordu.
Şiddetli bir rekabet içindeydiler ve tek amaçları
parasal başarı ve güç peşinde koşmaktı. Bu
devler arasında John D.Rockefeller ve Ford'a ek olarak, demiryolu
işletmeciliğiyle zengin olan Jay Gould, banker J.Pierpont Morgan ve
çelik üretimcisi Andrew Carnegie sayılabilir. Aralarından
bazıları, o günün işletmecilik
anlayışına göre, dürüst kişilerdi; buna
karşın diğer bazıları zenginlik ve güç
elde edebilmek için kuvvete, rüşvete ve hileye
başvurdular. İş çevreleri şu ya da bu şekilde
hükümet üzerinde büyük etki sahibi oldular.
Girişimcilerin belki de en gösterişlisi sayılan Morgan hem
özel hem de iş yaşamında büyüklüğü
kendisine ölçü olarak almıştı. Kendisi ve
dostları kumar oynuyorlar, yatlarda geziyorlar, zengin partiler
düzenliyorlar, saray benzeri evler yapıyorlar ve Avrupa'nın sanat
eserlerini satın alıyorlardı. Buna karşın, Rockefeller
ve Ford gibi kişiler püritenlerinkine benzer özellikler
sergiliyorlardı. Küçük kasaba değerlerini ve
yaşam biçimini sürdürüyorlardı. Sürekli
kiliseye giden kişiler olarak diğer bireyler üzerinde de bir
sorumlulukları olduğuna inanıyorlardı. Kişisel
erdemlerin başarı sağlayabileceğini
düşünüyorlardı; çalışmaya ve tutumlu
olmaya inançları büyüktü. Daha sonra varisleri de
Amerika'daki en büyük insancıl yardım
vakıflarını kurdular.
Avrupa'daki üst düzey aydınların genelde ticareti
aşağılık bir işlev gibi görmelerine
karşılık daha akışkan sınıf
yapısına sahip bir toplum içinde yaşayan
Amerikalıların çoğu para kazanma olgusuna hevesle
sarılıyorlardı. Ticari girişimin riskinden ve verdiği
heyecandan hoşlandıkları kadar ticari başarının
sağlayabileceği yüksek yaşam standartlarını,
gücü ve ünü de seviyorlardı.
Bunlara karşın, her istediğini yapan büyük
girişimciler, Amerikan ekonomisi XX. Yüzyıl'da olgunluğa
eriştikten sonra Amerikalıların ideali olma çekiciliklerini
büyük ölçüde yitirdiler. Önce
demiryollarında daha sonra diğer iş alanlarında anonim
şirketlerin ortaya çıkmasıyla yaşamsal bir
değişim kendini gösterdi. Büyük iş
adamlarının yerini anonim şirketlerin başına
geçen "teknokratlar", yani yüksek ücretli
yöneticiler aldı. Anonim şirketin yükselişine
bağlı olarak işletmelerin gücünü ve etkisini
dengeleyici bir kuvvet hizmeti gören örgütlenmiş
işçi hareketi de gelişti.
1980'lerin ve 1990'ların teknolojik devrimi büyük iş
adamları çağını anımsatan yeni bir
teşebbüs kültürü ortaya çıkardı.
Microsoft'un başı olan Bill Gates bilgisayar
yazılımları düzenleyip satarak muazzam bir servet
oluşturdu. Gates'in büyük karlar sağlayan bir imparatorluk
yaratması nedeniyle, kurduğu şirket 1990'ların sonunda
rakiplerini sindirmek ve tekel yaratmak suçlamasıyla ABD Adalet
Bakanlığı'nın anti tröst dairesi tarafından
mahkemeye verildi. Buna karşın Gates bir insancıl yardım
vakfı da kurdu ve vakıf kısa sürede benzerleri
arasında en büyük olma konumuna erişti.
Günümüzdeki Amerikalı iş çevresi liderlerinin
pek çoğu Gates kadar göze batan bir yaşam
sürdürmemekte, anonim şirketlerin geleceğini onlar
belirlemekte, ancak, bunun yanı sıra insancıl yardım
örgütlerinin ve okulların yönetim kurullarında da
görev yapmaktadırlar. Ulusal ekonominin durumuyla ve Amerika'nın
diğer ülkelerle olan ilişkileriyle ilgilenmekte ve
hükümet yetkilileriyle danışmak için her an
Washington'a gidebilmektedirler. Kuşkusuz hükümeti etkilemekte,
fakat Parıltılı Çağ'daki bazı büyük
iş adamlarının inandığının aksine, onu
kontrol etmemektedirler.
HÜKÜMET MÜDAHALESİ
Amerika tarihinin ilk yıllarında politikadaki liderlerin
çoğunluğu federal hükümetin, ulaştırma
alanı hariç, özel sektöre pek fazla
karışmasında isteksiz davranmışlardır. Genelde
"bırakınız yapsınlar" doktrinini
benimsemişlerdir; anılan doktrin yasaların ve düzenin
korunması dışında hükümetin ekonomiye
müdahale etmesine karşıdır. XIX. Yüzyıl'ın
ikinci yarısında, küçük işletmeler,
çiftlikler ve işçi hareketleri hükümetlerin onlar
adına müdahalesini istemeye başlayınca bu
davranış da değişmeler gösterdi.
Yüzyılın sonlarına doğru hem iş çevreleri
liderlerine hem de Orta Batı ve Batı'daki çiftçilerin
ve işçilerin oldukça köktenci siyasal hareketlerine
kuşkuyla bakan bir orta sınıf gelişti. İlericiler olarak
anılan bu kişiler hükümetin rekabeti ve serbest
teşebbüsü güvence altına almak için iş
yaşamını düzenlenmesinden yanaydılar. Ayrıca,
özel sektördeki yolsuzluklarla da savaştılar.
Kongre 1887'de demiryolu işletmeciliğini düzenleyen bir yasa
(Eyaletler arası Ticaret Yasası) ve 1890'da da, büyük
şirketlerin tek bir endüstriyi kontrol etmesini engelleyen bir yasa
(Sherman Anti tröst Yasası) kabul etti. Ancak, 1900–1920
yılları arasında Cumhuriyetçi Başkan Theodore
Roosevelt (1901–1909), Demokrat Başkan Woodrow Wilson
(1913–1921) ve ilericilere yakınlık duyan diğerleri
iktidara gelinceye kadar bu yasalar kararlı bir biçimde
uygulanmadı. Aralarında günümüzün Eyaletler
arası Ticaret Komisyonu, Gıda ve İlaç İdaresi,
Federal Ticaret Komisyonu da bulunan pek çok düzenleyici
kuruluş bu dönemde yaratıldı.
Ekonomiye hükümet müdahalesi en önemli
yükselişini 1930'ların Yeni Düzen döneminde elde etti.
1929'da sermaye piyasasının çöküşü
ülke tarihindeki en ciddi ekonomik karışıklığı,
yani Büyük Bunalım'ı (1929–1940) yaratmıştı.
Başkan Franklin D.Roosevelt (1933–1945) bu olağanüstü
durumu aşmak amacıyla Yeni Düzen'i başlattı.
Amerika'nın modern ekonomisini belirleyen en önemli yasaların ve
kurumların çoğu Yeni Düzen döneminde
yaratılmıştır. Yeni Düzen yasaları federal hükümetin
yetkisini bankacılık, tarım ve sosyal güvenlik
alanlarına yaydı. Ücretlere ve çalışma
saatlerine ilişkin asgari standartları belirledi ve çelik,
otomobil ve kauçuk ürünleri gibi endüstri
alanlarında işçi sendikalarının
yayılmasında aracı rolü oynadı.
Günümüzde ülkenin modern ekonomisinin işlemesi
için vazgeçilmez sayılan programlar ve daireler
yaratıldı: menkul sermaye borsasını düzenleyen Hisse
Senetleri ve Senet Borsası Komisyonu; banka mevduatını
güvence altına alan Federal Mevduat Sigortası Kurumu; belki de
en önemli kurum sayılan ve yaşlıların
işgücünün bir parçası
çalıştıkları sırada yaptıkları
katkılara dayanarak onlara emekli maaşı sağlayan Sosyal
Güvenlik İdaresi gibi.
Yeni Düzen liderleri iş çevreleriyle hükümet
arasında daha yakın bağlar kurma konusunda belirli bir heves
gösterdiler; fakat bu çabaların bazıları İkinci
Dünya Savaşı'ndan sonra yok oldu. Kısa
ömürlü bir Yeni Düzen programı olan Ulusal Endüstriyel
Güçlenme Yasası ile iş çevresi liderlerinin ve
işçilerin aralarındaki anlaşmazlıkları
hükümetin gözetimi altında çözümlemeye
teşvik edilmelerine ve böylelikle üretkenliğin ve
etkinliğin arttırılmasına
çalışıldı.
Amerika'daki bu işveren-işçi-hükümet
düzenlemelerinde hiçbir zaman Almanya ve İtalya'da
görüldüğü gibi faşizme gidilmediyse de Yeni
Düzen girişimleri bu üç anahtar ekonomi aktörü
arasındaki güç paylaşımını yeni bir
yöne döndürdü. Savaş sırasında ABD
hükümetinin ekonomiye büyük müdahalesi sonucu bahis
konusu güç birleşmesi daha da yoğunlaştı.
Savaş Üretimi Kurulu savaş önceliklerinin
karşılanabilmesi için ülkenin üretim yeteneklerinde
eşgüdüm sağladı.
Yapısı değiştirilen tüketim malı fabrikaları
pek çok askeri siparişi karşıladı. Otomobil
yapımcıları tank ve uçak üreterek Birleşik
Devletler'i "demokrasinin silah deposu" haline getirdiler. Ulusal
gelirin artmasının ve tüketim mallarının yetersiz
kalmasının enflasyona neden olmasını önleyebilmek
amacıyla kurulan Fiyat Yönetim Bürosu belirli yerleşim
birimlerinin kiralarını kontrol altına aldı; şekerden
benzine kadar pek çok tüketim malını vesikaya
bağladı ve daha başka önlemler uygulayarak fiyat
artışlarını engellemeye çalıştı.
SAVAŞ SONRASI EKONOMİSİ: 1945–1960
Çok sayıda Amerikalı İkinci Dünya
Savaşı'nın sona erip büyük askeri harcamaların
azalması sonucu Büyük Bunalım dönemindeki
sıkıntılı günlerin geri geleceğinden
korkuyorlardı. Bunun aksine, savaş sonrası dönemde
yoğun tüketici talebi olağanüstü
güçlü bir ekonomik büyümeyi besledi.
Otomotiv endüstrisi başarılı bir biçimde yeniden
araç üretmeye döndü ve havacılık ve elektronik
gibi yeni endüstriler büyük bir gelişme gösterdiler.
Kısmen askerden dönenlere sağlanan ipotek
kolaylıklarının yarattığı teşvik sayesinde
hızla büyüyen inşaat sektörü de bu gelişmeye
katkıda bulundu. Ulusun 1940'ta yaklaşık 200 milyar dolar olan
gayri safi milli hâsılası 1950'de 300 milyara ve 1960'ta da 500
milyar doları aşan bir düzeye yükseldi. Aynı zamanda,
savaş sonrası doğumlarda gerçekleşen ve "bebek
patlaması" denilen büyük sıçrama da
tüketici sayısını yükseltti. Her geçen gün
daha çok sayıda Amerikalı orta sınıfa
katıldı.
Savaş malzemesi üretme gereksinimi büyük bir
askeri-endüstriyel karma (1953–1961 arasında ABD
Başkanlığı yapmış olan Dwight D. Eisenhower
tarafından ortaya atılan bir deyim) doğmasına yol
açtı. Bahis konusu karma savaş sona erince ortadan
kaybolmadı. Demir Perde Avrupa'nın üzerine
çöküp Birleşik Devletler de kendisini Sovyetler
Birliği'ne karşı bir soğuk savaşa girmiş bulunca
hükümet önemli bir savaş gücü bulundurmayı
sürdürdü ve hidrojen bombası benzeri gelişmiş
silahlara yatırım yaptı.
Savaşta yıkılmış bulunan Avrupa ülkelerine
Marshall Planı çerçevesinde ekonomik yardım aktı
ve bu da çok sayıda ABD malı için piyasa
yaratılmasına yardımcı oldu. Hükümet ekonomik
konularda odak rolü oynadığını anladı.
Hükümet politikası çerçevesinde "en
yüksek istihdamı, üretimi ve satın alma
gücünü yaratmak" için 1946 tarihli İstihdam
Yasası kabul edildi.
Savaş sonrası dönemde uluslararası parasal
düzenlemelerin yeniden yapılandırılması
gerektiğini fark eden Birleşik Devletler açık ve kapitalist
bir uluslararası ekonomi kurulmasını güvence altına
alacak Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi
kurumların yaratılmasında öncülük yaptı.
Bu arada işletmeler de birleşmelerin simgelediği bir döneme
girdi. Şirketler büyük ve çeşitli alanlara el atan
konglomeralar oluşturmak için birleştiler. Sözgelimi,
Uluslararası Telefon ve Telgraf A.Ş. (ITT), Sheraton Otelleri'ni,
Continental Bankacılık'ı, Hartford Yangın
Sigortası'nı, Avis Kiralık Otomobil'i ve diğer başka
şirketleri satın aldı.
Amerikan işgücü de önemli ölçüde
değişti. 1950'lerde, hizmet sağlayan işlerde
çalışan işçi sayısı önce mal
üretimindeki işçi sayısına yetişti sonra da bu
sayıyı geçti. 1956'da ABD
çalışanlarının çoğunluğu imalattan
(mavi yakalılar) daha çok hizmette (beyaz yakalılar) yer
alıyordu. Aynı zamanda işçi sendikaları da
üyeleri için uzun vadeli iş sözleşmeleri
gerçekleştirdiler ve daha başka çıkarlar
sağladılar.
Buna karşın çiftçiler sıkıntılı
günler geçirdiler. Çiftçiliğin büyük
işletmelere dönüşmesiyle etkinliğin artması tarımda
aşırı üretime yol açtı. Küçük
aile çiftlikleri, her geçen gün rekabet etmekte daha
çok zorlandılar ve gittikçe artan sayıda
çiftçi toprağından ayrıldı. Bunun sonucu
olarak tarım sektöründe çalışanların
sayısı 1947'de 7,9 milyon iken bu sayı gittikçe
azaldı; 1998'e gelindiğinde ABD'deki çiftliklerde sadece 3,4
milyon işçi çalışıyordu.
Başka Amerikalılar da yer değiştirdiler. Tek ailenin
oturduğu evlere olan talebin artması ve otomobil sahipliğinin
yaygınlaşması, çok sayıda Amerikalının
kentlerden banliyölere göç etmesine yol açtı. Hava
soğutma aygıtlarının icadı gibi teknolojik yenilikler
de buna eklenince ortaya çıkan göç dalgası
güney ve güneydoğu eyaletlerinde Houston, Atlanta, Miami ve
Phoenix benzeri "Güneş Kuşağı" (Sun Belt)
kentlerin geliştirilmesini teşvik etti.
Federal hükümetçe desteklenen otoyollar banliyölere
erişimi kolaylaştırdığı için işyeri
biçimleri de değişmeye başladı.
Alışveriş merkezleri çoğaldı ve
sayıları İkinci Dünya Savaş'ı sonunda 8 iken
1960'da 3.840'a erişti. Kısa bir süre sonra, kentleri
bırakıp daha az kalabalık kesimlere yerleşen çok
sayıda endüstri kuruluşu da bunları izledi.
DEĞİŞİM YILLARI: 1960'LAR VE 1970'LER
Amerika'da 1950'ler çok kez bir rahatlık dönemi olarak
tanımlanır. Bunun aksine, 1960'lar ve 1970'ler büyük bir
değişmeler dönemi oldu. Dünya çevresinde yeni
ülkeler ortaya çıktı; mevcut hükümetleri
yıkma amacı güden ayaklanmalar görüldü; daha
önce kurulmuş ülkeler büyüdüler ve Birleşik
Devletler'e rakip ekonomik dinamolar haline geldiler; askeri gücün
tek büyüme ve yayılma aracı olmadığının
gittikçe daha açık bir biçimde
anlaşıldığı dünyada ekonomik ilişkiler
başat bir konum kazandı.
Başkan John F.Kennedy (1961–1963) yönetime daha etkin bir
yaklaşım başlattı. 1960 seçim kampanyası
sırasında Amerikalıları "Yeni Ufuklar"ın
gereksinimlerini yerine getirmeye çağıracağını
söyledi. Başkan olarak, hükümet harcamalarını
arttırıp vergilerde kısıntı yaparak ekonomik büyümeyi
hızlandırmayı hedef aldı; yaşlılara
sağlık yardımı yapılmasını, kent
merkezlerine parasal yardım verilmesini ve eğitime daha fazla
ödenek ayrılmasını sağlamaya
çalıştı.
Bahis konusu önerilerinin büyük kesimi yaşama
geçirilmedi; ancak, Barış Gönüllüleri'nin
yaratılmasıyla Kennedy'nin Amerikalıları kalkınmakta
olan ülkelere gönderip onlara yardımcı olmak
düşü gerçekleşti. Kennedy ayrıca Amerika uzay
araştırmalarını da hızlandırdı.
Ölümünden sonra Amerikan uzay programı Sovyet
başarılarını geçti ve Temmuz 1969'da Amerikalı
astronotlar aya indiler.
Kennedy'nin 1963'te öldürülmesi Kongre'yi harekete geçirdi
ve oluşturduğu yasama projelerinin büyük kesimi
onaylandı. Ardılı Lyndon Baines Johnson (1963–1969)
başarılı Amerikan ekonomisinin kazanımlarını daha
çok sayıda vatandaşa yayarak bir "Büyük
Toplum" kurmayı amaçladı. Hükümetin Medicare
(yaşlılara sağlık yardımı), Yiyecek Pulları
(yoksullara besin yardımı) ve çok sayıda eğitim
girişimi (öğrencilere yardımın yanı sıra
okullara ve üniversitelere bağış) nedeniyle federal
harcamalar dramatik ölçüde çoğaldı.
Vietnam'daki Amerikalıların sayısı arttıkça
askeri harcamalar da yükseldi. Kennedy döneminde
küçük bir askeri harekât olarak başlayan
müdahale Johnson'un başkanlığı sırasında
büyük bir askeri girişime dönüştü.
İşin garip yanı, hem yoksulluğa karşı savaş
hem de Vietnam savaşı için yapılan harcamalar kısa
vadede gönencin artmasına yardımcı oldu. Buna
karşılık, 1960'ların sonuna doğru hükümetin
bu harcamaları karşılamak için vergileri
yükseltmedeki başarısızlığı gittikçe
artan bir enflasyon yarattı ve bu da ekonomik gönenci
aşındırdı.
Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü (OPEC)
üyelerinin 1973–1974 yıllarındaki petrol ambargosu enerji
fiyatlarını hızla yükseltti ve yakıt
kısıntıları ortaya çıktı. Ambargo sona
erdikten sonra bile fiyatlar aynı kalarak enflasyonu arttırdı ve
giderek işsizlik oranını yükseltti. Federal
bütçe açıkları arttı, yabancı rekabet
yoğunlaştı ve menkul kıymetler borsasında gerilemeler
oldu.
Vietnam Savaşı 1975'e kadar sürdü; Başkan Richard
Nixon (1969–1973) meclis soruşturması açılması
talepleri karşısında istifa etti; bir gurup Amerikalı Tahran'daki
ABD büyükelçiliğinde rehine alındı ve bir
yıldan uzun bir süre serbest bırakılmadı. Ulus,
ekonomik durum dâhil, olaylarla başa
çıkamıyormuş gibi görünüyordu.
Otomobillerden çeliğe ve yarı-iletkenlere kadar ucuz ve
çok kez de yüksek nitelikli ithal malları Birleşik
Devletler'e aktıkça Amerika'nın ticaret
açığı büyük ölçüde arttı.
Yeni ekonomik hastalığı - bir yandan enflasyon sürerken bir
yandan da ekonomik durgunluk olması ve aynı zamanda işsizlik
oranının artması - tanımlamak için
"stagflasyon" (durgunluk) terimi kullanılıyordu. Enflasyon
kendi kendini besliyor gibiydi. Halk fiyatların sürekli
artacağını beklediği için da daha fazla mal almaya
başladı. Artan talep fiyatları, fiyatlar ücretleri,
ücretler fiyatları daha da yükseltti ve durmadan yükselen
bir sarmal doğdu. İş sözleşmelerine yaşam
standardına ilişkin maddelerinin otomatik olarak konulması
giderek yaygınlaştı; hükümette sosyal güvenlik
ödemeleri gibi belirli kalemleri enflasyonun bilinen en iyi
ölçütü sayılan Tüketici Fiyat Endeksine
bağlamaya başladı.
Söz konusu uygulamalar işçilerin ve emeklilerin enflasyonla
başa çıkabilmelerine yarım etti ama enflasyonu da
kalıcı konuma getirdi. Hükümetin gittikçe artan
gelir gereksinimi bütçe açığını
büyüttü ve daha çok borçlanılmasına yol
açtı ve bu da faiz hadlerini yükselterek iş
çevrelerinin ve tüketicilerin yükünü daha
ağılaştırdı. Enerji maliyetinin ve faizlerin
yüksekliği yüzünden yatırımlar zayıfladı
ve işsizlik de huzursuzluk yaratacak oranda çoğaldı.
Çaresiz kalan Başkan Jimmy Carter (1977–1981)
hükümet harcamalarını arttırarak ekonomik durgunluk ve
işsizlikle savaşmaya çalıştı ve enflasyonu
durdurmak için gönüllü ücret ve fiyat kontrolü
yöntemleri geliştirdi. Her iki konuda da başarısız
oldu. Enflasyonla savaşta belki bir parça daha başarılı
ancak dramatik olmayan atılım yapılarak, aralarında
havayolu, kara taşımacılığı ve demiryolu
şirketlerinin de bulunduğu bazı endüstrilerde
"düzenlemelerin azaltılması"na gidildi.
Anılan endüstriler güzergâhları ve taşıma
ücretleri hükümet tarafından denetlenerek sıkı
bir düzenleme altında tutuluyordu. Düzenlemelerde yumuşama
uygulaması Carter yönetiminden sonraki yıllarda da desteklendi.
Hükümet 1980'lerde banka faiz oranlarındaki ve şehirlerarası
telefon hizmetlerindeki düzenlemeleri gevşetti ve 1990'larda da yerel
telefon hizmetlerindeki düzenlemeleri yumuşatmaya başladı.
Bunlara karşın, 1979'dan başlayarak para arzını
sıkı bir denetim altında bulunduran Federal Rezerv Kurulu
enflasyonla savaştaki en önemli öğe oldu. Enflasyonun
perişan ettiği ekonominin gereksinim duyduğu paranın
tümünü vermeyi reddeden Federal Rezerv böylelikle faiz
oranlarını yükselmesine neden oldu. Bunu sonucu olarak da
tüketici harcamalarında ve ticari kredi taleplerinde büyük
düşüşler görüldü. Kısa zamanda
ekonomide önemli bir daralma gerçekleşti.
1980'LERDE EKONOMİ
1982 boyunca ulus büyük bir daralma yaşadı. İflaslarda
bir önceki yıla oranla yüzde elli artış
görüldü. Tarım ürünleri ihracatı
azaldığı, ürün fiyatları
düştüğü ve faiz oranları yükseldiği
için özellikle çiftçiler büyük
sıkıntıya uğradılar. Buna karşın,
hızlı daralma ilacı yutulması zor olmakla birlikte
ekonominin kapıldığı yıkıcı
döngüyü kırdı. 1983'e gelindiğinde enflasyon
yavaşlamış, ekonomi yeniden toparlanmış ve
Birleşik Devletler sürekli bir ekonomik büyüme dönemine
girmişti. 1980'li yılların çoğunda ve 1990'larda
yıllık enflasyon artışı % 5'in altında
kaldı.
1970'lerdeki ekonomik tepkilerin önemli siyasal sonuçları
olmuştu. Amerikan halkı federal politikalara yönelik
hoşnutsuzluğunu 1980'de Carter'i görevden uzaklaştırıp
yerine eski Hollywood aktörü ve California valisi Ronald
Reagan'ı başkan seçerek sergiledi. Reagan (1981–1989)
ekonomik programını arza yönelik ekonomi kuramına
dayandırdı.
Anılan ekonomi kuramı halkın kazancının daha
büyük bir bölümünü kendisine ayırabilmesine
yol açması için vergi oranlarının
düşürülmesini öngörüyordu. Daha
düşük vergi oranları bireyleri daha yoğun ve daha uzun
süreli çalışmaya özendirir ve bu da giderek daha
çok tasarrufa ve yatırıma ve bu da daha çok
üretime yol açar ve genel ekonomik büyümeyi teşvik
ederdi.
Reagan'dan esinlenen vergi oranı indirimleri genelde daha zengin
Amerikalıların yararına sonuçlar verdiyse de bunun
dayandığı ekonomik kuramda ileri
sürüldüğüne göre, yükselen yatırımlar
yeni istihdam alanları yaratılmasına ve daha yüksek
ücretlere yol açacağı için bu gelişmelerden
daha düşük gelirli bireyler de yararlanırdı.
Bunlara karşın, Reagan'ın ulusal gündeminin temelinde
federal hükümetin gereğinden fazla
büyüdüğü ve müdahaleci olduğu inancı
yatmaktaydı. 1980'lerde Reagan bir yandan vergileri indirirken bir yandan
da sosyal içerikli programlarda büyük kesintiler
yapıyordu. Reagan görev süresi boyunca tüketiciyi,
işyerini ve çevreyi etkileyen hükümet düzenlemelerini
kısmak ya da tümüyle ortadan kaldırmak için de
çaba gösterdi. Bunun yanı sıra, Vietnam
Savaşı'ndan sonra Birleşik Devletler'in silahlı
kuvvetlerini ihmal ettiğinden korktuğu için savunma harcamalarının
arttırılmasına çalıştı ve bunda
başarılı oldu.
Vergi oranlarının indirilmesi ile birlikte askeri harcamaların
da artması yüzünden iç programlarda yapılan
sınırlı kısıntılar büyük
ölçüde aşıldı. Bunun sonucu olarak, federal
bütçedeki açıklar 1980'lerin başlarındaki
ekonomik daralma dönemindeki oranları bile geçti. 1980'de 74
milyar dolar olan bütçe açığı, 1986'da 221
milyar dolara yükseldi. 1987'de 150 milyar dolara düştü,
ancak yeniden yükselmeye başladı.
Bazı ekonomistler federal hükümetin
gerçekleştirdiği büyük harcamaların ve
borçlanmaların enflasyonu yeniden canlandıracağından
korktular; fakat Federal Rezerv Kurulu fiyat artışlarını
denetleme konusundaki duyarlılığını
sürdürdü ve bir tehdit görülür görülmez
faiz oranlarını hemen yükseltti. Federal Rezerv, Paul Volcker ve
ardılı Alan Greenspan'ın yönetiminde ekonomik trafik
polisliği başrolünü sürdürdü ve ülke
ekonomisinin yönlendirilmesinde hem Kongre'yi hem de başkanı
gölgede bıraktı.
1980'lerin başlarında hız kazanmaya başlayan ekonomik
iyileşme sırasında da sorunlar görüldü.
Özellikle küçük aile çiftlikleri işleten çiftçiler
yaşamlarını sürdürmekte önemli
güçlüklerle savaşmaya devam ettiler. 1986'da ve 1988'de
ülkenin orta bölgelerinde karşılaşılan ciddi
kuraklık ve birkaç yıl sonra oluşan büyük
seller sıkıntıları daha da arttırdı.
Bazı bankalar ve özellikle de tasarruf ve kredi birlikleri denilen
kuruluşlar, üzerlerindeki denetimin kısmen azaltılması
üzerine sorumsuz bir borç verme kampanyası
sürdürdükleri için sıkı para politikaları
ve akıllıca olmayan kredi uygulamaları sonucu büyük
sıkıntıya düştüler. Federal hükümet bu
kuruluşların pek çoğunu kapatmak ve mevduat sahiplerinin
alacaklarını vergi mükelleflerinin sırtından
ödemek zorunda kaldı.
1970'lerde ülkeyi sarmış olan ekonomik hastalık, Sovyetler
Birliği'ndeki ve Doğu Avrupa'daki komünist rejimlerin
çöktüğü yıllarda başkanlık yapan
Reagan ile ardılı George Bush (1989–1992) döneminde yani
1980'lerde de tümüyle iyileşmedi. 1970'lerde 10 yılın
yedisinde ticaret açığı gerçekleşti ve bu
açık 1980'ler boyunca daha da büyüdü.
Asya'da birer ekonomik dinamo gibi hızla büyüyen ekonomiler
Amerika'ya meydan okur konumuna geldiler; özellikle, uzun vadeli
planlamaya ve şirketler, bankalar ve hükümet arasında
yakın eşgüdüme ağırlık veren Japonya
ekonomik büyümede alternatif bir model gibi görülmeye
başlandı.
Bu sırada Birleşik Devletler'de "şirket
baskıncıları" hisse senedi değerleri düşen
çeşitli şirketleri satın alıp ya belirli
işletmelerini satarak ya da parçalara bölerek onları
yeniden yapılandırıyorlardı. Bazı durumlarda
şirketler kendi hisse senetlerini almak ya da baskıncılara
ödemede bulunmak için büyük paralar harcadılar.
Eleştirmenler bu çatışmaları endişeyle izliyor
ve baskıncıların iyi şirketleri yok ettiklerini ve
şirketlerin yeniden yapılandırılması
sırasında pek çoğu açıkta kalan
işçiler arasında huzursuzluk yarattıklarını
ileri sürüyorlardı. Buna karşın diğer
bazıları da baskıncıların ya kötü
yönetilen şirketleri devralıp küçülterek
yeniden karlı duruma geçirdiklerini ya da onları satıp
hisse senedi sahiplerinin kar paylarını daha üretken
şirketlere yatırmalarını sağladıklarını
ve böylelikle de ekonomiye anlamlı katkılarda
bulunduklarını söylüyorlardı.
1990'LAR VE ÖTESİ
1990'lar yeni bir başkanla, Bill Clinton'la (1993–2000)
başladı. Dikkatli ve ılımlı bir Demokrat olan Clinton,
kendinden önceki başkanların belirli
yaklaşımlarını dile getirdi. Clinton, sağlık
sigortasının kapsamının genişletilmesine yönelik
iddialı önerisinin Kongre tarafından
yasalaştırmasını başardıktan sonra, Amerika'da
"büyük hükümet" döneminin sona erdiğini
ilan etti.
Belirli kesimlerde piyasa güçlerinin devreye sokulmasına
çalıştı ve Kongre ile işbirliği yaparak yerel
telefon hizmetlerinin rekabete açılmasını
sağladı. Sosyal yardım ödemelerinin azaltılması
konusunda da Cumhuriyetçilerle işbirliği yaptı. Buna
karşın, Clinton her ne kadar kamu
çalışanlarının sayısını
azalttıysa da hükümet ülke ekonomisinde yaşamsal bir
rol oynamayı sürdürdü. Yeni Düzen döneminde
yaratılan yeniliklerin çoğunluğu ve Büyük
Toplum dönemindekilerin de pek çoğu olduğu gibi
kaldı. Enflasyonun yeniden başladığı izlenimi
yaratabilecek gelişmeleri yakından izleyen Federal Rezerv sistemi de
ekonominin genel hızını düzenlemeyi
sürdürdü.
1990'lar boyunca ekonomide de giderek artan sağlıklı bir
gelişme sağlandı. 1980'lerin sonlarında Sovyetler
Birliği'nde ve Doğu Avrupa'da komünist rejimlerin
çökmesi sonucu ticaret olanakları büyük
ölçüde arttı. Teknolojik gelişmeler çok
sayıda yeni ve gelişmiş elektronik ürünler ortaya
çıkardı.
Telekomünikasyon ve bilgisayarla haberleşme ağı konusundaki
yenilikler geniş bir donanım ve yazılım endüstrisi
geliştirdi ve pek çok endüstrinin çalışma
yöntemlerinde devrim yarattı. Ekonomi hızla
büyüdü ve şirket gelirleri de büyük
ölçüde arttı. Düşük enflasyon ve
düşük işsizlikle bir araya gelen büyük karlar
menkul kıymetler borsasında patlama yarattı; 1970'lerin
başında sadece 1.000 olan Dow Jones Endüstri Endeksi 1999'da
11.000'e yükseldi ve böylece, herkesin değilse bile, pek
çok Amerikalının zenginliği arttı.
1980'lerde Amerikalılar tarafından bir model olarak görülen
Japon ekonomisi uzun süreli bir daralmaya girdi ve bu gelişme de pek
çok ekonomistin gerçekte daha esnek, daha az planlanmış
ve daha rekabetçi Amerikan yaklaşımının yeni ve
küresel ölçüde birleşmiş bir ortamda ekonomik
büyüme için daha iyi bir strateji oluşturduğu
sonucuna varmasına yol açtı.
Amerikan işgücü de 1990'larda belirgin bir biçimde
değişti. Uzun vadeli bir hale gelmiş olan, çiftçi
sayısının azalması eğilimi sürdü.
İşçilerin küçük bir kesiminin endüstride
kalmasına karşın büyük bir kesimi de hizmet
sektöründe mağaza tezgâhtarlığından mali
planlamacılığa kadar yayılan görevlerde
çalışmaya başladı. Çelik ve ayakkabı
üretimi Amerikan endüstrisinin temeli olmaktan çıktı
ve bu endüstrilerin yürümesini sağlayan bilgisayarlar ve
tasarımlar onların yerine geçti.
Ekonomik büyüme nedeniyle vergi gelirleri yükseldikçe,
1992'de 290 milyar dolarla en üst düzeyine erişmiş olan
federal bütçe de gittikçe küçüldü.
Hükümet 1998'de, bebek patlaması için gelecekte
yapılacağı vaat edilen Sosyal Güvenlik ödemeleri
yüzünden büyük bir borç altına girmiş
bulunmakla birlikte, 30 yıldır ilk kez bir bütçe
fazlası elde etti. Hızlı büyüme ile sürekli
düşük enflasyonun birlikte yürümesi
karşısında şaşıran ekonomistler Birleşik
Devletler'in geçmiş 40 yıldır edinilen deneyimlere
dayanılarak sağlanandan daha hızlı bir ekonomik
büyüme gösterme kapasitesi bulunan bir "yeni
ekonomi"ye mi sahip olduğunu tartışmaya
başladılar.
Sonunda Amerikan ekonomisi küresel ekonomiyle o güne kadar
görülenden daha yakından bağlantılı bir konuma
geldi. Kendinden önceki başkanlar gibi Clinton da ticaret
engellerinin ortadan kaldırılması için bir çaba
sürdürdü. Bir Kuzey Amerika Serbest Ticaret Anlaşması
(NAFTA) imzalandı ve böylelikle Birleşik Devletler'le en
büyük ticaret ortakları olan Kanada ve Meksika arasındaki
ekonomik bağlar daha da güçlendirildi.
Özellikle 1980'lerde büyük bir hızla büyüyen Asya
da önemli bir mamul mallar sağlayıcısı ve Amerikan
ihraç malları için de bir pazar olarak Avrupa'ya
katıldı. Dünyaya yayılan çok gelişmiş
telekomünikasyon ağları sayesine dünya finans
piyasaları birkaç yıl öncesine kadar
düşünülemeyecek bir ölçüde birbirine
bağlandı.
Çok sayıda Amerikalı küresel ekonomik birleşmenin
tüm uluslar için yararlı olduğuna inanmakla birlikte
gittikçe artan karşılıklı
bağımlılık bir takım karışıklıklara
da yol açtı. Birleşik Devletlerin büyük
başarı elde ettiği ileri teknoloji endüstrilerinde
çalışanların pekiyi durumda bulunmalarına
karşılık, genelde işçiliğin ucuz olduğu
çok sayıda yabancı ülkenin rekabeti
karşısında geleneksel imalat endüstrilerinde ücretler
azalma eğilimi gösterdi. Daha sonraları Japonya'nın ve
diğer yeni endüstrileşmiş ülkelerin ekonomileri
1990'larda duraklamaya başlayınca küresel finans sisteminde
şok dalgaları oluştu. Amerikan ekonomik politika
yapımcıları yerli ekonominin gelecekteki yolunu çizerken
küresel ekonomik koşulları göz önünde bulundurmak
zorunda olduklarının farkına vardılar.
Yine de Amerikalılar 1990'ları yenilenmiş bir güven duygusu
içinde bitirdiler. 1999 sonunda ekonomi Mart 1991'den beri sürekli
bir büyüme göstermişti ve bu da tarihteki en uzun
süreli barış dönemi gelişmesi oluyordu.
İşsizlik Kasım 1999'da yaklaşık 30 yılın en
düşük düzeyine indi ve yüzde 4,1 olarak gerçekleşti.
1998'de sadece yüzde 1,6 (1994'ten beri bir yıl
dışında en düşük oran) yükselmiş bulunan
tüketici fiyatları ise biraz daha hızlı arttı (Ekim
1999'da yüzde 2,4). Gelecekte pek çok tehlike ile
karşılaşılacaktır; fakat ulus XX.
Yüzyıl'ı ve berberinde getirdiği çok büyük
değişiklikleri sağlıklı bir biçimde
atlatmış bulunmaktadır.
AMERİKAN
TİCARET İLKELERİ
Birleşik Devletler hukukun
üstünlüğü ilkesine bağlı bir
açık ticaret sistemine inanmaktadır. Amerikan
başkanları İkinci Dünya Savaşı'ndan beri
dünya ticaretine katılmanın Amerikalı üreticilerin
büyük yabancı piyasalara girme ve tüketicilere de
seçebilecekleri daha çeşitli ürünler sağlama
fırsatı yaratacağını ileri sürdüler.
Amerikalı liderler daha yakın yıllarda yabancı
üreticilerden gelen rekabetin çeşitli malların
fiyatını da düşüreceğini ve enflasyon
baskısını önleyeceğini belirttiler.
Amerikalılar serbest ticaretin diğer ülkelere de
yaradığını iddia etmekte ve ekonomistler de ticaret
sayesinde ülkelerin en etkin biçimde sağladıkları
mal ve hizmetleri üretmeye yoğunlaştıklarını ve
böylelikle tüm uluslar topluluğunun üretkenlik
düzeyinin yükseldiğini uzun süredir ileri
sürmektedirler. Amerikalılar, buna ek olarak, ticaretin her ülkede
ekonomik büyümeyi, toplumsal istikrarı ve demokrasiyi
teşvik etmesinin yanı sıra tüm dünyada gönenci,
hukukun üstünlüğünü ve uluslararası
ilişkilerde barışı geliştirdiğine inanırlar.
Açık ticaret sistemi ülkelerin birbirlerinin piyasalarına
adil koşullarda ve ayırım gözetilmeden
erişebilmelerini gerektirir. Bu amacın sağlanabilmesi
için Birleşik Devletler çok taraflı ya da iki
taraflı anlaşmalar uyarınca ticaret engellerini azaltarak
karşılıklılık gösteren ülkelerin ABD
piyasalarına girebilmelerine izin vermeye hazır bulunmaktadır.
Ticaretin liberalleştirilmesi amacıyla geleneksel olarak ticaretin
önünde bulunan gümrük tarifesi engellerinin ve belirli
tarife dışı engellerin azaltılmasına
odaklanılmışsa da son yıllarda bazı diğer
uygulamalar da bunlar arasına alındı. Amerikalılar
sözgelimi her ülkenin ticaret yasalarının ve uygulamalarının
şeffaf olması, yani herkesin kuralları bilip eşit
koşullarda rekabet edebilmesi gerektiğini iddia etmektedirler.
Birleşik Devletler ve Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma
Örgütü (Organization for Economic Cooperation and Develpoment -
OECD) üyeleri 1990'larda yabancı ülke yetkililerinin ticari
çıkar elde etmek amacıyla rüşvet
almalarının yasalara aykırı olduğunu kabul ederek
şeffaflık konusunda yeni bir adım attılar.
Birleşik Devletler ayrıca yabancı ülkeleri endüstriyel
düzenlemeleri gevşetmeleri, geri kalan düzenlemeleri de
şeffaf konuma getirecek önlemleri almaları, yabancı
şirketlere karşı ayırımcılık
yapmamaları ve uluslararası uygulamalara uymaları konusunda
sık sık zorlamaktadır. Amerika'nın bu ilgisi bazı
ülkelerin bahis konusu düzenlemeleri ihraç
mallarının piyasalarına girişini engelleyecek dolaylı
bir araç olarak kullanabilecekleri kuşkusundan
kaynaklanmaktadır.
Başkan Bill Clinton (1993–2001) yönetimi ABD ticaret
politikasına bir boyut daha eklemiştir. Yönetim ülkelerin
asgari çalışma ve çevre standartlarına
uymalarını istemektedir. Amerikalılar ülkedeki göreli
olarak daha yüksek çalışma ve çevre
standartlarının ABD kökenli malların maliyetini
yükseltebileceğinden ve bu nedenle de yerli endüstrilerine daha
gevşek düzenlemeler uygulayan ülkelerin şirketleriyle
rekabet edemeyeceklerinden korktukları için kısmen böyle
bir tutum içine girmekte, ayrıca, yabancı ülkelerdeki
işverenler uluslararası piyasalarda daha etkili bir rekabete girebilmek
amacıyla işçilerini istismar eder ya da çevreye zarar verirlerse
o ülkelerin serbest ticaretin sağladığı
çıkarlardan yararlandırılmayacaklarını da
söylemektedirler.
Clinton yönetimi söz konusu konuları 1990'ların
başlarında dile getirdi ve Amerika'nın NAFTA'yı
onaylamasına karşılık Kanada ve Meksika'nın
çevre sorunlarına ve çalışma standartlarına
uyacaklarını belirten ek anlaşmalar yapmalarında ısrar
etti.
Birleşik Devletler Başkan Clinton yönetimi sırasında
Uluslararası Çalışma Örgütü ile
işbirliği yapıp gelişmekte olan ülkelerin güvenli
işyerleri kurmalarına ve temel işçi haklarını
güvence almalarına yardımcı oldu ve bu konumdaki çok
ülkede çocuk işçiliğinin azaltılmasına
yönelik programları finanse etti. Yine de Clinton yönetiminin
ticaret anlaşmalarını çevrenin korunmasına ve
çalışma standartlarına bağlama çabaları
diğer ülkelerde ve hatta Birleşik Devletlerde bile
çelişkili bir konu olarak kalmaktadır.
Birleşik Devletler ayırımcılık yapmama ilkelerine
genelde uymakla birlikte belirli tercihli ticaret düzenlemelerine de taraf
olmuştur. Sözgelimi Genelleştirilmiş ABD Tercihler Sistemi
yoksulluk çeken ülkelerin Birleşik Devletler'e ihraç
ettikleri bazı mallardan gümrük vergisi almayarak bu
ülkelerin ekonomik kalkınmalarını teşvik etmeyi amaçlamaktadır;
belirli bir mal üreticisinin ABD piyasalarında rekabet için
yardıma gereksinimi kalmayınca söz konusu tercih de ortadan
kalkmaktadır.
Bir başka tercihli ticaret programı olan Antiller Havzası
Girişimi ekonomik bir çabalama içinde olan ve Birleşik
Devletler için politik açıdan önem
taşıdığı düşünülen bölgeye ekonomik
destek sağlamak amacıyla yaratılmıştır; program
Antiller'den Birleşik Devletler'e dokumalar, belirli deri
ürünleri, şeker ve petrol ürünleri
dışında yapılacak tüm ihracattan gümrük
vergisi alınmamasını öngörmektedir.
Birleşik Devletler politik amaçlarla serbest ticareti teşvik
etmeye yönelik genel politikasından zaman zaman ayrılmakta ve
insan haklarını ihlal ettiğine, terörizmi
desteklediğine, uyuşturucu kaçakçılığına
göz yumduğuna ya da uluslararası barış
karşısında bir tehdit oluşturduğuna inanılan
ülkelere yapılan ihracatı sınırlamaktadır.
Sözü edilen ticaret yasakları uygulanan ülkeler
arasında Küba, İran, Irak, Libya, Kuzey Kore, Sudan, Suriye ve
Birmanya bulunmaktadır. Ayrıca Kongre her yıl Çin'le
"normal ticari ilişkiler" sürdürülüp
sürdürülmeyeceğine karar vermekle
yükümlüdür ve bu karar ticaret politikası kadar en
azından Amerikalıların bu ülkenin insan hakları
konusundaki uygulamalarına nasıl baktıklarına da bağlı
olmaktadır.
Birleşik Devletler'in politik amaçlarla ticaret
yaptırımları uygulaması yeni bir olgu değildir.
Amerikalılar 200 yılı aşkın bir süre önce
yaşanmış olan Amerikan Devrimi günlerinden beri
yaptırımlara ve ihracat kontrollerine başvurmaktadırlar.
Yine de Kongre ve federal kuruluşlar dış politika
amaçlarına erişmekte ticaret politikasının etkili
bir araç olup olmadığını hala yoğun bir
biçimde tartışmaktadırlar.
AMERİKAN STOCK EXHANGE (AMEX)
Amerika Birleşik Devletleri'nde "New York Menkul
Kıymetler Borsası'ndan (NYSE) sonra ikinci büyük menkul
kıymetler borsasıdır. Faaliyetine Amerikan İç
Savaşı'ndan önce başlamıştır. 1921
yılına kadar faaliyetlerini gayrı resmi olarak
sürdürmüş ve bu nedenle de "New York Curb
Exchange" diye adlandırılmıştır.
AMEX'in 1953 yılına kadar süren tarihi oldukça renkliydi.
Wall Street'te "broker"lar rengârenk giysileri ile sokakta
dolaşırlardı ve halk onları bu giysilerinden
tanırdı. Bir "broker"ın ofisine telefonla bir
sipariş geldiğinde, ofistekiler bunu penceresinden
aşağıdaki "broker" a el ile veya diğer işaretlerle
iletirlerdi. Bugün tekniğin sağladığı
olanaklardan AMEX de en geniş şekilde yararlanmaktadır.
AMEX, menkul kıymetleri borsa listesine kaydetmek için NYSE kadar
titiz seçici davranmamaktadır. Bu nedenle, genellikle
küçük ve yeni şirketlerin menkul kıymetleri AMEX'te
borsa listesine alınmaktadır. Şirketlerin birçoğu
için AMEX, NYSE ile Over-the-Counter (OTC - borsa dışı
işlemlerin yapıldığı piyasa) arasında bir geçici
basamak niteliği taşımaktadır. Örneğin, General
Motors ve Dupont bu basamaktan geçmişlerdir.
Öte yandan NYSE yıllarca varantları borsa listesine
almamışken AMEX aksi yönde davranmıştır. Ancak,
NYSE de artık bazı şirketlerin (American Telephone and Telegraph
Company gibi) varantlarını borsa listesine almaya
başlamıştır.
AMEX, 32 üyeli bir Başkanlar Meclisi tarafından
yönetilmektedir. Borsa tarafından belirlenmiş politikaları
uygulayan, meclis başkanıdır. Başkanlar Meclisi, AMEX'i
oluşturan sürekli (regular) ve yardımcı (asso ciate)
üyeleri, yönetim, menkul kıymetler, işlemler, salon denetimi
ve halkla ilişkiler olmak üzere beş bölüm vardır.
AMEX'te 499 yer (seat) ya da sürekli üyelik vardır. Sürekli
üye olabilmek için Amerikan vatandaşı olmak, 21 ve daha
yukarı yaşta olmak, Başkanlar Meclisi'nin üçte ikisi
tarafından üyeliğe kabul edilmek gerekir. Üyelik
fiyatı ve yıllık aidatı NYSE'ye kıyasla daha
düşüktür.
Borsada, sayısı kısıtlanmamış olmakla birlikte,
400 yardımcı üye vardır. Ayrıca, AMEX'de salonlarda
muamele yapan spesiyalist, broker ve aracı olmak üzere üç
tür üye daha vardır.
Borsada, hem borsa listesine alınmış hem de
alınmamış menkul kıymetler işlem görebilmektedir.
Borsa listesine alınmış firmalar bir listeye alınma
ücreti (listingfee) öderler. Borsa listesine alınacak
şirketlerin belirli niteliklere sahip olmaları gerekir: Bir
şirketin borsa listesine alınmasına Başkanlar Meclisi karar
verir.
AMEX'te işlem gören menkul kıymetlerin yaklaşık
%4'ü borsa listesinde kayıtlı değildir. AMEX, yabancı
menkul kıymetlerin işlem görmesi açısından
öncü borsa durumundadır.
AVRUPA
PARA BİRLİĞİ
Avrupa'nın parasal açıdan
bütünleşmesini ifade eden Avrupa Para Birliği fikri, tek
bir Avrupa Para Birimi'nin yaratılmasını, tüm AET
ülkeleri için tek bir Merkez Bankası'nın oluşturulmasını
öngörmektedir.
Bu konuda ilk girişim Barre Planı olmuştur. 1969'da AET Konseyi
tarafından kabul edilen I. Barre Planı'nı Werner Planı
izlemiştir. Bu plan, 1971 – 1981 yılları içinde
ekonomik ve parasal birliğin aşamalı olarak
oluşturulmasını öngörmekte idi. Bazı yazarlarca
"büyük düş" olarak nitelenen Avrupa Para
Birliği kurulması düşüncesi, günümüzde
önemli adımların atılmış olmasına
karşın, topluluk ülkelerinin ekonomilerindeki
farklılıklar nedeniyle gerçekleşebilmiş
değildir.
Avrupa Para Birliği yolunda atılan önemli girişimlerden
birisi, 1979'da yürürlüğe giren Avrupa Para Sistemi'dir. Bu
alandaki en son ve en önemli girişim de 1991 yılındaki
Maastricht Antlaşması ile olmuş ve en geç 1999 yılında
tek paraya geçilmesi kararlaştırılmıştır.
BANKALARIN
TARİHÇESİ
Paranın genel bir değişim aracı olarak
kullanılmaya başlanmasından önce, tüccar senetleri ve
mal karşılığı kredi şeklinde ilkel banka
işlemleri yapılmaya başlanmıştır. Bankalar,
günümüzdeki yapılarına ticaret ve sanayinin geliştiği
son çağlarda ulaşmışlardır.
İlk ticari itibar belgelerinin Mezopotamya’da
kullanıldığı bilinmektedir. Özellikle İ.Ö.
5. ve 6. yüzyıllarda arazi ipoteği ve kefalet
karşılığı kredi işlemleri yapılmıştır.
Ayrıca, halkın tapınaklara ve ilahlara armağan ettikleri
ayni maddeler, kredi sisteminin kaynağını
oluşturmuştur. Bu kaynağın din görevlilerince gelir
sağlamak amacıyla ödünç verilmesi ve
tapınakların en güvenilir para saklama yerleri olması ile
bankacılık sistemi de oluşmaya başlamıştır.
Paranın değişim aracı olarak kullanılmaya
başlaması ile para alıp borç veren, bir ülke ya da
şehir parasına çeviren bankerler ortaya
çıkmıştır. Bunlar, müşterilerinden mevduat
da kabul eder ve bunları yüksek faizlerle başkalarına kredi
olarak verirlerdi. Böylece, ilk örnekleri Mezopotamya, Eski Yunan ve
Eski Roma’da görülen banka, İtalyanca’da "masa,
tezgâh" anlamına gelen "banco" kelimesinden
kaynaklanmaktadır. İtalya’da önlerine bir masa koyarak
para ticareti yapan bu kişilere 12. yüzyılda banchiero (banker)
adı verilmiştir.
Dünya politika ve ticaretinin en önemli merkezlerinden biri olan
Roma’da önceleri para değiştirmesi şeklinde
başlayan bankerlik, daha sonra mevduat kabulü, kredi işlemleri
ve poliçe alım satımıyla gelişmiştir.
Ortaçağ’da şehirlerin doğması ile birlikte
ekonomik ilişkiler gelişmeye, Haçlı Seferleri nedeniyle
orduların gereksinimlerini karşılamak için
büyük para nakilleri yapılmaya başlanmıştır.
Bu sırada Avrupa’nın Doğu ülkeleri ile ticareti de
gelişmekteydi. Bu nedenlerle, ticaretin kolaylıkla yürütülebilmesi
için para işlemlerinde aracılık edecek kurumlara
ihtiyaç duyulmuştur. Bütün bu olaylar, banka sisteminin
gelişimini hızlandırırken ticaret hukukunun da doğmasına
neden olmuştur.
Bunun yanında İslam ve Hıristiyan dinlerinin faizi yasak etmesi,
bankacılığın gelişiminde önemli bir engel olarak
ortaya çıkmıştır. Bu iki dinin koyduğu faiz
yasaklamasıyla Museviler banka sistemine egemen olmuşlardır.
Günümüz bankacılığı, 1157’de Venedik
Bankası’nın kurulması ile başlamıştır.
1408’de Cenova Bankası kurulmuştur.
Yeniçağ’la birlikte Avrupa’da düşünce ve
ekonomi alanında başlayan önemli değişiklikler
nedeniyle faizin meşruluğunun kabul edilmesi
bankacılığın gelişimini engelleyen en önemli
sebeplerden birini ortadan kaldırmıştır.
Sömürgeleşmenin yaygınlaşması ile birlikte
ticaretin çeşitlenmeye başlaması bankaları da
uzmanlaşmaya ve birleşmeye yöneltmiştir.
19. yüzyılda ticaret sermayesinin gelişimi ve sanayi devrimi,
banka sistemini büyük bir hızla geliştirmiş,
bankaları parasal ilişkilerin odaklaştığı en
önemli mali kurumların biri haline getirmiştir.
Her ülkede aynı biçimde olmamakla birlikte, genellikle halktan
mevduat toplayarak kaynak oluşturan bankalar, ticaret alanında
uzmanlaşırken kendi öz sermayeleri ile çalışan
bankalar da yatırım ve iş bankacılığında
uzmanlaşmıştır.
Ticari kapitalizmden sanayi kapitalizmine geçiş sürecinin
başlamasıyla bankacılık alanında da birleşmeler
başlamıştır. 19. yüzyılda sermayenin uluslararalılaşmaya
başlaması, uluslararası ekonomik ilişkileri
hızlandırırken bankacılığa da uluslararası
bir nitelik kazandırmıştır.
BORSALAR TARİHİ
Borsa sözcüğü, Bruges Kenti'ndeki
"Hôtel des Bourses" denilen ve armasında üç
tane para kesesi bulunan bir hanın adından gelmektedir. Burada
toplanan yerli ve yabancı iş adamları, satılık
malların örnekleri üzerinden alışveriş
yaparlarmış. Mal örneği üzerinden senetle alım
satıma Ortaçağ fuarlarında da rastlanırdı.
Ancak Hôtel des Bourses’ün ünü kısa sürede
yayılmıştır.
1531’de Anvers’de ilk borsa binası
açılmıştır. Anvers Borsası’nı
kısa ara ile Lyon Borsası ve Toulouse Borsası izlemiştir.
Londra’da The Royal Exchange 1571’de hizmete girmiştir. Anvers
Borsası’nın 1576’da tahrip edilmesi üzerine ticari
ve mali işlemler Amsterdam’da yürütülmüştür.
Amsterdam Borsası 1611’de inşa edilmiştir. 1662’de
yeni bir borsa binası yaptırılmıştır.
New York Borsası 1792’de 24 iş adamının
girişimiyle kurulmuştur. Paris Borsası ise 1724’te
açılmış ve ilk binasının yapımı
1826’da tamamlanmıştır.
DOLAR
Dolar sözcüğü, 16. yüzyıldan
sonra Alman para birimi olarak kullanılan "Thaler" in
değişmiş bir şeklidir. Amerika'nın keşfinden
sonra İspanya Kralları tarafından yaratılan
gümüş parayı ifade eden "Dolera" dan gelmektedir.
Dolar, 22 Haziran 1776'dan beri Amerika Birleşik Devletleri'nin para
birimidir. ABD bağımsızlığına kavuşunca
dolar, gümüş para olarak basılmaya başlandı ve
1786'da ağırlığı
1792'de bimetallizm (çift metalli sistem) uygulanarak tanımın
kapsamına altın da alındı; 1 dolar,
Altından kaçış karşısında 1837'de
tanım değişti. 1849'da Kaliforniya'daki altın
yataklarının keşfedilmesinden sonra ise ilk altın dolarlar
basıldı. Ne var ki, boyutları çok ufak olan bu paralar
fazla yaygınlaşmadı. 1933–1934 yıllarında
bütün altın paralar devlete devredilerek altın
külçe sistemine geçildi. Bu sistemle altın-dolar
paritesi
İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Bretton-Woods
sistemi, dolara bütün uluslararası işlemleri
düzenlemek gibi çok önemli bir işlev tanıyarak, bu
para birimini "anahtar para" durumuna getirdi. Ancak 1971'de ABD,
sahip olduğu altın rezervleri ile yaratılmış olan
dolar hacmi arasındaki açığın büyük
boyutlara erişmesi karşısında, doların altına
konvertibilitesini kaldırdı.
DOW
JONES ENDEKSİ
ABD'nin mali merkezi Wall Street'te hisse senetlerinin
endeksine bu ad verilir. Burada dünyanın en ünlü
şirketlerinin hisse senetleri alınıp
satıldığından, indeksin genel gidişi aynı zamanda
dünya ekonomisinin gelişimini gösteren bir
ölçüt niteliğindedir.
ENTERNASYONELLER
Dünya işçi sınıfı
hareketinin, uluslararası dayanışma ve örgütlenmeyi
sağlayabilmek için, 19. yy'ın ikinci yarısında
başlayan çalışmaları sonucu oluşturulan konferans
ve sekreteryalara verilen addır.
Birinci Enternasyonal
1864 Eylülü'nde İngiliz, Fransız, İtalyan ve Alman
işçi örgütlerinin yöneticileri tarafından
Londra'da kurulmuştur. Birliğin tüzüğü ve
manifestosu Alman delegeleri arasında bulunan Karl Marx, Friedrich Engels
tarafından kaleme alınmıştır.
Bu manifestoda ortaya konulan temel düşünceler
şunlardı: Proletaryanın bir sınıf partisi olarak
örgütlenmesi, sosyal içerikli yasalar için
savaşım, işçi kooperatiflerinin kurulması, gizli
diplomasiye karşı savaşım, burjuva sınıf
egemenliğinin yıkılması, işçi
sınıfının ekonomik kurtuluşu ve bütün
ülkeler işçilerinin birlik ve dayanışması.
Birinci Enternasyonal'in merkezi Londra'daydı. İngiliz ve Almanlardan
oluşan bir yürütme kurulu vardı. Cenevre, Lozan, Brüksel,
Basel ve
Birinci Enternasyonal içinde önceleri Prudhoncularla Marksistlerin
çatışması vardı. Daha sonra Bakunin'in
Enternasyonal'e katılmasıyla, Marx-Bakunin
çatışması ortaya çıktı.
Birinci Enternasyonal'in aksine, merkezi bir örgüt olma
çabasına hiç girişmedi, hatta 1900'e gelene dek biçimsel
bir sekretarya bile oluşturmadı. İkinci Enternasyonal sekiz
kongre yaptı. Bunlar Brüksel (1891), Zürich (1893), Londra
(1896), Paris (1900), Amsterdam (1904), Stuttgart (1907), Kopenhag (1910) ve
Basel (1912) kongreleridir.
İkinci Enternasyonal
Sekretaryası 1900'dan itibaren Brüksel'de çalışmaya
başladı. İkinci Enternasyonal'in düzenlediği
kongrelerde ilk yıllarda anarşizm ile Marksizm arasındaki
sınır üzerinde derinliğine tartışıldı.
Daha sonraki yıllarda tartışılan konular sınıf
savaşının ilkeleri ve sosyalist partilerin burjuva partileri ile
koalisyonlara katılmasının uygun olup olmayacağı idi.
Birinci Dünya Savaşı'nın yaklaştığı
yıllarda ise en çok üzerinde durulan konu savaş tehlikesi
ve bir savaş anında işçi sınıfının
alması gereken tavır oldu. Birinci Dünya Savaşı
çıkınca İkinci Enternasyonal'in
çalışmaları kesildi.
1919 Martı'nda SSCB Moskova'da Üçüncü Enternasyonal’i
toplayarak (Komintern) İkinci Enternasyonal'in
dağıtıldığını ilan etti. Ancak
Avrupa'nın sosyal-demokrat kimi partileri, İkinci Enternasyonal'in
devamı olarak Sosyalist Enternasyonal'i oluşturdular.
Üçüncü Enternasyonal
1919 Martı'nda Moskova'da toplandı. Temel amacı dünya
sosyalist devrimi'nin örgütlenmesi ve kanalize edilmesiydi. Rusya
dışında Avrupa devriminin gerçekleşmemesine
karşın, Üçüncü Enternasyonal 1943'e dek
yaşadı.
Bu tarihte SSCB'nin kapitalist müttefiklerine bir cemilesi olarak
kapatıldığı ilan edildi. Bu arada 1937'de Meksika'da
Troçki tarafından Dördüncü Enternasyonal ilan
edilmiştir.
FLORİN
Venedik Dukalığı tarafından
çıkarılan altındır. 993 ayar ve 1 dirhem 1/4
kırat ağırlığındadır. Osmanlı
İmparatorluğu'nda, 1468'de ilk altın para olan
Yaldızlı Altın'ın tedavüle çıkmasına
kadar en çok aranan yabancı altın para olmuştur.
Taklitleri çıktığı için hükümet
üzerlerine "sağ" damgası vurmak zorunda
kalmıştır. Bazen "Duka Altını" adıyla
da anılmıştır.
FRANK
Fransa, Belçika, İsviçre, Madagaskar,
Saint-Pierre-Miquelon, Reunion, Kara Afrikası, Polinezya ve Yeni Kaledonya
ülkelerinin kullandıkları para birimidir. Fransız
Frangı ilk kez, Kral 2. Jean'ı İngilizlerin elinden kurtarmak
amacıyla 1360 yılında basılmıştır. Bu
Franklar 3,877 gr. saf altındandı ve üzerinde zırhlı
bir şövalye kabartması bulunmaktaydı. Kralın
kurtulmalığı olarak basılan bu altın sikkelerin
üzerine kürazad anlamına gelmek üzere, Franc
yazılmıştır.
İlk gümüş Fransız Frangı 1575'de
bastırılmış ve Fr. Frankı'nın değeri ilk kez
7. Şarl zamanında düşürülmüştü. 3.
Louis, Frank'ı tedavülden kaldırmış, ancak
Fransız Devrimi ile bu para birimi geri gelebilmiş ve değeri 5
gr. gümüş olarak saptanmıştır.
1803'te, Napolyon, çift metal sistemini getirerek altın ve
gümüş franklar arasında bire 15,5 değer oranı
saptamıştır. 1928 yılında, Raymond Poincare, eski
değerinin 1/5 üzerinden Frank'ı yeniden altına
bağlamıştır. Çeşitli devalüasyonlar
geçiren Frank, bu devalüasyonları
gerçekleştirenlerin adıyla anılmış (Franc
Auriol 1936, Franc Bouret 1938 ve Franc Reynaud 1940), Georges Bonnet'nin
yaptığı devalüasyonu izleyen dönemde Frank, esnek bir
değer alarak yüzen frank olarak anılmıştır.
Ortak Pazar'a girerken, De Gaulle'ün yaptığı
devalüasyon sonrası Frank istikrarlı bir duruma gelmiş,
1960'ta Yeni Frank oluşturulmuş, 100 Eski Frank'a bir Yeni Frank
değiştirilmiştir. 4,93 Yeni Frank 1 dolar olarak döviz kuru
tespit edilmiştir.
IMF (INTERNATIONAL MONETARY FUND)
Uluslararası Para Fonu (International Monetary Fund)
(IMF), 1944 yılında uluslararası para sisteminin
esaslarını belirleyen Bretton Woods Anlaşması
gereğince kurulmuş ve 1 Mart 1947’den itibaren fiilen
çalışmaya başlamıştır. Merkezi
Washington’dadır.
Guvernörler Meclisi, İcra Kurulu ve Genel Müdür olmak
üzere üç yönetim organı vardır. Üye
ülkelerin maliye bakanlarından oluşan Guvernörler Meclisi,
yılda bir defa toplanır. İcra Kurulu ise 6’sı
atanmış ve 14’ü seçilmiş olmak üzere 20
direktörden meydana gelir. Fondaki en yüksek paya sahip 6 ülke,
kendilerini temsil edecek direktörleri doğrudan atarlar. Geri kalan
üyeler ise gruplara ayrılır ve her grup bir direktör
seçer.
Üye ülkelerin Uluslararası Para Fonu’na verdikleri
kaynaklardan meydana gelen kotalar, özel çekme hakkına
göre hesaplanır. Her ülkenin %25’i altın, %75’i
ulusal paradan oluşan kotası, temsilcilerin oylarının
ağırlığının yanı sıra kredilerin
sınırlarını da belirler.
Uluslararası rezerv yetersizliğini gidermek için likidite
yaratacak bir kurum olarak oluşturulan Uluslararası Para
Fonu’nun gerçekleştirmeye
çalıştığı amaçları şöyledir:
Uluslararası ticaretin gelişmesini sağlamak üzere
ülkelerde tam istihdam üretim seviyesine ulaşılması.
Gelişme hızlarının artırılması.
Sabit kur sisteminin gerçekleştirilmesi ve kurlarda istikrarın
sağlanması.
Tek yönlü devalüasyonların olanaklar oranında
önlenmesi.
Ödemeler dengesi sorunlarının çözümüne
yardımcı olmak için üye devletlere kredi verilmesi ve
ticari serbestliğe kavuşturulması.
Kararlı kur politikası ile ulusal para politikaları
arasında koordinasyon kurarak, kambiyo piyasalarına istikrar
kazandırılması.
Konvertibiliteden, çok yanlı ödeme sistemi ve
uluslararası uzmanlaşmadan tam yarar sağlanması.
Fon’un ana sözleşmesinde yer alan bu amaçlar, döviz
kuru istikrarı, döviz kontrolleri ve ithal
kısıtlamalarının kaldırılması ve yeterli
uluslararası likidite sağlanması olmak üzere üç
ana noktada odaklanmaktadır. Döviz kuru istikrarının
sağlanması için her ülke, ulusal parasını
altınla tanımlamakta ve parite döviz kurunu Fon’a
bildirmektedir. Ancak önemli bir dengesizlik durumunda paritesini
değiştirebilmektedir.
Döviz kontrolü ve ithalat kısıtlamalarının
kaldırılması ilkesine göre ülkeler, dış
ticaret kısıtlamalarına gitmeyeceklerdir. Bu amaçla
Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşması (GATT) ve
Avrupa Tediyeler Birliği (EPU) olmak üzere iki anlaşma
yapılmıştır. Avrupa paralarının çevrilgen
olması üzerine EPU’nun da görevi bitmiş, yerine
Avrupa Para Anlaşması (EMA) yapılmıştır. Öte
yandan ülkelerin kotalarından oluşan fondan yapılan
çekmeler, ülkelere ek bir likidite olanağı
yaratmıştır.
Üye ülkeler, kotanın %25’ini oluşturan altınla
yaptıkları ödemeyi, istediklerinde geri çekebilmekte,
buna karşılık kredi dilimini meydana getiren %75’lik
kısmı ise IMF’nin onayıyla kullanabilmektedirler.
Üyelerin, IMF’den kredi sağlayabilmeleri, statü
hükümlerine ve İcra Kurulu’nun koyduğu esaslara
bağlı olarak şu şekillerde olmaktadır:
Normal çekme hakları
Üye ülkeler, altın olarak yatırdıkları
katılma paylarını, yani fondaki rezervlerini kullanırlar.
Daha sonraki krediler, katılma payının %200’ünü
geçmemek şartıyla verilir. Fondaki rezerv
pozisyonlarından (kotalarından) arta kalan kısımdan verilen
bu kredilerin karşılığı, ulusal parayla ve peşin
olarak ödenir.
Özel çekme hakları
Üye ülkelerin devamlı artan ödemeler dengesi
sorunlarının normal çekme hakları ile giderilememesi ve
özel anlaşmalar (stand-by arrange ments) yapılmaya
başlanması üzerine 1970 yılından itibaren her üye
ülke için belli miktarlarda özel çekme hakkı
getirilmiştir.
Altın kambiyo sisteminin yerine geliştirilen bu sistemin esası
soyut bir birim olan SDR’dir (Special Drawing Right). Üyelerin
bundan yararlanabilmeleri için para, maliye, dış ticaret,
ödemeler dengesi hakkındaki bilgileri sunmaları ve
gösterdikleri gerekçelerin IMF tarafından haklı
bulunması gerekmektedir.
1990’ların başlarında 177 ülkenin üye
olduğu IMF’ye Türkiye, 14 Şubat 1947 tarihli ve 5016
sayılı yasayla katılmıştır.
JAPON PAZARLAMA TARZI
Japon işletmelerinin pazarlamadaki
başarısı, biranda gerçekleşen bir olgu değildir.
Geçmişte atılan rasyonel adımların sonucudur.
Düşük fiyat, malda, ambalajda ve hizmette yüksek kalite,
yeni mal geliştirmede başarı, iyi seçilmiş pazarlama
hedefi ve güçlü pazarlama bilgisi Japonlara uluslar arası
saygınlık kazandırmış ve Japon malları
dünyada en çok aranan mallar olmuştur. Japonya'da pazarlama
konusu incelenirken, her şeyden önce Japon pazarlamasının
şu genel özellikleri göz önünde
tutulmalıdır:
1) Japon pazarlaması uluslar arası boyutludur; böyle olması
bir zorunluluktur. Nedeni, Japonya'nın hemen tüm doğal
kaynaklardan yoksun olmasıdır. Doğal kaynakları ithal etmek
ve ürettiği malları ihraç etmek, Japonya için
zorunlu bir yaşam biçimidir.
2) Pazarlar titizlikle incelenmiş, ihtiyaçlar ve istekler
öğrenilmiş, uygun mallar geliştirilmiş; ayrıca
çok iyi pazarlama stratejileri ve taktikleri oluşturulmuştur.
3) Japonlar, pazarlamayı kendi sosyal ve kültürel
yapılarıyla uyumlu kılmışlardır.
ULUSLARARASI PAZARLARA GİRME STRATEJİLERİ
1960'lı yılların başında, Japon işletmeleri,
önce ulusal pazara eğildiler. Ulusal pazardaki payı
büyüterek, maliyetlerini düşürmek için
çalıştılar. Gerekli teknolojiyi de ele geçirerek,
Batı ülkelerinden ithal edilen malların ikamelerini
üretmeye başladılar. Devlet de, ithal yasakları koyarak,
gümrük vergilerini arttırarak ve yabancı sermaye
yatırımlarını sınırlayarak, işletmelere
yardımcı oldu. Sonuçta, hemen tüm iç Pazar ele
geçirildi.
Çok daha önemli olan, tüketicilerin, gelirlerinin
artmasına paralel olarak satın alma
davranışlarını değiştirmelidir. Geleneksel
biriktirme alışkanlıklarını bir yana bırakan
tüketiciler, alımlarını çok arttırdılar,
lüks mallara yöneldiler ve Japonya tüketim toplumuna
dönüştü.
Ulusal pazarın ele geçirilmesi, üretim hacmini
büyüttü, dolayısıyla üretim maliyetlerinin
düşmesine yol açtı. Böylece, rekabet
üstünlüğü sağlayan işletmeler, uluslar
arası pazarlara girme çabalarına başladılar. Hangi
pazarlara girileceğini belirlemek üzere araştırmalar
yapıldı ve Pazar giriş stratejileri ve taktikleri
geliştirildi ve uygulamaya geçildi. Uluslararası pazarlara
girmede şu üç strateji benimsendi:
· malların iç pazarlardan gelişmekte olan
ülkelere, oradan da gelişmiş ülkelere pazarlanması.
· yüksek teknolojili ürünlerin iç pazar garantiye
alındıktan sonra gelişmiş ülkelere, sonra da gelişmekte
olan ülkelere pazarlanması.
· (bazı malların iç Pazar için değil de
yalnızca dış pazarlar için üretilmesi) malların
önce gelişmiş ülkelere, sonra ulusal pazara, en sonra da
gelişmekte olan ülkelere pazarlanması.
Birinci stratejiye göre, üretim fazlaları gelişmekte olan
Güneydoğu Asya ve Latin Amerika ülkelerine ihraç edildi.
Bunun nedeni, o ülkelerde daha az rekabetin olması ve ülkelere
satılan malların batı standartlarına uygun olmamasıdır.
Bu ülkelerin satın alma güçleri zayıf olduğu
için de o ülkelere satışta düşük fiyat
politikası izlenmektedir.
İkinci stratejiye göre, bazı işletmeler gelişmiş
ülkeler arasında, önce Avrupa ülkelerine, sonra da ABD'ye
girdiler. Nedeni, ilk aşamada, ABD'nin çok güçlü
işletmeleriyle rekabete girmek istememeleriydi. Örneğin,
inşaat ve tarım makineleri alanlarında, Avrupa pazarlarında
yeterli pazar payları ele geçirildikten sonra gözler ABD'ye
çevrildi.
Üçüncü stratejiye göre, bazı işletmeler
iç pazarı bir yana bırakıp, önce gelişmiş
ülkeleri hedef pazar olarak seçtiler. Bu stratejilerin
başarıyla uygulanmasıyla, uluslar arası pazarlar kısa
süre içinde kapsandı, güçlü ve tekin bir
pazarlama ağı örüldü.
PAZARLAMA STRATEJİLERİ
*Pazar stratejisi: Japon işletmeleri, gerek ulusal pazarda, gerekse
uluslar arası pazarlarda, pazarı bölümleyerek hedef
pazarı ya da pazarları seçme stratejisini
benimsemişlerdir. Uluslar arası pazarlar, genellikle, coğrafi
bakımdan ve ülkenin gelişmişlik düzeyine göre
bölümlenmiş ve girilecek pazarlar seçilmiştir.
*Mal stratejisi: Seçilen hedef pazarların ihtiyaçlarına
ve isteklerine uygun mallar geliştirilmiştir.
Başlangıçta malların kalite standartları
oldukça düşüktür. Ama kalite standartları
hızla geliştirilmiş ve pazarın ihtiyaç ve
isteklerine uygun kalitede malların pazarlanması
sağlanmıştır.
*Fiyat stratejisi: Pazarı ele geçirmek için rekabetçi
fiyat stratejisi, hem iç hem de dış pazarlarda
uygulanmıştır. Bu strateji şu şekilde formüle
edilmiştir: << Kaliteyi yükselt-maliyeti
düşür-fiyatı düşür-pazarı ele
geçir >> genelde düşük fiyat stratejisinin
uygulanabilmesi için, maliyetlerin düşürülmesi
gerekir. Japonya'da da bu yapılmıştır. Pazar payı
arttırılarak büyük ölçek ekonomisi
sağlanmış, böylece elde edilen maliyet avantajı
fiyatlara yansıtılmıştır. Kuşkusuz, üretim
ve dağıtımın etkili kılınması ve mal
kalitesinin yükseltilmesi de pazarların ele geçirilmesinde
çok etkili olmuştur.
Dış pazarlara da düşük fiyatlarla girilmiştir. Bu
taktik gelişmekte olan ve gelişmiş ülkelerde aynı
biçimde kullanılmıştır. Gelişmekte olan
ülkelerde tüketicilerin satın alma güçleri yetersiz
olduğunda, bu düşük fiyat taktiğini uygulamak bir
bakıma zorunluydu. Gelişmiş ülkelerde ise,
düşük fiyat politikası rekabet aracı olarak
kullanılmıştır.
Ulusal Pazar ele geçirildikten ve yabancı işletmelerin ulusal
pazara girmeleri çeşitli yollarla engellendikten sonra, iç
pazarda yabancı işletmelerin rekabeti hemen hemen ortadan
kalktı. Sonuçta fiyat taktiğinde bir değişme oldu; birçok
mal, iç pazarda, dış pazarlara göre daha yüksek
fiyatlarla satılmaya başlandı. Damping dene bu uygulamanın
dayandığı temel düşünce şudur: Belirli
pazarlarda elde edilen karları, başka pazarları ele
geçirmek için kullanmak.
*Dağıtım stratejisi: Ulusal dağıtım sistemi,
kendine özgü geleneksel bir yapıya sahiptir.
Dağıtım kanalında yer alan aracılar çok
sayıda görevliler kullanılmaktadır. Toptancılar ve
perakendecilerin desteklenmelerinin gerekli olduğu, sosyal etkileri olan
bir sistemdir. Sistemin karmaşık olması, yabancı işletmelerin
Japon pazarına girmelerini güçleştiren engellerden
biridir.
Ulusal dağıtım sistemini geliştirmek ve etkili kılmak
için çalışmalar yapılmaktadır. Ülkenin
coğrafi bakımdan küçük olmasının fiziksel
dağıtım eylemlerini - özellikle taşımayı -
kolaylaştırdığı gözden
kaçırılmamalıdır. Uluslararası pazarlardaki
dağıtım uygulamaları çok daha değişik bir
yapıdadır. Pazara girmenin ilk aşamasında şu
üç uygulamaya başvurulur:
1- üretim işletmelerinin birçoğu, yabancı
ülkelerin sosyal yapılarını, işletme gereklerini,
yasal düzenlemeleri ve dillerini bilen büyük Japon ihracat
şirketlerini kullandılar. Bu şirketler, işlerin
büyük boyutlu olması ve deneyimli olmaları nedeniyle,
dağıtım maliyetlerinin düşük olmasını
sağladılar.
2- Bazı işletmeler girilen ülkenin yerel dağıtım
işletmeleriyle anlaşmalar yaptılar. Böylece yerleşik
dağıtım sisteminden yararlandılar.
3- Bazı işletmeler de - özellikle ABD pazarında - iyi
işlemeyen dağıtım kanallarına ve pazarlama
uzmanlarına sahip olan yerel yöneticilerle
çalıştılar.
*Reklâm stratejisi: Japon reklâmları duygusal, baş
döndürücü ve dolaylı mesajlar veren
yapıdadır. Ayrıca, reklâmlarda, yumuşak ses ve
müzik ile çok güzel görüntülere yer verilir.
Pazara sunulan malların, üreticinin titiz çabaları
sonucunda geliştirilmiş mallar olduğu vurgulanır.
Böylece tüketicilerde üreticinin olumlu imajı uyandırılmaya
çalışılır.
*Bilgi toplama stratejisi: Japon yöneticileri dağıtım
kanalında yer alan toptancı ve perakendecilerden doğrudan bilgi
toplamaya çok önem verirler. Dağıtım kanalında
yer alan aracıları ziyaret ederek elde edilen bilgiler <<soft
data>>; mal gönderme, stok düzeyleri ve perakende
satışlarla ilgili bilgiler <<hard data>> diye
adlandırılır. Bu iki tür bilginin, tüketicilerin
davranışlarını ve isteklerini en iyi biçimde
yansıttığına inanırlar.
Bir pazara girerken <<soft>> veriler üst ve orta düzey
yöneticiler tarafından toplanır. Nedeni, aracıları
ziyaret ederek toplanan bilgilerin, pazara girme açısından ve
sonra da iyi ilişkiler geliştirme açısından
çok kritik bilgiler olduğuna inanılmasıdır.
Yöneticiler, kendi mallarını rakiplerininkilerle
karşılaştırmak istediklerinde <<hard>> veriler
ele geçirmek isterler. Bunu için de malın
dağıtım kanalındaki gerçek
akışını gösteren stok, satış ve başka
bilgileri toplarlar.
YÖNETİM ÖZELLİKLERİ
Pazarlama eylemleri, işletme, satış ya da kar eylemleri olarak
değil, insan eylemleri olarak görülür,
dolayısıyla insan faktörüne çok önem verilir.
Pazarlama yöneticisinin temel görevi, görevlileri
yetiştirmek, işbirliğine ve uyumlu çalışmaya
alıştırmak ve olabildiği ölçüde
işletmeye katkıda bulunmasını sağlamaktır.
Pazarlama eylemlerini yürüten üyelerin yetkileri ve
sorumlulukları kesin çizgilerle belirlenmemiştir. Üyeler
tek bir eylem türüne bağlanmamışlardır. Pazarlama
eylemleri sadece pazarlama departmanının sorumluluğunda
değildir. Pazarlama bölümü dışında kalan
bölümlerin yöneticileri de pazarlama eylemleriyle ilgilenirler.
Japon pazarlamasının güçlü yanı, pazarlama
stratejileri ve taktikleri geliştirmekten çok, uygulamadadır.
Uygulamanın etkili olmasında şu özellikler önemli rol
oynar: Japon işletmelerinde orta yönetim basamağındaki
yöneticiler, eylemlerin yönetiminde önemli rol oynarlar. Bunlar
çok iyi yetiştirilmiş, alttan başlayarak, yönetici
düzeyine yükselmiş, yaşamları boyunca işletmede
görev yapan kişilerdir. Dolayısıyla işletmeyi ve
çevreyi çok iyi bilirler. Üst yönetimle ve alt
basamaktaki görevlilerle kolayca ilişkiler kurarlar. Etkili planlar
ve programlar geliştirirler.
İkinci özellik, Japonya'da üst düzey yöneticilerin,
pazarlamayla ilgili olarak, <<eylem normları>>
koymalarıdır. Bu normlar, oldukça geneldir ve pek de
açık-seçik değildir. Böylece, uygulamacılara
esneklik verilmiş olur. Üçüncü özellik ise,
işletmenin kurucusunun karizmasının ve önderlik
yeteneklerinin, pazarlama eylemlerinin etkili bir biçimde
yürütülmesinde itici güç olmasıdır.
Oluşturulan pazarlama stratejileri ve taktikleri kolayca kavranabilir ve
ilgili taraflarca desteklenir. Stratejiler esnektir, değişen
koşullara çabucak uyum sağlayabilir ve oldukça
kısa süreli amaçlara yöneliktir. Ancak, işletme
sahipleri ve finans kurumları kısa sürede kar için
baskı yapmazlar, önemli olan belirlenen pazara girmek ve planlanan
Pazar payını elde etmektir.
DEVLETİN ROLÜ
Devlet kuruluşları, işletmeleri ve iş hayatını
yönlendirme çabalarında bulunur. Ancak emri vermez, dikte
etmez, sadece özendirici ve caydırıcı biçimde
davranır. Devletçe hazırlanmış merkezi bir plan
yoktur. Birçok ekonomik karar, ilgililerin düşünceleri
alınarak oluşturulur.
Japon pazarlamacıları devlet kurumlarıyla iyi ilişkiler
kurarlar ve uyumlu biçimde çalışırlar. Geliştirdikleri
projeler ve stratejilere ilişkin bilgileri ilgili devlet kurumlarına
verirler. Bu arada büyük işletmelerin küçük
işletmelerle şiddetli rekabete girmelerini önlemek üzere bazı
önlemler alındığını da belirtmek gerekir.
Türkiye İle Japonya'nın Pazarlama Sistemlerinin
Karşılaştırılması
Japonya ile Türkiye'nin kıyaslaması
yapıldığında, Japonya'nın pazarlamada elde ettiği
başarıların Türkiye için niçin
sağlanamadığı sorusu akla getirilebilir. Bu anlamda
Japonya'nın izlediği yol ve uyguladığı yöntemler
değerlendirilerek Türkiye'nin içerisinde bulunduğu
şartlara göre yaralı sonuçlar oluşturacak fikirler
geliştirilebilir. Bir ülke teknolojiye iki şekilde sahip
olabilir, bunlar; 1- satın almak, 2- teknolojiyi üretmek olarak
sıralanabilir.
Bunlardan satın almak çok pahalıya mal olabilirken,
ikincisinde ise çok büyük sermaye, bilgi, tecrübe gibi
faktörlere ihtiyaç vardır. Kısaca, her ikisinin de yerine
getirilmesi için finansal kaynak gereklidir. Japonya ise özellikle
teknolojiyi alırken tamamen dışarıya bağlı
kalmayıp, piyasadaki mevcut teknolojiyi aynen alıp, yeni
gelişmeleri onun üzerine inşa ederek bugünkü konumuna
ulaşmada önemli oranlarda yol kat etmiştir. Böylece
mükemmeli başarmada her şeye sıfırdan
başlamayarak büyük bir zaman ve finans kaybını
önlemiştir.
Türkiye'nin böylesi durumlarda yapabilecekleri ve dışa
açılma politikalarını geliştirmesi
açısından yapması gerekenler şöyle
sıralanabilir: Türkiye 1980 sonrası dönemlerde, iç
talebin azalmasından dolayı artan ürün
fazlalıklarının azaltılması düşüncesi
ihracatın artmasına sebep olmuştur; ancak, devletin vermiş
olduğu teşvikler ve sağlamış olduğu
sübvansiyonlara rağmen Türkiye'nin dünya ticaret hacminden
aldığı pay istenilen seviyelerde değildir. Türkiye'nin
ulusal ve uluslar arası pazarlama açısından
amaçlarını yeni gelişmelere göre gözden
geçirmesi gerekmektedir.
Pazarlama yönetiminde, kişilerin veya kurumların değil
toplumun menfaatini hedefleyen ve böylece toplumun
katılımını sağlayabilen sosyal pazarlama
anlayışının önemi hiçbir zaman göz ardı
edilmemelidir. Modern ve sosyal pazarlama anlayışının,
ulusal ve uluslar arası pazarlama alanındaki gelişmeleri
hızlandırıcı etkisinden faydalanabilmek için:
devlet, tüketiciyi koruma kanunları; sanayi
yatırımlarına yeterli teşvik ve indirimler; çevreyi
ve insan sağlığını korumaya yönelik
yatırımları özendirme; okullar, kalifiye eleman
yetiştirme kursları, topluma karşı sorumluluk duygusunun
geliştirilmesine yönelik çalışmaların
ödüllendirilmesi gibi faaliyetlerle destek olmak durumundadır.
Türkiye bir müddet Japonya gibi ithal ikamesine yönelip, daha
sonra dünya pazarlarına çok uluslu şirketler,
ortaklaşa yatırımlar, yabancı sermaye
yatırımı özel veya resmi ihracat büro ve acenteleri
açarak girebilir ancak, burada diğer ülke özellikleri
dikkate alınarak Türkiye açısından en uygun olan
şekil seçilmelidir. Yurt dışı pazarlara girmeden
büyük zaman ve finans kaybını önleyecek tedbirleri
almalı; gerekli olan değişiklik ve yenilikleri yapmalı;
hedef müşterilerin beğenilerini üründen hizmete kadar
kazanmalıdır.
Yüksek teknolojiyi ülkenin kendi öz sermayesiyle veya ihracat
gelirleriyle en iyi şekilde transfer edebilmeli, uluslar arası
rekabete karşı koyabilecek sanayileşme sağlanabilmeli,
üretimle başlayan servis hizmetleriyle devam eden hizmetlerinde her
ayrı faaliyet kolunda verimliliği sağlayabilecek bilgi sadece
üst düzey bir idarecide veya birkaç idarecide
toplanmamalı özellikle verimliliği sağlayacak şekilde
dağıtılmalıdır.
Dış ticaret hacmi dar olan ve sanayileşmede geciken
ülkelerde işletmelerin güç kaynağını
oluşturan devlet uzun dönemde kar getirecek yatırımlarda
müteşebbislere, her konuda hem destek vermeli hem de akılcı
bir kontrolle yönlendirebilmelidir.
LOME ANTLAŞMASI
1975 yılında AET ile 46 Afrika, Karaib ve
Pasifik ülkesi arasında imzalanan ticaret anlaşması. Daha
önce imzalanan Arusha Antlaşması'nın yerini alan Lome
Antlaşması ile AET ülkeleri, Afrika'nın sömürge
ülkeleri ile imzaladıkları ticaret antlaşmalarını
iptal etmişlerdir.
Antlaşma, tüm sanayi ürünleriyle tarım
ürünlerinin bir kısmının AET'ye
gümrüksüz ihracını öngörmektedir. Aynı
anlaşma uzantısındaki Avrupa Gelişme Fonu
aracılığıyla AET'nin söz konusu ülkeler grubuna
teknik ve mali yardımda bulunması kabul edilmiştir.
NEW
DEAL (YENİ GÖRÜŞ)
Büyük Bunalım adı verilen ve 1929
yılından itibaren bütün dünyayı etkisi
altına alan ekonomik krizin sürdüğü 1932
yılında, ABD'de yapılan başkanlık seçimini F.
D. Roosevelt kazandı. Cumhuriyetçi Parti'nin başkanı
Hoover’dan görevi devralan yeni başkan Roosevelt'in ABD
ekonomisini bunalımdan çıkarmak için uygulamaya
koyduğu ekonomik, sosyal ve siyasal nitelikli önlemlerin
tümüne "New Deal" (Yeni Görüş) adı
verilmektedir.
Başkan Roosevelt ülkesini içinde bulunduğu ekonomik
krizden çıkarmak için, liberal kapitalizm yerine,
müdaheleci, düzenleyici ve yol gösterici bir ulusal iktisat
politikası oluşturmaya çalıştı. Tarımsal
ürünlerin fiyatlarının hızla düşmesi,
çiftçilerin banka borçlarını ödeyemez hale
gelmesi, küçük bankaların büyük
çoğunluğunu iflâsa sürüklemiştir. Sanayi
kesiminde piyasadaki durgunluk nedeniyle stoklar artmış ve
üretim hızla azalmıştı.
1929 yılında ülkedeki işsizlerin sayısı 4,6
milyon iken 1933'de 13 milyona ulaşmıştı. Bu ekonomik ve
sosyal bunalımı kontrol altına almak için Başkan
Roosevelt, Amerikan iktisat tarihinde önemli yeri olan devlet özel
sektör ilişkilerinde yeni bir dönemin başlamasına yol
açan 13 önemli yasayı yürürlüğe koydu.
1933 ortalarında birbiri ardı sıra çıkarılan
düzenleme yasalarıyla ekonomiye yeniden işlerlik kazandırma
dönemi başladı.
Bu yasalar arasında ABD'nin planlama deneyinde önemli yeri olan
TVA'nın (Tennesse Valley Authority) kuruluş yasası da
vardı. Bankacılık sistemini düzenleyen yeni yasa,
bankaların borsalardaki spekülasyonları besleyecek krediler
vermelerini engelleyecek ve tasarruf sahiplerinin haklarını koruyacak
yönde önlemler getirmişti. Devlet "Yeniden İnşaa
Finansman Kurumu" aracılığıyla bankalara ve sanayi
kesimine aktardığı fonlarla eşi görülmemiş
düzeyde piyasaya kredi sağlama yoluna gitti.
New Deal sanayi kesiminde üretim, piyasa ve işçi-işveren
ilişkileri konularında önemli yenilikler içeren
önlemler getirmişti. Sanayide durgunluğu gidermek için
aşırı üretimin engellenmesi, ücretlerin
artırılması, iş saatlerinin kısılması ve
fiyatların yükselmesi öngörülmüştü.
Özellikle yükselen ücretlerin toplam talebi
canlandıracağı, dolayısıyla satışları
artıracağı ve birikmiş stokların erimesine yol
açacağı hesaplanmıştı. Özel kesime
yönelik destekleyici ve özendirici önlemlerin yanında kamu
yatırımları ve hizmetleri için önemli fonlar
ayrıldı.
Bu alandaki çalışmaları düzenlemekle
görevlendirilen PWA (Public Works Administration) 1935–1942
yılları arasında toplanan 13,2 milyar dolarlık
kaynağı kullanarak yeni iş alanlarının
açılmasına katkıda bulunduğu PWA
aracılığıyla, anılan dönem içinde 122 bin
konut, 664 bin mil yeni yol, 77 bin yeni köprü ve 285 yeni
havaalanı yapımı tamamlandı.
Çıkarılan "Tarımsal Uyum Yasası"
tarım kesiminde üretimin ve fiyatın belirlenmesinde devlete
geniş yetkiler verirken, üreticilerin satın alma
gücünün bunalım öncesindeki düzeye
yükseltilmesi öngörülmüştü. Başkan
Roosevelt ormanlaştırma, su baskınlarının
önlenmesi ve toprağın korunması gibi projeleri
yürürlüğe koyarak, 300 bin kişinin işe alınmasını
sağladı.
1935–1942 arasında Kuzey Dakota'dan Teksas'a uzanan 200 milyonluk
bir ağaç kuşağı meydana getirildi. Başkan F. D.
Roosevelt'in uyguladığı "New Deal" politikası
ABD'de olduğu kadar Batı Avrupa ülkelerinde de yeni
düşünce ve politikaların ortaya çıkmasına
neden oldu.
Roosevelt yönetimi toplumdaki çeşitli çıkar
gruplarının varlığını kabul eden ve bu
grupların isteklerini uzlaştıran bir çözüm
getirdi. Büyük iş çevrelerine karşı
çeşitli devlet kontrolleri uygulanırken, karşı bir
güç olarak işçi kuruluşlarının
örgütlenmesi ve güçlendirilmesi sağlandı.
Ayrıca sanayi kesimi ile çıkarları çelişen
tarım kesiminin yeni bir güç olarak ortaya
çıkmasına destek verildi. Fakat yönetimin
tüketicileri karşı bir güç olarak
örgütleme çalışmaları yeterince başarılı
olmadı.
Kısaca denebilir ki, Başkan Roosevelt'in "New Deal"
dönemi ekonomik ve sosyal yönden çöken liberal
kapitalizmi, yeniden işler hale getirmek için ekonominin
işleyişine devletin en geniş ve sistematik şekilde
müdahale ettiği dönemdir.
NEWYORK
STOCK EXCHANGE (NYSE)
New York Menkul Kıymetler Borsası’nın
tarihçesi, 1792 yılına kadar iner. Bu tarihte, tüccar ve
komisyoncuların oluşturdukları 24 kişilik bir grup, Wall
Street’te bir ağacın altında toplanarak senet alım
satımlarına başladı. Yağışlı havalarda,
işler bir kahvehanede yürütülüyordu. Her isteyenin
gruba serbestçe katılmasıyla, açık havada borsa işlemleri
yapanların sayısı giderek arttı.
Menkul değerler piyasasının organizasyonuna doğru ilk
adım, 1817 yılında Wall Street’te bir salonun
kiralanmasıyla atıldı. Grup, New York Stock and Exchange Board
adını aldı. Üye sayısı sınırlandı
ve yeni üyeliklere yalnız brokerlar seçildi. Üyelere
devam mecburiyeti kondu.
Borsa faaliyeti, basit bir yöntemle yürütülmekteydi.
İşlem gören senetlerin bir listesi
çıkarılmıştı. Toplantıları
yöneten başkan, listedeki senetlerin adını günde
yalnız bir defa okumaktaydı. Adı okunan senedi almak isteyen
üye, talebini yüksek sesle bildirmekteydi. Birkaç üye
talip olduklarında, artırma en yüksek fiyat verenin
üzerinde kalmaktaydı. Bir üyenin talebini sözle
belirtmesine "call" denmekteydi.
Amerika’da, İç Savaş yıllarında
spekülasyon yoğunlaştı. New York Stock and Exchange
Board’ın üye sayısı sınırlı
olduğu ve yalnız listede kayıtlı senetler üzerine
işlem yapıldığı için, diğer komisyoncular
yıllardan beri Wall Street ile Hanover Street’in köşesinde
ayrı bir borsa oluşturmuşlardı. Köşe
başında çalışan bu borsaya "Curb Market" (köşe
başı borsası) adı verilmişti.
Curb Market, İç Savaş yıllarında William
Street’e taşındı ve Open Board of Brokers adı
altında faaliyetini yürüttü. Open Board, borsa faaliyetinin
hararetlendiği dönemlerde, 24 saat kapanmayarak geceli gündüzlü
işliyordu. Gece toplantıları otel salonlarında ve
koridorlarında yapılıyordu.
Open Board, Avrupa’da 17. yüzyıldan beri “ikinci
piyasa” veya “teşkilatlanmamış piyasa” denen
ve esnek kurallarla çalışan borsa tipinin Amerika’da
geliştirilmiş bir örneğiydi. 20. yüzyıl
başlarında, Open Board da bir binaya taşınmakla beraber ilk
adına bağlı kaldı. İkinci piyasa 1908’de New
York Curb Agency, 1911’de New York Curb Market veya Market Association,
1929’da New York Curb Exchange ve 1953’de American Stock Exchange
adını aldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan
sonra, New York Borsası’yla karşılaştırılabilecek
bir önem kazandı.
1863’te New York Stock Exchange adını alan New York
Borsası, 1868’de yeni inşa edilen binasına
taşındı. Binanın mülkiyeti üyelere aitti. Bir
üye çekilerek yerini bir başkasına devrettiğinde,
bina mülkiyetindeki payı da yeni alıcıya
geçmekteydi. Yıllar ilerledikçe, eklerle bina
büyütüldü. Üyeliği devralmak için
ödenen bedel, konjonktürlere göre değişiyordu.
Şimdiye değin en yüksek fiyat 1929’da
ödenmiştir. Bu tutar 625,000 Dolar veya Dolar'ın o zamanki
değeriyle 29,761 “ons” saf altındır. Büyük
Bunalım’dan sonra devir ücretleri
düşmüştür.
Borsanın yönetim organizasyonu ve kuralları, ihtiyaçlara
ve sermaye piyasası otoritelerinin kararlarına göre zamanla
değişmiştir. Ancak fonksiyonlar istikrarını
korumuştur. Bir hakem kurulu, operasyonlara ilişkin
anlaşmazlıkları karara bağlar. Hizmetlerin ve
yönetimin düzenlenmesi, borsa üyelerinin
çoğunluğunun oluşturdukları komitelere
bırakılmıştır. Komiteler arası koordinasyonu bir
icra kurulu sağlar.
Üyeler arasında bir işbölümü oluşturulmuştur:
Commission brokerlar, borsada müşterilerinin emirleri
doğrultusunda alım satım yapanlardır. İlke olarak,
kendi hesaplarına, borsa operasyonlarına girişmezler. Bankalar
ve borsa üyesi olmayan aracı firmalar, müşterilerinin
siparişlerini commission brokerlara intikal ettirirler. Sonradan
oluşturulan “ortak üyelikler”in fonksiyonları,
gerektiğinde hazır bulunmayan commission brokerların yerini
doldurmaktır. Ortak üyeler de, aynı kurallara göre
çalışmakla beraber, izin almaksızın
"şoor" veya "parterre" denen alım satım
yerine giremezler.
Specialist’ler (uzmanlar) yalnız bir veya birkaç menkul
değer alım satımıyla ilgilenen üyelerdir.
Başlangıçta, bunlar yaşları ilerleyince masalar
arasında mekik dokumanın zorluğu nedeniyle seçtikleri bir
yere oturan ve yalnızca orada işlem gören senetlerle ilgilenen
kişilerdi.
Two-dollar brokerlar komisyoncu firmalarla ilişkileri olmayan
aracılardır. İşlerin birden hararetlendiği anlarda,
commission brokerlar siparişleri yetiştirmekte zorluk
çekerler. Yetişemedikleri siparişlerin yerine getirilmesini
two-dollar brokera havale ederler.
Dördüncü grup, odd-lot dealer’lardır. Borsada
alım satım birimi lottur. Bir lot, 100 senetten oluşur: 100
hisse senedi veya 100 tahvil gibi. Ancak müşterilerin siparişi
10 tane veya 34 tane gibi kesirli olabilir. Commission broker, lottan eksik
veya fazla bakiyeyi almak veya satmak işini perakendeci durumunda olan
odd-lot dealer’a bırakır.
Beşinci grup, traderlardır. Bunlar, 1792’de grupta yer alan
tacirlerin günümüze değin süregelmiş bir
uzantısıdır. Kendi hesaplarına alım satım ve
spekülasyon yaparlar. Sayıları azdır.
1961’de paralel piyasa veya üçüncü piyasa denen
yeni bir borsa organizasyonu ortaya çıkmıştır.
Paralel piyasa, “teşkilatlanmamış piyasa”dan
ayrı bir modeldir. Paralel piyasada New York Stock Exchange’de kota
edilmiş, yani listeye alınmış menkul değerler
alınıp satılır. Alım satım değerleri de, New
York Stock Exchange kurallarıdır.
New York Stock Exchange’de alım satım komisyon ve
harçlarının yüksek olması, müşterilerden
bir kısmını ikinci piyasaya ve paralel piyasaya
kaydırmıştır. Paralel piyasada, özellikle
büyük işlemlerde, komisyon oranlarının
düşük tutulması, bu ayrı borsa tipinin kısa
zamanda gelişmesini sağlamıştır.
Herhangi bir gerçek veya tüzel kişi, borsadan doğrudan
alım satım yapamaz. Menkul değerler almak veya satmak isteyenler
bir aracının hizmetine başvururlar. Müşterinin emrini
borsaya intikal ettiren, bir commission brokerdır. Commission broker,
borsa üyesidir. Bir komisyoncu firmasının sahibidir veya ortağıdır.
Müşterinin ajanı sıfatıyla hareket eder. Hizmetine
karşılık, bir komisyon alır.
Borsa, soyut bir pazardır. Genellikle mübadele konusu menkul
değer, ortada olmadan alım satım yapılır.
Satıcı, bedelini tahsil etmeden ve hatta elinde
bulunmadığı halde, bir menkul değeri satar. Alıcı
da, ödeyeceği para aktifinde olmaksızın taahhüt
altına girer. Senetlerin maddi varlığı el
değiştirmeksizin, temsil ettikleri değer birkaç kez soyut
alım satım konusu olabilir.
Borsanın hesap günü gelince, ödemelerin yapılması
commission brokerın sorumluluğundadır. Commission broker,
muhtemel bir zarara karşı müşterisinden bir güvence
ister. Bu güvence, operasyon konusu alım satımın bir
yüzdesidir ve müşteri ile komisyoncu firma arasında
kararlaştırılır. Genellikle uygulanan oran %10’dur.
İstikrarsızlık dönemlerinde ve müşterinin
durumuna göre, %25’e çıktığı
görülmüştür.
OECD
ABD dışişleri bakanı General Marshall,
25 Haziran 1947'de, Harvard Üniversitesi'nde yaptığı
konuşmada, ülkesinin Avrupa devletlerine İkinci Dünya
Savaşı sonunda yaptığı yardımı
artırmayı ve uzatmayı önermişti. Ön koşul
olarak, yardımdan faydalanacak ülkelerin bu yardımı ortak
bir yardım ve kalkınma kurumu çerçevesinde
kullanmalarını önermekteydi.
Bu önerileri tartışmak ve ekonomik istekleri saptamak
amacıyla Avrupa Ekonomik İşbirliği Konferansı 12
Temmuz 1947'de Paris'te toplandı. 16 Nisan 1948'de de Avrupa Ekonomik
İşbirliği Örgütü Anlaşması (OECC)
imzalandı. Bu konvansiyona 16 ülke katılmıştır:
Avusturya, Belçika, Danimarka, Fransa, Yunanistan, İzlanda,
İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Norveç, Hollanda, Portekiz,
İngiltere, İsveç, İsviçre ve Türkiye.
Topluluğa 1955'te Almanya, 1959'da İspanya üye olmuştur.
Önceleri Avrupa İktisadi İşbirliği Örgütü
(OEEC) adı altında, Marshall Planı'nın
uygulanmasını kolaylaştırmak amacıyla kurulan bu
örgütün adı 30 Eylül
Türkiye parlamentosu, katılma kararını 29 Mart 1961'de
onaylamıştır. Başlangıçta gözlemci
üye olan ABD ile Kanada'ya tam üyelik hakkı
tanınmıştır. Daha sonra Japonya, Finlandiya ve Yeni Zelanda
da tam üye olarak örgüte kabul edilmiştir.
Avustralya'nın OECD ile olan ilişkileri sadece örgütün
kısmi kalkınma faaliyeti çerçevesindedir.
Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Polonya, Macaristan, Hırvatistan,
Sırbistan ve Slovenya gibi ülkeler ise özel bir statüye
sahiptir. Avustralya'nın OECD ile olan ilişkileri sadece
örgütün kısmi kalkınma faaliyeti
çerçevesindedir. Örgütün üç temel
ilkesi şöyle özetlenebilir:
*Üye ülkelerde sürekli iktisadi büyümeyi
sağlamak; iş olanaklarını ve yüksek yaşama
standardını gerçekleştirmeye çalışmak,
*Üye ve üye olmayan, kalkınma halindeki ülkelerin ekonomik
gelişmesine katkılarda bulunmak,
*3. Dünya ticaretinin karşılıklı ve eşit
koşullar içinde, uluslararası
yükümlülüklere uygun olarak gelişmesine
yardımcı olmak.
*Bu amacı gerçekleştirirken mali istikrarı koruma
hedefine yönelik önlemleri almak.
OECD'nin çalışmalarını düzenleyen en üst
organ konseydir. Üye ülkelerin maliye veya görevli
bakanlarının katılmasıyla toplanan Konsey'de her
ülkenin bir oyu vardır. Konsey başkanlığını
bir yıl süreyle sırası gelen üye ülkenin
görevli bakanı yürütür.
Konsey, üyeleri arasından 7 kişilik bir "Yürütme
Komitesi"ni seçer. Örgütün sorumlu yöneticisi
olan genel sekreteri, Yürütme Komitesi belirlemektedir. Konseyin ve
Yürütme Komitesi'nin aldığı kararları uygulama
görevi genel sekreter ve emrindeki örgüte aittir.
OECD nezdinde her ülkeyi temsil eden bir heyet (delegasyon) vardır.
Uzmanlardan oluşan bu heyetlerin görevi, örgütün
çalışmalarının her aşamasına
katılarak ülkesini temsil etmektir. Türkiye 1948
yılından beri örgüt içinde
çalışmalara tam üye sıfatıyla
katılmaktadır. Türkiye ekonomik sorunlarının
çözümünde örgüt
aracılığıyla üye ülkelerden bağış
ve kredi şeklinde olmak üzere önemli yardımlar
sağlamıştır.
OPEC
OPEC, Organization of Petroleum Exporting Countries, net
petrol ihraç eden ve bilinen dünya petrol rezervlerinin
üçte ikisini ellerinde bulunduran 12 ülkenin
oluşturduğu konfederasyondur.
9–14 Eylül 1960 tarihinde Bağdat’ta toplanan bir
konferans sonucunda resmen kurulmuştur. Kurucu üyeleri; Suudi
Arabistan, İran, Kuveyt, Irak ve Venezüella’dır.
Kuruluş'a, sonradan Katar (1961), Libya (1962), Endonezya (1962),
Birleşik Arap Emirlikleri (1967), Cezayir (1969), Nijerya (1971) ve Gabon
(1975) katılmışlardır.
Kurucu üyelerin, yeni üyelerin kuruluşa kabul edilmesinde sahip
oldukları veto hakkından başka ayrıcalıkları
yoktur. Net petrol ihracatçısı olan ve petrol konusundaki
çıkarları OPEC üyeleriyle aynı doğrultuda olan
ülkeler kuruluşa katılabilirler.
OPEC, gerçekte mükemmel (tam) bir kartel değil,
bağımsız petrol üreten ülkeler arasında
işbirliğini geliştirmeyi amaçlayan bir kuruluştur.
Petrol fiyatlarını ve üretim miktarlarını belirlemesi
açısından kartel özelliği göstermektedir. Ancak
uygulamada Örgüt'ün aldığı kararlara
uyulmasını fiilen sağlayacak bir mekanizma yoktur.
PARİS
BORSASI
Paris’in ilk borsası, bir sokakta kurulmuş
bir curb market’ti. Quincampoix Sokağı’nda toplanan
kalabalık bir grup, 1720’de Banque Royale ve ona bağlı
şirketlerin senetlerini alıp satmaya başladı. Banque Royale
ile söz konusu şirketler, John Law’un yönetimindeydi. John
Law Sistemi'nin büyük bir mali skandalın patlamasıyla
çökmesinden sonra, normal borsa faaliyeti 1724’te
başladı. Günümüzdeki borsa binasının temeli
1808’de atılmış ve 1826’da bina hizmete
açılmıştır.
WALL STREET KURALLARI
Alım-satım zamanlaması, hangi hisse
senedinin alınıp satıldığından daha
önemlidir (When to buy and sell is more important than what to buy and
sell).
Önemli olan hisse senedine ödediğiniz para değil,
satın aldığınız andır (It is not the price you
pay for a stock, but the time you buy it that counts).
Hisse senedi alırken doğru karar vermek, satışta
karşılaşılan sorunların yarısını
çözer (Buying right solves half of your selling problems).
Her zaman piyasa içinde bulunmaya gerek yoktur. Elinizde hisse senedi
tutmadığınız anlar da olabilir (There is no need to be
always in the market).
Sık sık hisse senedi değiştirmekten
kaçının (Avoid too-frequent switching).
Gün içinde, aynı hisse senedinde alım ve satım
yaparak kâr etme yöntemini uygulamayın (Do not day trade).
Sahip olduğunuz hisse senedini hiçbir zaman kutsal bir varlık
gibi görmeyin (Never put a halo around a stock).
Şirketler çağın şatlarına uymak zorundadır.
Ortağı olduğunuz şirkete körü körüne
bağlanmayınız (Don't marry your stocks).
Sahip olduğunuz hisse senedini piyasada oluşan en yüksek
fiyattan satabileceğiniz konusunda kendinizi
şartlandırmayın (Don't try to get the last eighth).
Piyasa değeri, alış fiyatının üzerine
çıktığında hisse senedini satan kimse zarar etmez. Kâğıt
üzerinde gözüken kâr yerine, kasanıza aktarılan
kârı tercih etmelisiniz (No one ever went broke taking profits).
Kasadaki bir birimlik kârı, kâğıt üzerindeki
iki birimliğe tercih ediniz (In the stock market, one good profit in hand
is worth two one paper).
Hisse senedi piyasasında kazanmanın sırrı, yanlış
bir karar verildiğinde en az zarar edebilmektir (The whole secret to
winning in the stock market is to lose the least amount possible when you're
not right).
Hisse senetleri, sürekli yükselen piyasanın doruğunda
"çekici"; düşen piyasanın dip noktasında
ise "çok kötü" olarak algılanır (Stocks
look best at the top of a bull market and worst at the bottom of the bear
market).
Sahip olduğunuz bir hisse senedi, yeniden satın
almayacağınız bir fiyata eriştiğinde satışa
geçin (If you would not buy a stock, sell it).
Kendinizden emin değilseniz hiçbir şey yapmayın (When in
doubt, do nothing).
Piyasada oluşan fiyatlar sürekli dalgalanacaktır (The market
will continue to fluctuate).
Parasal ihtiyacınızı karşılamak için kesinlikle
spekülasyon yapmayın (Never speculate for a specific need).
Elde ettiğiniz kârın yarısını kasanıza
aktarın (Put half your profits in a safety deposit box).
Piyasanın düşüş zamanı geldiğinde uyarı
amacıyla zil çalınmaz (They don't ring a bell at the top of
the market).
İlgilendiğiniz hisse senedi sizi tanımaz; ne umduğunuzu, ne
istediğinizi önemsemez (The stock does not know who you are, and it doesn't
care what you hope or want).
İyi hisse senedi yoktur. Tüm hisse senetleri kötüdür,
fiyatları artmadığı sürece (There are no good stock.
They are all bad ...unless they go up).
Borsada iki duygu yoğunca yaşanır; umut ve korku. Ne
ilginçtir ki, korkmamız gerekirken umut ederiz; umut etmemiz
gerekirken de korkarız. (There are two emotions in the market - hope and
fear. The only problem is we hope when we should fear and we fear when we
should hope.).
Hisse senetleri, "gerçek değerleri" olduğu
için satın alınmaz. Asıl neden, hisse senetlerine sizden
daha fazla para ödemeye hazır olan ve sizden daha
çılgın birinin piyasada bulunmasıdır. (You don't buy
a stock because it has real value. You buy it because you feel there is always
greater fool down the street ready to pay more than you paid.)
WALL STREET
Wall Street, New York’un dar caddelerinden biridir.
Broadway ile East River arasındadır. Dünyanın bir
numaralı finans merkezidir. Wall Street’in simgelediği finans
merkezindeki kurumlardan birçoğunun binaları, çok uzun
olmayan bu caddede veya yakın noktalardadır. Bunlar arasında New
York Menkul Kıymetler Borsası, bankalar, Amerikan Menkul
Kıymetler Borsası, ticaret borsaları, stock broker firmaları
ve bazı büyük şirketlerin işyerleri sayılabilir.
Avrupa’dan gelen Hollandalı göçmenlerin kurduğu New
York City’nin eski adı, New Amsterdam’dı. Hollanda
Batı Hindistan Kumpanyası adına Kuzey Amerika ile Meksika
Körfezi Adalarının yönetimiyle görevlendirilen Peter
Stuyvesant, 1652’de İngilizlerin saldırısına
karşı New Amsterdam’da bir duvar (İngilizce’de wall)
inşa ettirdi. Duvarın 1699’da yıkılmasından
sonra açılan sokağa Wall Street adı verildi.
YEDİLER
Avrupa Serbest Ticaret Topluluğu'nu kuran yedi
ülkeye (Avusturya, Danimarka, İngiltere, İsveç,
İsviçre, Norveç ve Portekiz) verilen ad. İngilizce
adı European Free Trade Association'dan dolayı kısaca ETFA denen
topluluğun oluşturulmasına ilişkin antlaşma 4 Ocak
1960'ta imzalandı.
1961'te, Yediler ile Finlandiya arasında işbirliği kurulduğu
Mart 1970'te İzlanda da topluluğa katıldı. İngiltere
ve Danimarka 1973'te, Avrupa Ekonomik Topluluğu'na girmek üzere EFTA’
dan ayrıldılar.
ETFA ile AT, Nisan 1992'de aralarında serbest dolaşımı ve
işbirliğini öngören Avrupa Ekonomik Alanı
oluşturmaya yönelik bir anlaşma imzaladılar.
AVRUPA BİRLİĞİ
1965'te Brüksel Antlaşması ile kurulup
1967'de işlerlik kazanan Avrupa Birliği (EC), Avrupa'da var olan
üç örgütü bir araya getirdi: Avrupa Kömür
ve Çelik Topluluğu (ECSC), Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve
Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (Euratom). ECSC, kömür ve
çelik sağlanması konusunda ortak bir yol izlemek amacıyla
1952'de kurulmuştu.
AET 1958'de üye devletlere ortak bir pazar oluşturmak ve mal,
personel ve hizmetlerin serbestçe taşınması amacıyla
kuruldu. Euratom da 1958'de kuruldu, amacı atom enerjisinin
barışçı amaçla kullanımını
sağlamaktır. Başlangıçta her örgütün de
altı üyesi vardı; Belçika, Fransa, Federal Almanya,
Hollanda, Lüksembourg ve İtalya-"Altılar
Avrupası". Aynı altı ülke Avrupa Birliği'nin de
üyelerini oluşturuyordu. Avrupa Birliği kendisini oluşturan
kuruluşların amaçlarına uymaya sürdürdü ve
kendi uzun vadeli hedefi olarak, ECSC, AET ve Euratom'um ayrı ayrı
başarabileceğinden daha geniş kapsamlı uluslararası
politik işbirliği sağlandı.
1 Ocak 1973'te İngiltere, İrlanda ve Danimarka, Avrupa
Birliği'ne üye oldular. Yunanistan 1 Ocak 1981'de Avrupa Birliği'nin
onuncu üyesi oldu. İspanya, Portekiz ve Türkiye'nin ileride
üye olabilmeleri için görüşmeler sürmektedir.
Şu anda üye devlet sayısı 12'dir.
Kuruluşu
2. Dünya Savaşı'nı izleyen yeniden kalkınma
döneminde ortaya çıkan Avrupa işbirliği
düşüncesi, başlangıçta Doğu-Batı
arasındaki anlaşmazlıktan geniş ölçüde
etkilendi. Doğu bloğu ülkelerinin karşı
çıktıktan Marshall Planı'nı uygulamak için
1948'de Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü (EEC),
1949'da Avrupa Konseyi kuruldu. Bunları 1952'de ESCS izledi; bu tek tek
hükümetlerden bağımsız olarak karar verebilen ilk
uluslararası kuruluştu.
ECSC'nin baransı pek büyük olmadı. Özellikle
Fransa'nın geniş kapsamlı uluslararası güçlere
karşı olması ve örgütün çelik
endüstrisindeki kartellere karşı durabilecek kadar
güçlü olmaması yüzünden, öncü
niteliğinin getireceği sonuçlara ulaşılmadıysa
da ekonomi politikası alanında işbirliğine yönelik ilk
adımlar atıldı ve 1957'de Roma'da AET ve Euratom'un
kurulmasını sağlayan anlaşmalar imzalandı.
AET, 1970'den önce bir ortak Pazar ve ortak bir tarım politikası
gerçekleştirmenin yollarını aradı, tam bir ekonomik
bütünleşmeye 1970'li yıllar içinde
varılacaktı. ECSC ile kazanılan deneyimlerin ışığı
altında, uluslararası olma niteliği bir ölçüde
sınırlandı. Yürütme organı olan komisyon, karar
verme süresi içinde hazırlık
çalışması yapacak ancak, san kararlar Bakanlar Konseyi
tarafından verilecekti. Bu durum 1967'de Avrupa Konseyi'nin
kurulmasından sonra da geniş ölçüde
sürdürüldü.
Örgütlenme
Bakanlar Konseyi, karar verme ve yasama görevini yürüten organ
olarak genel ekonomi politikasını düzenler ve üye olmayan
devletlerle anlaşmalar yapar. En yüksek yargı organı,
Avrupa politikasının ana çizgilerini belirlemek için
yılda üç kez toplanan devlet yöneticilerinin yan resmi
görüşme organı olan Avrupa Konseyi'dir.
Konseye ve Avrupa Parlamentosu'na sunulan öneri ve kararlar Avrupa
Birliği'nin etkin yürütme organı olan Avrupa Komisyonu'nca
hazırlanır. Komisyon'un, konsey kararıyla belirlenen
çerçeve içinde bağımsız karar verebilme
yetkisi vardır. Yunanistan'ın da katılmasıyla komisyon,
üye devletler tarafından önerilen ve 4 yıl görevde
kalan 14 üyeden oluşmaktadır. Görev
dağıtımı komisyonun kendi içinde yapılır.
Avrupa Birliği'nin sürekli bir merkezi yoktur, toplantılar
Brüksel, Lüksembourg ya da Strasburg'ta düzenlenir. Avrupa
Parlamentosu ayda bir kez Strasburg ve Lüksemburg'da toplanır.
1979'dan bu yana doğrudan seçimlerin yapıldığı
parlamentonun 410 üyesi vardır.
Ulusal devletlerden Avrupa Birliği'ne geçen yetkilerin
çoğu konseyde ve komisyonda toplanır; hiçbir yasama
yetkisi olmayan yalnız danışma ve denetleme işlevi olan
parlamentonun yetkisi oldukça azdır. Bununla birlikte parlamento,
komisyonu istifaya zorlama ve konseyin hazırladığı
bütçeyi geri çevirme yetkisiyle baskı uygulayabilir.
Parlamento bu yetkiyi 1979'da kullanmıştır.
Avrupa Birliği'nin Lüksembourg'da adalet mahkemesi biçiminde
bir yargı organı bulunur. İki gruba ayrılan mahkeme, Avrupa
Birliği'nin yaptığı anlaşmaların
uygulanmasını denetler ve topluluk içindeki kurumlar, üye
devletler ve bireyler arasındaki anlaşmazlıklarda karar verir.
Mahkeme üye devletleri Avrupa Birliğinin kararlarına uymaya
zorlayabilir. Önemli kararların alınmasında
çoğunlukla fikir birliği gerekir, ancak bazı durumlarda,
bu durumda yetkili olan çoğunluğunun oylama gerek vardır.
Fransa, Federal Almanya, İngiltere ve İtalya'nın onar, Hollanda
ve Belçika'nın beşer, Danimarka, Yunanistan ve
İrlanda'nın üçer, Lüksembourg'un iki oy hakkı
vardır.
Çok uzun süren toplantılar artık normal süreye
inmiş ve çoğunlukla uzlaşma yoluyla sağlanan
kararlar güç de olsa alınabilmektedir. Avrupa
Birliği'nin, ekonomik yapılan oldukça farklı olan 10
üyesi arasında karar verme işleminin giderek daha da zorlaşacağı
ve fikir birliği ilkesinden vazgeçmek zorunda
kalınabileceği sanılmaktadır. Bu durumda üyeler
arasındaki birliğin korunup korunamayacağı belli
değildir.
İşleyiş
İngiltere'nin birliğe geç üye olması en
büyük iki üye devlet olan Fransa ve Federal Almanya'nın
etkinliği kendilerinde toplamalarına yol
açmıştır. İki ülke birlikte, Avrupa
Birliği üyelerinin toplamının üçte ikisini
ellerinde tutuyorlardı ve aynı zamanda ekonomik yönden en
güçlü olan ülkelerdi.
Federal Almanya ve Fransa arasındaki anlaşma öteki ülkeleri
pek çok konuda oldubittiye getiriyordu. Bu durum, küçük
devletler arasında geniş ölçüde huzursuzluğa
neden oldu. İngiltere topluluğu katıldığında,
büyük güç olma niteliğini çoktan
yitirmişti ve Federal Almanya ile Fransa'nın
üstünlüğünde önemli bir azalma olmadı.
Tarım Politikası
Değişik ekonomik sektörlere gösterilen ilginin
ölçüsü konusunda Avrupa Birliği kendi
İçinde çelişkilere düşmektedir. Avrupa
Birliği bütçesinin dörtte üçü,
işgücünün %10'undan azını karşılayan
tarım sektörü için ayrılmıştır.
Tarım politikasının amacı, yeterli üretim
değişmeyen fiyatlar, yiyecek sağlanması ve
çiftçiler için uygun bir gelirdir. Bu amaçlara
ulaşmak için Avrupa Birliği belli ürünlerin taban
fiyatlarını dondurmuştur. Bununla birlikte belirlenen
düzeyler gerekenden fazla üretim yapılmasına neden
olmaktadır. (tereyağı üretiminde olduğu gibi)
Başka bir olumsuz etken de paylaştırmadaki eşitsizliktir.
Az sayı da küçük çiftçi ve belli
ürünlerin alındığı verimli geniş
çiftlikler. Bu tarım politikası, 1970'e kadar Avrupa
işbirliği alanında bir başarı olarak nitelendirildi.
1970'lerde ortaya çıkan ekonomik durgunluk
görüntüyü değiştirdi. Akaryakıt ve
gübre fiyatları yükselirken, tarımdaki fiyatlar
düştü. Ürün fazlasından ve fiyatlardaki
düşüşten kurtulmak için getirilen önlemler
yeterince başarılı olmadı.
Avrupa Birliği bütçenin tarım politikası, ekonomik
politikanın büyük bir bölümü, ekonomideki
öteki alanların zararına tarım politikasına
ayrıldı. Avrupa Birliğinin iflas etmemesi için tarıma
ayrılan payın azaltılması zorunludur.
Komisyon, tarım harcamalarının artışını
durdurmayı ve böylece artacak parayı yöresel fona ve artan
işsizlik gibi toplumsal sorunlar karşılama fonuna
ayırmayı istemektedir. Bu politikanın uygulanması bakanlar
konseyinin etkisiyle büyük ölçüde engellenmektedir.
Üye ülkelerin tarım bakanları kendi tarım ödeneklerini
azaltmadıkça, Avrupa Birliği tarıma ayrılan
büyük harcamalarının azaltılması için
çok az şey yapılabilir.
Vergiler
Ortak bir pazar kurulması için dışalım vergilerini
kaldırmak ve birbirine benzer ulusal bir vergi düzenlemesi getirmek
gerekiyordu. 1968'de AET içinde yapılan ticarette gümrük
vergileri tümüyle kaldırıldı ve aynı zamanda AET
dışı uygulanacak bir gümrük tarifesi getirildi.
Vergi konusu daha da zordu. En akla uygun önlem Fransız vergi iadesi
ya da katma değer vergisi sisteminin getirilişiydi. Uygulanan oran
değişmekle birlikti, bu 1972'den beri bütün üye
devletlerle geçerlidir.
Davranış Özgürlüğü
Malların serbestçe taşınması konusuyla ilgili
sınırlı da olsa bir ilerleme sağlandı. Ülke
içi gümrük vergileri ortadan kalkmakla birlikte gümrükle
ilgisi olmayan çok sayıda engel vardır. Tüm üye
ülkelerde serbest yerleşme hakkı yasal olarak kabul
edilmişti ancak, burada hala mesleki niteliklerin farklı
ülkelerde kabul edilme durumu gibi pek çok sorun vardır.
Serbest yolculuk olanakları ve herhangi bir üye ülkede
çalışma hakkı ile birlikte kişilerin hareket
özgürlüğü de vardır. Avrupa Birliği'ne
üye ülkelerde yaşayanlar, her yerde işsizlik sigortası,
vergi ve sağlık konusunda yasal olarak aynı haklardan
yararlanır.
Sermayenin serbestçe yer değiştirmesi henüz bir kuram
aşamasındadır. Avrupa Birliği'nin henüz
gerçekleşmemiş amaçlarından bir olan ekonomik ve
mali işbirliği kurulmasını sağlamak amacıyla
üyeler kambiyo kurları konusunda işbirliğine varmak
için çalışmaktadır. Özellikle, sermaye yatırımlarının
kar sağlayan birkaç alanda toplanacağı ya da
değersiz dövizlerle spekülasyon yaratmak için
kullanılacağı endişesiyle sermayenin serbestçe yer
değiştirmesi engellenmektedir.
Bölgesel Politika
Avrupa Birliği içinde belli bölgeler bazı yönlerden
gelişmemiştir. Bu yüzden Avrupa Komisyonu 1975'te işlerlik
kazanan bölgesel fonu kurmuştur. Fondaki en büyük pay
İtalya'nındır. Özellikle İtalya'nın
güneyinde yoksulluk, yüksek oranda işsizlik, kötü
yerleşme koşullan ve yanlış gelişmiş yapı
sıkıntısı çekilmektedir.
Fonun para kaynaklarının dağılımındaki
çarpıcı özellik, Fransa ve İngiltere gibi
oldukça zengin ülkelerin, Yunanistan gibi gelişme
yönünden geri ülkelerden daha büyük paylan
olmasıdır. Buna benzer bir soruna, daha da büyük
ölçüde, Avrupa Birliği'nin tarıma yönelik
desteklemelerinin bölgesel dağılımında rastlanır.
1980'de Paris Havzası, Kuzeydoğu Almanya ve Güneydoğu
İngiltere'dekiler gibi gelişmiş tarım alanları,
Kuzeydoğu İtalya ve Güney Fransa gibi alanlarda %60'ın
üzerinde Sicilya'dan %100'ün üzerinde daha fazla destek
görmekteydiler.
Genel Görünüm
İngiltere'nin topluluğa katılması ülkede geniş
tepkiyle karşılandı. Norveç halkı ise yapılan
oylamada üyeliğe hayır deyince bu ülke topluluğa
katılmadı. Sol görüşlü ülkeler,
örgütün büyük kapitalist ülkeler için bir
araç olduğunu ileri sürerek Avrupa Birliği'ne
karşı çıkmalarının yanı sıra, ulusal
etkinliğinin sınırlanacağı ve eski ulusal geleneklerin
yok olacağından korkan sağ görüşlü
ülkeler de örgüte karşı
çıkmaktadırlar.
Yunanistan'daki muhalefet, güçlü Avrupa ekonomileriyle
birleşmenin zayıf sekt6rlerde işsizliğe yol
açacağından korkmaktadır. Ulusal hükümetler
etkin çıkar gruplarına, özellikle çiftçi
birliklerine karşı her zaman duyarlı olmuşlardır.
Tarım konusunda daha fazla önemi olan bazı ülkelerin
üyeliğe alınması bunu daha da büyük bir sorun
durumuna getirecektir.
Batı Avrupalı şarap üreticileri ve sebze
yetiştiricileri Türk, Yunan, İspanyol ve Portekiz
ürünlerinin rekabetinden korkmaktadırlar. Genelde, 1970'lerde
başlayan ciddi ekonomik bunalım Avrupa Birliğinin görev
yapmasını daha da zorlaştırmaktadır. 1980'de Avrupa
Birliği içindeki toplam işsiz sayısı 8 milyona
ulaşmıştır.
Enflasyon, yüksek faiz oranlan ve artan uluslararası rekabet,
ekonomik durgunluğu artırmaktadır. Bu durumda hükümetler,
Avrupa'nınkinden çok, kendi ulusal çıkarlarına
yönelme eğilimindedirler. Ne ölçüde olursa olsun,
Avrupa Birliği için destek fonları kısa dönemde
hazır olmayacaktır, bu da tarımdan çok öteki
ekonomik sektörleri özendirmeyi amaçlayan politikanın pek
başarı şansı olmadığı anlamına gelir.
Avrupa'da ekonomik birleşme ulusal ekonomilerdeki durgunluk nedeniyle
yavaşladı. Avrupa Birliği içinde ekonomik ve politik bir
birlik oluşturulması her zamankinden daha uzak
görünmektedir. Avrupa Birliği, ekonomik bir güç
olarak yalnız Avrupa'da değil, aynı zamanda
Üçüncü Dünya Ülkelerinde de giderek önem
kazanmaktadır.
Doğu Avrupa, İskandinavya, Akdeniz ülkelerinin çoğu
ve gelişmekte olan birçok ülkeyle ilişkiler
korunmaktadır. Değişik ülkelerle ortaklık
anlaşmaları, serbest ya da öncelikli ticaret
anlaşmaları gibi çeşitli anlaşmaları
yapılmaktadır.
AVRUPA BİRLİĞİ ORGANLARI
Uluslar üstü bir yapıya sahip olan Avrupa
Birliği çeşitli organlarla kurucu antlaşmalardan
kaynaklanan yetkilerini ve görevlerini yürütmektedir.
Bunları, temel organlar ve danışma organları şeklinde
ikiye ayırmak mümkündür.
A.Temel Organlar
Avrupa Konseyi
Avrupa Konseyi topluluğun en üst düzey karar verme
organıdır. Dış İşleri Bakanlarından
oluşmakla birlikte ele alınacak konuya bağlı olarak ilgili
bakanlarla da oluşturulabilmektedir. Konsey, Komisyon tarafından
hazırlanan tasarıları tartışmakta ve karara
bağlamaktadır.
Bakanlar Konseyinden farklı olarak, ayrıca, yılda en az iki defa
olmak üzere, üye ülke Devlet ve Hükümet
Başkanları ile Komisyon Başkanını bir araya getiren ve
siyasi işbirliği alanında ve politikalarda
öncülük yapmak üzere kararlar alan bir Avrupa Konseyi
(Zirve) bulunmaktadır. Konsey Başkanlığı üye
ülkeler arasında altı aylık periyotlarla değişir.
Konsey Başkanlığı; Konseyin toplantıya
çağrılması, gündemin oluşturulması,
tüzüklerin yürürlüğe konulması, tavsiye ve
direktif gibi AB yasal tasarruflarının ilgililerine bildirilmesi ve
Konseyin Avrupa Parlamentosunda temsili gibi görevleri yürütmektedir.
Konsey kararlarını; basit çoğunluk, nitelikli
çoğunluk veya oybirliğiyle almaktadır. Nitelikli
çoğunluğu gerektiren kararlar için üye
ülkelerin oyları, ekonomik ve politik durumları ve
nüfuslarına göre aşağıdaki gibi
ağırlıklandırılmıştır:
Almanya, Fransa, İtalya ve İngiltere 10 oy
İspanya 8 oy
Belçika, Yunanistan, Hollanda ve Protekiz 5 oy
Avusturya ve İsveç 4 oy
Danimarka, Finlandiya ve İrlanda 3 oy
Lüksemburg 2 oy
Avrupa Komisyonu
Komisyon, AB'nin Bakanlar Kurulu olarak bilinmektedir. Avrupa Toplulukları
Komisyonu veya Avrupa Komisyonu olarak da adlandırılmaktadır. 5
yıllığına Konseyin önerisi ve Avrupa Parlamentosunun
onayıyla seçilen 20 Komisyon(erden) Üyesinden oluşur.
Almanya, Fransa, İtalya, İspanya ve İngiltere'den 2'şer,
diğer üyelerden birer Komisyoner bulunmaktadır. Ancak,
Komisyonerler ülkelerinin değil AB'nin memurudurlar. Komisyon; Kurucu
Antlaşmaların koruyucusu olarak görülmektedir. Kurucu
antlaşmaların ve organlarca alınan kararların
gerektiği gibi uygulanıp uygulanmadığını
izlemekle görevlidir.
Bakanlar Konseyine sunduğu tüzük ve direktif önerileriyle
AB politikalarının oluşmasını sağlamaktadır.
Konsey tarafından alınan kararların uygulamasından
sorumludurlar. Topluluğu uluslararası arenada hukuken temsil eder ve
Topluluk fonlarının idaresinde yetkilidir. Komisyonerler
politikalarla ilgili sorumluluklarını kendilerine bağlı
genel müdürlükler aracılığıyla
yürütmektedir. İdari anlamda Komisyona bağlı olarak
çok sayıda genel müdürlük, bir hukuk servisi ve bir
istatistik ofisi bulunmaktadır. Komisyon nitelikli oy
çokluğuyla karar alır.
Avrupa Parlamentosu
Avrupa Parlamentosu (AP), AB'nin demokratik denetlemeden sorumlu
organıdır. AB karar alma mekanizmasında yer almakla birlikte
daha çok danışma meclisi gibi
çalışmaktadır. AP, doğrudan ve genel oyla 5
yıllığına seçilen 626 temsilciden meydana gelir.
Üye ülkelerin nüfus sayısına göre kontenjanı
olmakla birlikte temsilciler ülkelerini değil bağlı
oldukları siyasal eğilimleri temsil ederler.
Parlamentoda 7 farklı siyasal eğilim vardır. Bunlar; Avrupa
Halkları Partisi ve Avrupa Demokratları Grubu (EPP- ED), Avrupa
Sosyalistleri Partisi Grubu (PES), Avrupa Liberal, Demokrat ve Reformcu Parti
Grubu (ELDR), Yeşiller/Avrupa Özgür İttifakı Grubu
(Greens/EFA), Avrupa Birleşik Sol/Kuzey Yeşil Sol Konfederal Grubu
(EUL/NGL), Uluslar Avrupa’sı için Birlik Grubu (UEN) ve
Demokrasiler ve Farklılıklar Avrupa’sı Grubu (EDD)'dur.
Parlamento, ağustos ayı hariç ayda bir hafta boyunca toplantı
yapmaktadır.
Bir başkan, 14 başkan yardımcısı, divan, genişletilmiş
divan ve 19 sürekli komisyon aracılığı ile
işlerini yürütmektedir. AP, işbirliği ve uzlaşma
prosedürleri çerçevesiyle sınırlı alanlarda
yasama görevlerinde rol almak, bütçeyi onaylamak ve
yazılı ve sözlü sorular ve genel görüşme
talepleri yoluyla Komisyon ve Konseyin faaliyetlerini denetlemekle
görevlidir. Yasama aşamasında AP'nin yetkilerinin
sınırlı olması AB'nin "demokrasi
açığı" olarak adlandırılmaktadır.
AP, bütçenin tarım harcamaları gibi zorunlu harcamalar
kaleminde değişiklik önerisi verebilmek gibi
sınırlı bir yetkiye sahipken, Avrupa Sosyal Fonu, sanayi
politikası gibi konuları kapsayan bütçenin zorunlu
olmayan harcamalar kısmında son söz sahibi konumundadır.
AP'nin üçte iki çoğunlukla Komisyonu görevden alma
yetkisi vardır.
AP üyelerinin ülkelere göre dağılımı
Almanya 99 üye
Fransa, İngiltere ve İtalya 87 üye
İspanya 64 üye
Hollanda 31 üye
Belçika, Yunanistan ve Portekiz 25 üye
İsveç 22 üye
Avusturya 21 üye
Danimarka ve Finlandiya 16 üye
İrlanda 15 üye
Lüksemburg 6 üye
Avrupa Toplulukları Adalet Divanı
AB'nin yargı organı olan Adalet Divanı (ATAD); Topluluk
hukukunun tek bir şekilde yorumlanmasından ve etkin bir şekilde
uygulanmasından sorumludur. ATAD, antlaşmaları, yasa ve
kararları incelemekte ve AB organlarının üye ülkelerle,
üye ülkelerin birbirleriyle ihtilaflarına veya özel
kişi ve kuruluşlarla AB organları arasındaki ihtilaflara
bakmaktadır. 6 yıllığına seçilen 16
yargıç ve 6 savcıdan oluşan Adalet Divanının
kararları bağlayıcı olup temyizi mümkün
değildir. Davaların yoğunluğu sebebiyle 1989
yılından itibaren ilk derece mahkemeleri kurulmuştur.
Avrupa Sayıştayı
12 üyeden oluşan Sayıştay, AB'nin gelir ve giderlerini
incelemek ve bunlara ilişkin raporları Komisyona sunmakla
görevlidir.
B. Danışma Organları
Ekonomik ve Sosyal Komite, Bölgeler Komitesi, Avrupa Yatırım
Bankası, Avrupa Merkez Bankası ve Avrupa Ombudsmanı AB'nin
yardımcı organlarıdır.