1987 BORSA KRİZİ
19 Ekim 1987'de dünya piyasalarında hisse senedi
değerleri büyük bir düşüş gösterdi. Dow
Jones Endüstriyel Ortalaması yüzde 22 azalarak 1738,42
kapanış puanına indi. Bu azalma 1914'ten beri bir gün
içinde görülen en büyük düşüş
oldu ve ünlü Ekim 1929 borsa çöküşünü
bile gölgede bıraktı.
Brady Komisyonu (çöküşü araştırmakla
yükümlü bir başkanlık komisyonu), SEC ve diğer
kuruluşlar yatırımcı psikolojisindeki olumsuz
gelişmeler, yatırımcıların ABD federal
bütçesine ve dış ticaret açıklarına
ilişkin kaygıları, New York Menkul Kıymetler Borsası
salonunda çalışan uzmanların kurtarıcı
alımlar yapma görevlerini yerine getirmemeleri, bilgisayarların
belirli gelişmeler ortaya çıkınca otomatik olarak çok
sayıda hisse senedi alımı ya da satımı talimatı
verecek biçimde programlanmaları anlamına gelen "program
alım-satım"ları gibi çeşitli öğelerin
1987 bunalımına neden olduğunu iddia ettiler.
Borsa söz konusu gelişmelerin ardından çeşitli
koruyucu önlemler yürürlüğe koydu. Anılan
önlemlere göre Dow Jones Endüstriyel Ortalaması bir
gün içinde 50 puan azalır ya da yükselirse program
alım-satımı talimatı veren elektronik siparişler
kesilecek ve Dow Jones Endüstriyel Ortalaması 250 puan
düşerse tüm alışverişleri geçici olarak
durduran bir "sigorta" sistemi uygulanacaktı.
Bahis konusu olağanüstü durum yöntemleri ileride Dow Jones
Endüstriyel Ortalaması'nda görülen yükselmeyi
yansıtacak biçimde büyük ölçüde
değiştirildi. 1998 sonlarında yapılan bir
değişiklikle Dow Jones Endüstriyel Ortalaması bir gün
içinde son bir kapanış ortalamasına göre yüzde
2 artar ya da azalırsa program alım-satımlarının
sınırlandırılması yoluna gidildi; 1999 sonlarında
bu formül borsada 210 puan dolayında değişiklik olursa
program alım-satımının durdurulacağı
anlamına gelmeye başladı.
Yeni kurallar uyarınca tüm alım-satımın
durdurulması için de daha yüksek eşikler getirildi;
1999'un son üç ayı sırasında bu eşik Dow Jones
Endüstriyel Ortalaması'ndaki en az 1.050 puanlık bir
düşüş olarak belirlendi. Sözü edilen reform
önlemleri borsaya karşı güveni arttırmış
olabilir; fakat ekonominin güçlü bir gelişme
göstermesinin daha büyük bir etki yarattığı da
söylenebilir. Federal Rezerv 1929'da yaptığının aksine
yatırımcıların teminat
çağrılarını karşılayabilmelerini ve
faaliyetlerini sürdürmelerini güvence altına almak
için borç verme koşullarını
yumuşatacağını açıkladı.
Bir bakıma bu açıklamanın sonucu olarak 1987
çöküşü kolayca atlatıldı ve borsa yeniden
yüksek düzeylere erişti. Dow Jones Endüstriyel
Ortalaması 1990'ların başlarında 3.000 puanı ve
1999'da da 11.000 puanı aştı. Buna ek olarak
alım-satımlar da büyük ölçüde
yoğunlaştı. 1960'larda bir günde 5 milyon hisse senedi el
değiştirirse New York Borsası için
olağanüstü hareketli bir gün sayılırdı. 1997
ve 1998'de bir milyar senedin alınıp satıldığı
günler oldu. NASDAQ'ta ise 1998'e gelindiğinde böyle günler
olağan sayılıyordu.
Görülen bu hareketliliğin bir nedeni de
günlükçüler olarak tanımlanan ve kısa
sürelerde çabuk kar sağlamak umuduyla bir gün
içinde aynı senetleri birkaç kez alıp satan
kişilerdi. Bahis konusu bireyler gittikçe artan bir biçimde
İnternet aracılığıyla alışveriş yapan
guruplar arasında sayılabilirler. 1999 başlarında tüm
hisse senedi alıp satanların yüzde 13'ünü bireyler oluşturuyor
ve bunların yüzde 25'i de her türde menkul kıymet
alım-satımı için İnternet'ten
yararlanıyorlardı.
İşlemlerin yoğunluğu arttıkça fiyatlardaki
oynaklık da çoğaldı. Günde 100 puanı aşan
değişmeler gittikçe daha sık görülmeye
başladı ve 27 Ekim 1997'de Dow Jones Endüstriyel Ortalaması
554,26 puan birden düşünce sigorta sistemi devreye girdi. 31
Ağustos 1998'de 512,61 puanlık bir büyük
düşüş daha gerçekleşti. Buna karşın,
aynı günlerde borsa o kadar yükselmişti ki
düşüş hisse senetlerinin toplam değerinin yüzde
7'si dolayında oldu, yatırımcılar piyasada kaldılar ve
borsa kısa zamanda toparlandı.
AVRUPA EKONOMİK TOPLULUĞU (AET)
Avrupa Kömür Çelik
Topluluğu’nu 18 Mayıs 1951’de kuran altı üye
(Belçika, Federal Almanya, Fransa, İtalya, Lüksemburg ve
Hollanda) 25 Mart 1957’de kısaca Roma Antlaşması olarak
anılan Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kurdu. AET, resmen 1958
yılının başında faaliyete geçti. Daha sonra
Avrupa Topluluğu olarak anılan bu birlik, Avrupa Kömür
Çelik Topluluğu, EURATOM ve AET’den kuruludur.
Avrupa Topluluğu’nun merkezi Brüksel’dir. 1 Temmuz 1987
tarihli Tek Avrupa Senedi ile Roma Antlaşması önemli
ölçüde değiştirilmiştir. 1991'de imzalanan
Maastricht Antlaşması ile topluluğa Avrupa Birliği adı
verilmiş ve Roma Antlaşması ikinci defa
değişikliğe uğratılmıştır.
Topluluğun hedefi, ekonomik ve parasal birliğin
oluşturulmasıdır. Bu çerçevede üye
ülkeler arasında malların, hizmetlerin, sermaye ve
işgücünün serbest dolaşımının
sağlanması, tek para biriminin kabul edilmesi, ortak para
politikasının uygulanması ve ekonomi politikalarının
uyumu amaçlanmaktadır.
Topluluğun temel organları; Avrupa Parlamentosu, Topluluk Konseyi,
Topluluk Komisyonu, Adalet Divanı, Ekonomik ve Sosyal Komite ile
Bölgeler Komitesi'dir. Bunların yanı sıra Avrupa
Yatırım Bankası, Avrupa Para Enstitüsü ve
Sayıştay gibi yardımcı kurumları bulunmaktadır.
Topluluk bütçesinin gelir kaynakları gümrük
vergileri, tarımsal vergiler gibi geleneksel kaynaklar, katma değer
vergisi payları, GSMH'ye dayalı kaynaklar ve üye ülke
katkıları gibi diğer kaynaklardır.
1 Ocak 1995 tarihi itibariyle Finlandiya, İsveç ve
Avusturya'nın topluluğa üye olmasıyla üye
sayısı 15'e yükselmiştir. Belçika, Danimarka,
Fransa, Almanya, İrlanda, İtalya, Lüksemburg, Hollanda,
İngiltere, Yunanistan, Portekiz, İspanya, Finlandiya,
İsveç ve Avusturya, topluluğa halen üye ülkelerdir.
AET, yasası gereği "ortak üyelik"
anlaşmaları yapabilmektedir. AET ile Ankara'da imzalanan 12
Eylül 1963 tarihli Ankara Antlaşması ile 1 Aralık 1964
tarihinden itibaren "ortak üye" statüsü kapsamına
girilmiştir. Tam üyeliğe geçebilmek amacıyla,
hazırlık dönemi, Gümrük Birliği'ne
geçiş dönemi ve son dönem
öngörülmüştür.
1970 yılında imzalanan Katma Protokol ile Gümrük
Birliği'ne geçiş dönemine ilişkin koşullar
saptanmıştır. 14 Nisan 1987 tarihinde de Türkiye, Avrupa
Topluluğu'na tam üyelik için başvurmuştur. Ancak,
Türkiye'nin tam üyelik talebine ilişkin olarak Topluluk Komisyonu,
Avrupa Konseyi'ne olumsuz görüşünü bildirmiş,
daha sonraki dönemde 6 Mart 1985 tarihindeki Ortaklık Konseyi
toplantısında Gümrük Birliği kararı
alınmış ve bu karar Avrupa Parlamentosu tarafından 13
Aralık 1995 tarihinde onaylanmıştır. Böylece 1 Ocak
1996 tarihinden itibaren Türkiye, Avrupa Topluluğu ile
Gümrük Birliği'ne geçmiştir. Ancak, Türkiye'nin
nihai hedefi Avrupa Birliği’nin tam üyesi olmaktır.
AMERİKAN BORSALARININ İŞLEYİŞİ
Sürümde binlerce hisse senedi bulunmasına
karşın bunlar arasında en büyük, en iyi
tanınmış ve en çok alım-satım gören
şirketlerin hisse senetleri genelde New York Menkul Kıymetler
Borsası'na (New York Stock Exchange - NYSE) kayıtlıdır.
Borsa'nın geçmişi bir gurup aracının New York kentinde
Wall Street'teki (Wall Sokağı) bir çınar
ağacının altında toplanıp hisse senetlerinin
nasıl alınıp satılacağına ilişkin belirli
kurallar saptadıkları 1792 yılına kadar uzanır.
1990'ların sonlarına gelindiğinde NYSE'de 3.600
değişik hisse senedi kayıtlıydı. NYSE'de 1.366
üye ya da aracı şirket tarafından büyük paralar
ödenerek satın alınan ve bireyler adına hisse senedi
alıp satmak için kullanılan "yer" vardır. Borsa
ile aracı şirketler arasında iletişim elektronik olarak
yapılır. Fiyatları bildirebilmek ve siparişleri alabilmek
için
Hisse senetleri nasıl alınıp satılır?
Sözgelimi California'da bir öğretmen denizaşırı
geziye çıkmak istesin. Gezi giderlerini karşılamak
için elindeki 100 adet General Motors hisse senedini satmaya karar
verir. Müşterisi olduğu aracıyı arar ve senetlerini en
kısa sürede en iyi fiyattan satmasını ister. Aynı
gün Florida'daki bir mühendis, biriktirdiği parayı 100 adet
General Motors hisse senedi almak için kullanmayı
düşünür ve kendi aracısını arayıp
piyasadaki fiyattan 100 senet satın alması için emir verir.
Her iki aracı bu emirleri NYSE'deki temsilcilerine ileterek gerekli
pazarlığa başlamalarını isterler. Tüm bunlar bir
dakikadan daha kısa bir zaman içinde gerçekleşir.
Sonuçta öğretmen parasını mühendis de hisse
senetlerini alır ve aracılarına gereken komisyonu öderler.
Söz konusu işlem borsadaki diğer işlemler gibi
açıkça yapılır ve sonuçlar ülkedeki
her bir borsa kuruluşuna elektronik ortamda duyurulur.
Bu süreçte yaşamsal bir rol oynayan borsa
"uzmanları" alım ve satım emirlerini ustaca
uyuşturup piyasanın düzenli bir biçimde işlemesini
sağlarlar. Yeterli alıcı ya da satıcı
bulunmadığı durumlarda gerekirse uzmanlar kendileri de hisse
senedi alır ya da satarlar.
Enerji endüstrisine ilişkin çok sayıda hisse senedinin
kayıtlı bulunduğu ve daha küçük bir
kuruluş olan Amerikan Menkul Kıymetler Borsası da Wall
Sokağı bölgesindedir ve aşağı yukarı NYSE
gibi çalışır. Diğer bazı büyük ABD
kentlerinde de daha küçük bölgesel menkul kıymetler
borsaları vardır.
En yoğun hisse senedi alışverişi Hisse Senedi
Alım-Satımcıları Otomatikleştirilmiş Fiyat Ulusal
Derneği (National Association of Securities Dealers Automated Quotation -
NASDAQ) sistemi çerçevesinde yapılır. Tezgâh
üstü borsası denilen ve yaklaşık 5.240
değişik hisse senedinin alım-satımını
düzenleyen bu kuruluş belirli bir mekânda faaliyet
göstermez; hisse senedi ve bono
alım-satımcılarının oluşturdukları bir
elektronik iletişim ağıdır.
Tezgâh üstü işlemleri denetleyen Hisse Senedi Aracıları
Ulusal Derneği yasa dışı
çalıştığı ya da borçlarını
ödeyemez duruma geldiği anlaşılan şirketleri ya da
aracıları sistemden uzaklaştırma yetkisine sahiptir. Bahis
konusu piyasada işlem gören hisse senetlerinin çoğu daha
küçük ve daha istikrarsız şirketlere ait olduğu
için NASDAQ diğer iki büyük borsadan daha riskli bir
piyasa olarak bilinir. Buna karşılık
yatırımcılara pek çok fırsat sunar. 1990'larda
hızla büyüyen ileri teknoloji hisse senetlerinin
çoğunluğu NASDAQ'ta işlem görmüştür.
BİR YATIRIMCILAR ÜLKESİ
Menkul kıymetler borsalarında eşi görülmemiş bir
yükselmeye hisse senedi sahibi olmaktaki kolaylık da eklenince
bireyler 1990'larda borsalarda büyük ölçüde
işlem yapmaya başladılar. New York Borsası'nda ya da
diğer adıyla "Büyük Tabela"da 1980'de bir
yılda 11,4 milyar hisse el değiştirmişken bu sayı
1998'de 169 milyar oldu. 1989–1995 yılları arasında ABD'de
doğrudan doğruya ya da emeklilik fonları gibi aracılar
kullanarak hisse senedi sahibi olmuş bulunan ailelerin oranı
toplamın yüzde 31'inden yüzde 41'ine yükseldi.
Bireylerin parasını alıp onlar adına çeşitli
hisse senedi portföylerine yatırım yapan
karşılıklı fonlar sayesinde halkın borsa
faaliyetlerine katılması çok kolaylaştı.
Karşılıklı fonlar kendilerini bu iş için
yeterli bulmayan ya da binlerce hisse senedi arasında seçim yapmaya
zamanı olmayan küçük yatırımcıların
paralarını profesyoneller aracılığıyla
değerlendirmelerine olanak yaratırlar. Sözü edilen
kuruluşların elinde çeşitli hisse senedi gurupları
bulunduğu için yatırımcıları bireysel
hisselerin değerinde görülebilecek ani değişikliklere
karşı belirli bir ölçüde korumuş olurlar.
Her biri değişik türde yatırımcıların
gereksinimlerini ve önceliklerini karşılayacak biçimde
düzenlenmiş düzinelerce karşılıklı fon
vardır. Bazı fonlar kısa sürede gelir sağlamaya
yönelikken bazıları da uzun vadede sermaye değeri
yükselişi yaratmaya çalışırlar.
Bazıları ihtiyatlı bir biçimde yatırım yaparlar;
buna karşın, bazıları da daha büyük kazanç
elde etmek umuduyla daha büyük risklere atılırlar.
Bazılarının sadece belirli endüstrilere ya da yabancı
şirketlere ait hisse senetleriyle ilgilenmelerine karşılık
bazıları da değişken piyasa stratejileri uygularlar. Bahis
konusu fonların sayısı 1980'de 524 iken 1998 sonunda 7.300'e
fırladı.
Sağlıklı kazanç elde etmenin ve geniş bir
seçenek alanına sahip olmanın çekiciliği nedeniyle
Amerikalılar 1980'lerde ve 1990'larda karşılıklı
fonlara büyük ölçüde yatırım yaptılar.
1990'ların sonlarında yatırımcıların
karşılıklı fonlarda 5,4 trilyon dolarları vardı;
bu fonlarda parası olan aile oranı da 1979'da yüzde 6'dan
1997'de yüzde 37'ye çıktı.
HİSSE SENEDİ FİYATLARI NASIL BELİRLENİR
Hisse senedi fiyatları çeşitli öğelerin
hiçbir uzman tarafından sağlıklı olarak
anlaşılamayacak ya da önceden kestirilemeyecek bir biçimde
birleşmesi sonucunda belirlenir. Ekonomistlere göre fiyatlar genelde
şirketlerin gelecekteki para kazanma kapasitelerini yansıtır.
Yatırımcılar gelecekte önemli kar edineceğini
bekledikleri şirketlerin hisse senetlerine yönelirler; çok
kişi bu gibi şirketlerin hisse senetlerini almak istedikleri
için de söz konusu senetlerin fiyatı yükselir. Buna
karşın, yatırımcılar geleceği pek parlak olmayan
şirketlerin hisse senetlerini almaktan kaçınırlar; az
sayıda birey böyle senetleri almak isteyeceği ve çok sayıda
birey de onları elden çıkarmaya
çalışacağı için fiyatlar düşer.
Yatırımcılar hisse senedi almaya ya da satmaya karar verirlerken
iş çevrelerinin genel durumunu ve geleceğini,
yatırım yapmayı düşündükleri şirketin
parasal konumunu ve gelişme olasılıklarını incelerler
ve hisse senedi getirilerinin geleneksel düzeyin altında mı
üstünde mi olduğuna bakarlar. Faiz oranlarındaki
eğilimler de hisse senedi fiyatlarını önemli
ölçüde etkiler.
Faiz oranlarının yükselmesi genelde hisse senedi
fiyatlarını düşürür; çünkü bu
kısmen ekonomik faaliyetlerdeki genel yavaşlamanın ve
şirket karlarındaki azalmanın habercisidir, kısmen de
yatırımcıların borsayı bırakıp yüksek
faiz getiren başka alanlara yönelmelerini teşvik eder. Bunun
aksine, faiz oranlarının düşmesi hem daha kolay borç
alınabileceği ve daha hızlı büyüme
sağlanabileceği anlamına geldiği hem de faiz getiren yeni
alanların yatırımcılar açısından
çekiciliğini yitirmesi sonucunu doğurduğu için
çok kez hisse senedi fiyatlarının yükselmesine yol
açar.
Buna karşılık, belirli başka öğeler durumu
karmaşıklaştırır. İlk olarak,
yatırımcılar genellikle o andaki getirileri göz
önünde tutmak yerine belirsiz bir geleceğe yönelik beklentilerine
uyarak hisse senedi alırlar. Bahis konusu beklentiler de çok kez
mantıklı ve doğru olmayan çeşitli faktörlerin
etkisinde kalır. Bu nedenle fiyatlar ve getiriler arasındaki
kısa vadeli bağ çok zayıf olabilir.
İvme de hisse senedi fiyatlarını etkileyebilir. Fiyatların
yükselmesi doğal olarak daha çok sayıda
alıcıyı piyasaya çeker ve bunun üzerine fiyatlar
daha da yükselir. Onları ileride daha da yüksek bir fiyatla
satma beklentisi içinde hisse senedi alan spekülatörler de bu
yükselme baskısını arttırırlar. Uzmanlar hisse
senedi fiyatlarının sürekli yükselişini
"ayı" piyasası olarak tanımlarlar. Spekülasyon
humması daha fazla sürdürülemeyince fiyatlar
düşmeye başlar. Fiyatların düşmesinden
endişelenen yatırımcıların sayısı
çoğalınca ellerindeki hisse senetlerini satmaya
çalışırlar ve bu da düşüş
eğilimini hızlandırır. Bu duruma ise "boğa"
piyasası denir.
PİYASA STRATEJİLERİ
Ellerindeki hisse senetlerini uzun süre tutmaya razı olan
yatırımcılar başka finansal yatırımlar yapmak
yerine menkul kıymetler borsasına yönelince XX.
Yüzyıl'ın büyük bir bölümünde daha
yüksek gelir sağladılar.
Hisse senedi fiyatları kısa vadede çok oynak olabilir ve bu
nedenle de borsadaki düşüş sırasında ellerindeki
senetleri satan yatırımcılar kolayca zarara uğrayabilirler.
Sözgelimi, Amerika'daki en büyük karşılıklı
fon kuruluşlarından birinin ünlü bir eski başkanı
olan Peter Lynch, 1998'de, ABD hisse senetlerinin geçmiş 72
yılın 20'sinde değer yitirdiğini söyledi. Lynch'e
göre, borsanın 1929'daki çöküşünde
değer yitiren hisse senetlerinin eski değerine yükselmesi
için yatırımcıların 15 yıl beklemeleri gerekti.
Buna karşılık, ellerindeki senetleri 20 yıl ya da daha uzun
süreyle bekleten bireylerin hiç kaybı olmadı. Federal
hükümetin Genel Muhasebe Dairesi tarafından Kongre'ye sunulmak
amacıyla hazırlanan bir incelemede, 1926'dan beri yaşanan en
kötü 20 yıllık dönemde hisse senedi
fiyatlarının yüzde 3 arttığı belirtildi. En iyi
20 yıl içindeyse fiyatlar yüzde 17 yükseldi. Bunun
aksine, hisse senedi yerine en yaygın yatırım aracı olan 20
yıl vadeli tahvillerin getirisi yüzde 1'le yüzde 10
arasında değişti.
Anılan incelemelere dayanan ekonomistler çeşitli hisse
senetlerini içeren bir portföy oluşturup uzun süre
ellerinde tutan küçük yatırımcıların en
yüksek getiriyi sağladıkları sonucuna
varmışlardır. Buna karşın, bazı
yatırımcılar kısa vadede daha yüksek gelir sağlayacaklarını
umarak belirli riskleri göze alırlar. Bu amaçla da
çeşitli stratejiler geliştirirler.
Teminat Karşılığı Hisse Senedi Alımı:
Amerikalılar krediyle pek çok şey alırlar ve hisse
senetleri de bunun dışında kalmaz. Belirli
yatırımcılar yüzde elli 50 peşin ödeyip
kalanı için de aracılarına borçlanarak
"teminat karşılığı" hisse senedi satın
alabilirler. Teminat karşılığı alınan hisse
senetleri değer kazanırsa bu yatırımcılar onları
satıp aracılarına olan borçlarını, faizleri ve
komisyonu ödeyebilir ve yine de kar sağlayabilirler. Eğer
senetler değer yitirirse aracı bir "teminat
çağrısı" yapar ve yatırımcıyı
hesabına ek para ödemeye zorlar ve böylelikle alacağı
olan para hisse senetleri değerinin yarısından az bir miktarda
kalır. Yatırımcı nakit ödeyemezse aracı
senetlerin bir kısmını zararına satıp borcu
karşılar.
Teminat karşılığı hisse senedi alımı bir
tür finansal kaldıraçtır. Yüksek risk
taşıyan işlemlere girişerek kumar oynamak isteyen
spekülatörlere daha çok hisse senedi alma fırsatı
yaratır. Eğer yatırıma ilişkin kararları
doğruysa spekülatörler daha büyük bir kar elde
edebilirler; fakat piyasayı yanlış değerlendirirlerse daha
büyük zarara uğrayabilirler.
ABD'nin merkez bankası olan Federal Rezerv Kurulu (çok kez
"the Fed" adıyla tanınır) yatırımcıların
satın alınacak hisse senedi için ödemeleri gereken para
miktarını belirleyen en düşük teminat
oranlarını saptar. Kurul bu oranları değiştirebilir.
Eğer piyasanın canlanmasını amaçlıyorsa
düşük oranlar belirler. Spekülatif alımları
sınırlamak istediğinde de oranları yüksek tutar.
Federal Rezerv Kurulu zaman zaman yüzde 100 ödeme
yapılmasını talep eder; fakat XX. Yüzyıl'ın son
yirmi yılı süresince oranı daha çok yüzde 50'de
tutmuştur.
Açığa Satış Yapmak
Bir başka spekülatör gurubu da "açığa
satış yapanlar" diye bilinir. Belirli bir hisse senedinin
değer yitireceğini düşünürlerse
aracılarından ödünç aldıkları hisse
senetlerini satıp onların yerine başka senetleri ileride
açık piyasada daha düşük fiyatla alarak kar etmeyi
umarlar. Söz konusu yöntem ayı piyasası
oluştuğunda kar etme fırsatı verirse de hisse senedi
alım-satımındaki en riskli yoldur. Eğer
açığa satış yapan yatırımcı
yanlış tahminde bulunmuşsa sattığı hisse
senetleri birden değer kazanıp onun büyük zarar
görmesine yol açabilir.
Opsiyon (Seçmeli Vadeli İşlem)
Pek fazla olmayan bir miktar nakit paraya finansal kaldıraç
uygulamanın bir başka yolu da belirli bir hisse senedini ileride
şimdiki fiyatına yakın bir fiyatla almak için
"alım" opsiyonu sözleşmesi yapmaktır. Piyasadaki
fiyat yükselirse alıcı opsiyon hakkını kullanıp
hisse senetlerini bu daha yüksek fiyattan satarak kar edebilir ya da hisse
senedinin fiyatı yükseldiği için kendi değeri de
artmış olan opsiyon hakkını satabilir.
"Satım" opsiyonu sözleşmesi yapmak ise bunun tersine
işler ve belirli bir hisse senedini ileride şimdiki fiyatına
yakın bir fiyatla satma taahhüdü oluşturur.
Açığa satış gibi satış opsiyonu da
yatırımcıların piyasanın düşmesinden
yararlanmalarını sağlar. Buna karşılık,
fiyatlarda bekledikleri gelişmeler olmazsa yatırımcılar
büyük zarara uğrayabilirler.
DÜZENLEYİCİLER
1934'te kurulmuş olan Menkul Kıymetler ve Borsalar Komisyonu
(Securities and Exchange Commission - SEC) Birleşik Devletlerdeki
borsaların en başta gelen düzenleyicisidir. 1929'dan önce
borsaları eyaletler düzenlemekteydiler; fakat 1929 yılında
borsadaki çöküşün Büyük
Bunalım'ı başlatması bu yöntemin yetersiz
olduğunu kanıtladı. 1933 tarihli Menkul Kıymetler
Yasası ve 1934 tarihli Menkul Kıymetler Borsası Yasası
küçük yatırımcıları sahtecilikten koruma
ve şirketlerin mali raporlarını kolaylıkla
anlamalarını sağlama konularında federal hükümete
birbiri ardından önemli roller kazandırdı.
Komisyon bu amaçlara erişmek için bir düzenlemeler
ağı uygular. Halka hisse senedi, bono ve başka senetler sunan
şirketler SEC'e ayrıntılı bir mali kayıt belgesi
vermek zorundadır ve bu bilgiler halka açıklanır. SEC bu
belgelerin tam ve doğru olup olmadığına karar verir ve
böylelikle yatırımcıların piyasadaki menkul
kıymetler konusunda sağlam ve gerçekçi kararlar almaları
güvence altına konulmuş olur.
SEC hisse senetleri çıkarıldıktan sonra da borsadaki
işlemleri denetler ve fiyatlarla oynanmasını engelleyen
yönetmeliklerin uygulanmasını sağlar; bu nedenle,
aracılar, tezgâh üstü piyasada işlem yapanlar ve
borsaların kendileri SEC'ye kayıt yaptırmak zorundadırlar.
Komisyon bunlara ek olarak şirketlerin hisse senetleri kendi
elemanları tarafından alınıp
satıldığında bunun da kamuya bildirilmesi zorunluluğu
getirir; Komisyon'un görüşüne göre, bahis konusu
"içerdekiler" kendi şirketleri hakkında özel
bilgi sahibi sahibidirler ve onların yaptıkları hisse senedi
alımları ya da satımları diğer
yatırımcıların şirketin geleceğine ilişkin güvenleri
konusundaki düşüncelerini etkileyebilir.
Kuruluş ayrıca içerdekilerin henüz yayınlanmamış
bilgilere dayanarak alım-satım yapmalarını da engellemeye
çalışır. SEC 1980'lerde sadece şirket üst
düzey yetkililerini ve başkanlarını değil
şirketlere ilişkin açıklanmamış bilgilere
erişebilecek sıradan görevlilerin hatta şirket
dışındaki avukatlar benzeri kişilerin
yaptığı alışverişleri bile izlemeye
başladı. SEC'de Başkan tarafından atanan beş komiser
görev yapar. En fazla üç komiser aynı siyasi partinin
üyesi olabilir; her yıl bir komiserin beş yıllık
görev süresi sona erer.
AMERİKAN EKONOMİSİNİN İŞLEYİŞİ
Her ekonomik sistemde müteşebbisler ve
yöneticiler mal ve hizmet üretmek ve dağıtmak amacıyla
doğal kaynakları, emeği ve teknolojiyi bir araya getirirler.
Buna karşın, anılan öğelerin düzenlenme ve kullanılma
yöntemleri aynı zamanda bir ulusun politik ideallerini ve
kültürünü de yansıtır.
Çok kez Birleşik Devletler'de "kapitalist" bir ekonomi
bulunduğu söylenir. Bir Alman ekonomist ve toplumsal kuramcı
olan Karl Marx tarafından XIX. Yüzyıl'da ortaya atılan bu
tanımlamaya göre, bu sistemde önemli ekonomik kararların
çoğunluğu, büyük miktarda paraya ya da sermayeye
sahip olan küçük bir gurup tarafından alınır.
Marx, kapitalist ekonomilerin politik sisteme daha fazla güç
tanıyan "sosyalist" düzenlerin karşıtı
olduğunu ileri sürmekteydi. Marx ve yandaşlarının
inancına göre, kapitalist ekonomilerde güç zengin iş
adamlarının elinde toplanmakta ve onlar da temelde
karlarını en yüksek düzeye çıkarmaya
yönelmekte; buna karşın sosyalist ekonomilerde,
olasılıkla daha kapsamlı hükümet kontrolü
öne çıkarılmakta ve kardan çok politik
amaçlara önem verilmekte, sözgelimi toplumun
kaynaklarının daha eşit bir biçimde dağıtılması
hedef alınmaktadır.
Aşırı biçimde basite indirgenmiş olan bu iki
sistemin gerçeğe uyan öğeleri bulunmakla birlikte, bunlar
günümüzde daha az geçerlidir. Eğer Marx'ın
tanımladığı katışıksız kapitalizm var
idiyse bile artık yok olmuştur; çünkü Birleşik
Devletler'de ve pek çok diğer ülkede hükümetler
güç birikimlerini sınırlamak ve kontrolsüz özel
ticari çıkarların neden olduğu toplumsal sorunların
çoğuna çözüm getirmek amacıyla ekonomilerine
müdahalede bulunmuştur. Bu yüzden, özel
teşebbüsün yanı sıra hükümetin de
önemli bir rol oynadığı Amerikan ekonomisini
"karma" bir sistem olarak tanımlamak daha doğru
sayılabilir.
Amerikalılar çok kez serbest teşebbüse yönelik
inançları ile hükümet yönetimi arasındaki
sınırın nereden geçeceği konusunda
anlaşamazlarsa da geliştirdikleri karma ekonomi büyük
ölçüde başarılı olmuştur.
ABD EKONOMİSİNİN TEMEL ÖGELERİ
Bir ülke ekonomik sisteminin ilk öğesi onun doğal
kaynaklarıdır. Birleşik Devletler zengin maden
kaynaklarına, verimli tarım arazisine ve ılımlı bir
iklime sahiptir. Bunlara ek olarak, Atlas Okyanusu'nda, Büyük
Okyanus'ta ve Meksika Körfezi'nde uzun kıyıları
vardır. Anakaradan kıyılara uzun nehirler akmakta ve ABD-Kanada
sınırında bulunan beş büyük göl de
(Büyük Göller) ulaştırma için ek olanaklar
sağlamaktadır. Anılan yaygın suyolları hem yıllar
boyunca ülke ekonomisinin büyümesine yardım etti hem de
Amerika'daki 50 eyaleti tek bir ekonomik birim olarak birbirine
bağladı.
İkinci öğe ise doğal kaynakları mala
dönüştüren emektir. Çalışabilecek
işçi sayısı ve daha da önemlisi onların
üretkenliği bir ekonominin sağlamlığının
belirlenmesinde yardımcı olur. Birleşik Devletler'in tarihi
boyunca işgücü giderek büyüdü ve bu da neredeyse
kesintisiz bir ekonomik büyümeyi besledi. 1. Dünya
Savaşı'nın hemen sonrasına kadar işçilerin çoğunluğu
Avrupa'dan gelen göçmenlerle onların çocukları ve
ataları Amerika'ya köle olarak getirilmiş bulunan
Afrikalı-Amerikalılardı. XX. Yüzyıl'ın
başlarında çok sayıda Asyalı Birleşik
Devletler'e göç etti ve sonraki yıllarda da Latin
Amerikalı göçmenler gelmeye başladı.
Birleşik Devletler'de işsizliğin yüksek olduğu
bazı dönemler yaşandı ve bazen
işgücünün yetersiz kaldığı günler
geçtiyse de göçmenler iş olanakların bol
bulunduğu zamanlarda gelme eğilimi gösterdiler. Çok kez
yerli işçilerden daha düşük ücretler
karşılığı çalışmaya hazır
bulunmalarına karşın genelde geldikleri ülkelerdekinden
çok daha fazla kazanıp refaha kavuştular. Ülke de giderek
zenginleşti ve böylelikle daha fazla göçmeni
kaldırabilecek düzeye erişti.
Bir ülkenin ekonomik başarısı için emeğin
niteliği de -bireylerin ne kadar yoğun çalışmaya
razı ve ne kadar becerili oldukları - en az işçi
sayısı kadar önemlidir. Birleşik Devletler'in ilk
günlerinde görülen sınır bölgeleri
yaşantısı çok yoğun çalışmayı
gerektiriyordu ve Protestan çalışma ahlakı olarak bilinen
nitelik de bu eğilimi güçlendirmişti. Teknik eğitim
ile meslek eğitimini de içeren öğretime verilen önem
ve denemeye ve değişmeye yönelik istek Amerika'nın ekonomik
başarısına ayrıca katkıda bulundu.
İşgücünün hareketliliği de Amerikan ekonomisinin
değişen koşullara uyum sağlama yeteneği
açısından önemli oldu. Doğu Kıyısı'ndaki
iş piyasasını göçmenler doldurunca önemli
sayıda işçi çok kez ülkenin iç kesimlerinde
sürülmeyi bekleyen çiftliklerde çalışmaya
gitti. Aynı şekilde XX. Yüzyıl'ın ilk
yarısında, Kuzey'deki endüstrileşmiş kentler de
Güney çiftliklerinde çalışan siyah
Amerikalıları çekti.
İşgücünün niteliği önemli bir konu
olmayı sürdürmektedir. Günümüzde
Amerikalılar, "insan sermayesi"nin pek çok modern ileri
teknoloji endüstrisinde başarı sağlamak için bir
anahtar olduğunu düşünmektedir. Bunun sonucu olarak,
hükümet ileri gelenleri ve iş çevresi yetkilileri
bilgisayar ve telekomünikasyon gibi yeni endüstrilerin gereksinim
duyduğu türde kıvrak zekâyı ve uyum sağlamaya
yatkın beceriyi işçilere kazandıracak öğretim
ve eğitimin önemini vurgulamaktadır.
Bunlara karşın, doğal kaynaklar ve emek ekonomik sistemin sadece
bir kesimini oluşturmaktadır. Bu kaynaklar elden geldiğince
etkin bir biçimde düzenlenmeli ve yönlendirilmelidir. Amerikan
ekonomisinde piyasadan gelen verilere göre çalışan
yöneticiler bu işlevi yerine getirirler. Amerika'daki geleneksel
yönetim yapısını yukarıdan aşağıya
uzayan bir komuta zinciri oluşturur; yetki, tüm işin
düzenli ve etkin bir biçimde yürümesini güvence altına
alan yönetim kurulu başkanından başlayıp
teşebbüsün çeşitli bölümlerinin
eşgüdümünü sağlamakla yükümlü olan
daha aşağı düzeydeki yönetim birimlerinden
geçer ve fabrikadaki ustabaşına kadar akar. Çok
sayıda iş çeşitli bölümler ve
işçiler arasında
paylaştırılmıştır. XX. Yüzyıl'ın
başlarında, Amerika'daki bu uzmanlaşma ya da
işbölümünün sistematik çözümlemelere
dayanan "bilimsel yönetim"i yansıttığı
söylenirdi.
Teşebbüslerin pek çoğu bu geleneksel yapı
içinde çalışmakla birlikte bazıları da
yönetim konusunda değişen görüşler benimsedi.
Giderek yoğunlaşan küresel rekabetle karşılaşan
Amerikan teşebbüsleri, özellikle, kalifiye işçi
çalıştıran ve hızla gelişmek,
değişmek ve hatta sipariş üzerine mal üretmek zorunda
kalan ileri teknoloji endüstrilerinde daha esnek bir örgüt
yapısı oluşturmaya çalışmaktadır.
Aşırı hiyerarşinin ve işbölümünün
yaratıcılığı önlediği yolundaki
inanış her geçen gün daha
yoğunlaşmaktadır. Bunun sonucu olarak da pek çok
şirket örgüt yapısını "yassıltmış",
yönetici sayısını azaltmış ve birkaç
iş dalında birden çalışan ekiplere daha fazla yetki
aktarmıştır.
Doğal olarak, yöneticilerin ve ekiplerin bir şeyler
üretebilmek için bir teşebbüs olarak
örgütlenmeleri gereklidir. Birleşik Devletler'de anonim
şirketlerin, yeni bir teşebbüse girişmek için
gerekli parayı toplamak ya da mevcut bir teşebbüsü
büyütmek konusunda etkili bir araç olduğu
kanıtlanmıştır. Anonim şirket, hisse senedi sahibi
diye bilinen bir gurubun gönüllü olarak oluşturduğu,
karmaşık kurallara ve geleneklere göre yönetilen bir
ekonomik teşebbüstür.
Anonim şirketlerin mal ya da hizmet üretebilmek için parasal
kaynaklara gereksinimi vardır. Gerekli sermayeyi oluşturmak
amacıyla genelde sigorta şirketlerine, bankalara, emekli
sandıklarına, bireylere ve diğer yatırımcılara
hisse senedi (varlıklarından pay) ya da bono (uzun vadeli
borç) satarlar. Özellikle bankalar gibi bazı kurumlar da
anonim şirketlere ve diğer teşebbüslere borç
verirler. Federal hükümet ve eyalet hükümetleri bu
finansman sisteminin güvenliğini ve güvenilirliğini garantilemek
ve yatırımcıların sağlıklı karar
verebilmelerine yönelik serbest bilgi akışını
sağlamak amacıyla ayrıntılı kurallar ve
düzenlemeler geliştirmişlerdir.
Gayrı safi milli hâsıla (GNP), belirli bir yıl
üretilen mal ve hizmet düzeyini belirler. Birleşik Devletler'de
GNP düzenli bir biçimde artmış ve 1983'te 3,4 trilyon
doların üstündeyken 1998'de yaklaşık 8,5 trilyon dolar
olmuştur. Bu veriler ekonominin sağlığını
ölçmeye yararsa da, ulusun durumunu her açıdan
ölçemez. Gayrı safi milli hâsıla bir ekonominin
ürettiği mal ve hizmetlerin piyasa değerini gösterir; fakat
bir ulusun yaşam niteliğini ortaya koyamaz. Sözgelimi, bireysel
mutluluk ve güvenlik, temiz bir çevre ve sağlık gibi
bazı önemli değişkenler tümüyle bu
göstergenin dışında kalır.
KARMA BİR EKONOMİ: PİYASANIN ROLÜ
Birleşik Devletler'de bir karma ekonomi olduğu söylenir;
çünkü hem bireysel teşebbüsler hem de
hükümet önemli rol oynar. Gerçekten de Amerikan ekonomi
tarihindeki en kalıcı tartışmalardan bazıları
özel sektörle kamu sektörünün rolleri üzeride
odaklanmıştır.
Amerikan serbest teşebbüs sistemi bireysel iş sahipliğini
öne çıkarır. Ülkede mal ve hizmetlerin en
büyük kısmını özel teşebbüs üretir
ve toplam ekonomik üretimin üçte ikisi özel kullanım
amacıyla bireylere giderken, üçte biri de hükümet ve
iş çevreleri tarafından satın alınır.
Tüketicinin rolü gerçekten o kadar büyüktür ki
zaman zaman ülkede bir "tüketici ekonomisi" bulunduğu
ileri sürülür.
Bireysel iş sahipliğine verilen bu önem kısmen
Amerikalıların kişisel özgürlüğe olan
inançlarından kaynaklanmaktadır. Ulus
yaratıldığından beri Amerikalılar aşırı
hükümet gücünden korkmuşlar ve hükümetin
bireyler üzerindeki yetkisini, ekonomik alandaki rolünü de
içermek üzere, sınırlamaya
çalışmışlardır. Buna ek olarak
Amerikalılar genelde, özel iş sahipliği özelliği
taşıyan bir ekonominin, hükümetin iş sahibi
olmasını öne çıkaran bir ekonomiden daha etkin
çalışacağına inanmaktadırlar.
Neden? Amerikalıların inancına göre, ekonomik
güçlere müdahale edilmezse, mal ve hizmetlerin
fiyatını arz ve talep belirler. Buna karşılık fiyatlar
da, iş çevrelerinin neler üretmesi gerektiğini belirler;
eğer halk bir malı ekonominin ürettiğinden daha çok
miktarda almak isterse o malın fiyatı yükselir. Bu gelişme
yeni şirketlerin ya da diğerlerinin dikkatini çeker ve kar
sağlama fırsatı sezdikleri için o malı daha
çok üretmeye başlarlar.
Buna karşılık, eğer halk bir malı daha az miktarda
almak isterse fiyatlar düşer ve rekabete dayanamayan üreticiler
ya işlerine son verir ya da başka mallar üretmeye başlar.
Bu gibi sistemlere piyasa ekonomisi adı verilir. Bunun aksine sosyalist
bir ekonomi, hükümetin daha çok iş sahibi olması ve
merkezi planlama özelliği taşır. Amerikalıların
çoğunluğu, vergi gelirlerine bağlı bulunan
hükümetlerin fiyat değişmelerine özel
sektörün yaptığı kadar önem vermeyeceklerini ya
da piyasa güçlerinin gerektirdiği disiplinin etkisini
duymayacaklarını düşündükleri için,
sosyalist ekonomilerin doğal olarak daha verimsiz kalacağına
inanırlar.
Buna karşın serbest teşebbüs de sınırlamalarla
karşı karşıyadır. Amerikalılar, belirli
hizmetlerin özel sektöre oranla kamu tarafından daha iyi
sağlanacağına her zaman inanmışlardır.
Sözgelimi Birleşik Devletler'de hükümet,
yargının, çok sayıda özel okul ve eğitim
merkezi bulunmasına karşın öğretimin, karayolu
ağının, toplumsal istatistik yayınlarının ve
ulusal savunmanın yönetilmesinden birinci derecede sorumludur. Buna
ek olarak, fiyat sisteminin iyi yürümediği durumlarda
hükümetin gerekli düzeltmeleri yapmak amacıyla
müdahalede bulunması da istenir.
Sözgelimi "doğal tekelleri" düzen altına
alır ve piyasa güçlerini bastıracak ölçüde
kuvvetlenen diğer işletme guruplaşmalarını denetlemek
ya da dağıtmak için anti tröst yasaları uygular.
Hükümet ayrıca piyasa güçlerinin
erişemeyeceği sorunlara da el atar.
Özel yaşantılarında sorunlar olması ya da ekonomideki
dalgalanmalar nedeniyle işsiz kalmaları yüzünden
sıkıntıya düşen bireylere sosyal yardım ya da
işsizlik sigortası olanakları sağlar; yaşlılara
ve yoksullara yapılan sağlık yardımlarının
büyük kısmını karşılar; hava ve su
kirliliğinin azaltılması amacıyla özel endüstriyi
denetler; doğal afetler yüzünden kayba uğrayan bireylere
düşük faizli borç verir. Hükümet, bunların
yanı sıra özel teşebbüsün başa
çıkamayacağı kadar masraflı olan uzay
araştırmalarında da başrolü oynamıştır.
Bireyler, sadece tüketici olarak yaptıkları seçimlerle değil,
ekonomik politikayı şekillendiren yetkililere verdikleri oylarla da
bu karma ekonominin yönlendirilmesine yardım ederler.
Tüketiciler geçtiğimiz yıllarda, ürün
güvenliğine, belirli endüstriyel uygulamaların
çevrede yarattığı tehditlere ve vatandaşların
karşılaşmaları olasılığı bulunan
belirli sağlık tehlikelerine yönelik endişelerini dile
getirdiler; hükümet bunlara yanıt olarak tüketicilerin
çıkarlarını güvence altına almak ve sosyal
güvenliği geliştirmek amacıyla daireler kurdu.
ABD başka değişimler de geçirdi. Nüfus ve
işgücü dramatik bir biçimde çiftliklerden
kentlere, tarlalardan fabrikalara ve en önemli olarak ta, hizmet
endüstrilerine yöneldi, Günümüz ekonomisinde bireysel
hizmet ve kamu hizmeti sağlayanların sayısı tarımsal
ve mamul mal üretenlerin sayısından çok daha
fazladır. İstatistiklere göre, kendi işine sahip olanlar,
son yüzyıl boyunca ekonomi
karmaşıklaştıkça büyük
ölçüde başkaları için
çalışma eğilimine girmişlerdir.
HÜKÜMETİN EKONOMİDEKİ ROLÜ
Ekonomiye biçim veren kararların büyük çoğunluğu
tüketiciler ve üreticiler tarafından alınmakla birlikte,
hükümetin ABD ekonomisi üzerinde en az dört alanda
büyük etkisi olmaktadır.
İstikrar ve Büyüme. Federal hükümet belki de en
başta, sürekli büyümeyi, yüksek istihdam düzeyini
ve fiyat dengesini sağlamaya çalışarak ekonomik
faaliyetin genel hızını ayarlamaktadır. Harcama ve vergi
oranlarını düzenlemek (maliye politikası) ya da para
arzını yönetmek ve kredi kullanımını kontrol
etmek (para politikası) yoluyla ekonominin büyüme
hızını azaltıp çoğaltabilir ve böylelikle
de fiyat ve istihdam düzeyini etkileyebilir.
1930'ların Büyük Bunalım'ını izleyen
yıllarda uzun zaman, ekonomik daralmalar, yani yavaş ekonomik
gelişme ve yüksek işsizlik dönemleri, en büyük
tehdit olarak görüldü. Daralma tehlikesinin en ciddi
görüldüğü günlerde hükümet, kendisi
büyük ölçüde harcama yaparak ya da
tüketicilerin daha çok harcamalarını sağlamak
amacıyla vergileri azaltarak ve para arzının hızla
artmasını teşvik ederek ekonomiyi güçlendirmeye
çalıştı.
1970'lerde özellikle enerji alanındaki fiyatların
büyük ölçüde artması güçlü bir
enflasyon - fiyat düzeyinde genel yükselme - korkusu yarattı.
Bunun sonucunda hükümet ileri gelenleri, ekonomik daralmayla
savaşacakları yerde enflasyonu sınırlamak amacıyla
harcamaları kısmaya, vergi kesintilerine direnmeye ve para
arzındaki artışları sınırlamaya
başladılar.
Ekonomide istikrar sağlamaya yönelik en iyi önlemlerin neler
olduğu konusundaki görüşler 1960'larla 1990'lar
arasında önemli biçimde değişti. Hükümet
1960'larda maliye politikasına, yani ekonomiyi etkilemek için
hükümet gelirleriyle oynamaya büyük ölçüde
güveniyordu. Harcamalar ve vergiler Başkan ve Kongre tarafından
kontrol edildiği için, seçimle göreve gelen bu
yetkililer ekonomiyi yönlendirmede büyük rol oynadılar.
Yüksek enflasyon, yaygın işsizlik ve muazzam bütçe
açıkları yaşanan bir dönem nedeniyle, genel ekonomik
faaliyetlerin hızını düzenlemede maliye
politikasının en iyi yöntem olduğu yolundaki güven
sarsıldı. Bunun yerine, faiz oranları gibi araçlar
kullanarak ülkedeki para arzını kontrol altında tutmaya
yönelen para politikaları giderek artan bir önem kazandı.
Maliye politikası, Başkandan ve Kongre'den büyük
ölçüde bağımsız olan ve Federal Rezerv Kurulu
adıyla tanınan merkez bankası tarafından
yönetilmektedir.
Düzenleme ve Kontrol. ABD federal hükümeti özel
teşebbüsü çeşitli biçimlerde düzenler.
Düzenleme de iki genel sınıfa ayrılır. Ekonomik
düzenlemeyle fiyatların doğrudan ya da dolaylı olarak
kontrolü amacı güdülür. Hükümet geleneksel
olarak, elektrik üretim şirketleri gibi tekellerin makul oranlardan
fazla kar elde etmek için fiyatları yükseltmelerini
engellemeye çalışır.
Hükümet zaman zaman diğer endüstri alanlarında da
ekonomik kontrol uygulamıştır. Büyük
Bunalım'ı izleyen yıllarda, hızla değişen arz ve
talep karşısında kontrolsüz biçimde dalgalanma
eğilimi gösteren tarımsal mal fiyatlarında istikrar
sağlayabilmek amacıyla karmaşık bir yöntem
oluşturuldu. Karayolu taşımacılığı
şirketleri ve daha sonraları da havayolları gibi bazı
teşebbüsler zararlı olacağını
düşündükleri fiyat indirimlerine gitmemek için
kendiliklerinden hükümet düzenlemesi talebinde bulundular ve
bunu elde ettiler.
Bir başka ekonomik düzenleme biçimi olan anti tröst
yasalar uygulanarak da piyasa güçlerinin
sağlamlaştırılmasına ve böylelikle doğrudan
düzenleme yapmaya gereksinim kalmamasına
çalışılır. Hükümet ve bazen da özel
işletmeler, rekabeti gereksiz biçimde sınırlayabilecek
uygulamaları ya da şirket birleşmelerini yasaklamak
amacıyla anti tröst yasalara başvururlar.
Hükümet özel şirketleri halkın
sağlığını korumak ya da temiz ve
sağlıklı bir çevre sağlamak gibi toplumsal
amaçlarla da kontrol eder. Sözgelimi ABD Besin Maddeleri ve
İlaçlar İdaresi zararlı ilaçları yasaklar;
Mesleksel Tehlikeler ve Sağlık İdaresi işçileri
çalışırken karşılaşabilecekleri bedensel
zararlara karşı korur; Çevre Koruma İdaresi de su ve hava
kirliliğini kontrol amacı güder.
Amerikalıların hükümet düzenlemeleri
karşısındaki tutumları XX. Yüzyıl'ın son
otuz yılı içinde büyük ölçüde
değişti. 1970'lerin ilk yıllarında politika
yapıcıları, ekonomik düzenlemelerin etkin olmayan
şirketleri havayolu ve kara taşımacılığı
gibi endüstrilerden yararlanan tüketiciler aleyhine koruduğundan
gittikçe daha fazla endişe duymaya başladılar. Aynı
zamanda teknolojik değişiklikler de daha önceleri doğal
tekel oldukları düşünülen telekomünikasyon gibi
endüstrilerde yeni rakipler yarattı. Bu gelişmeler de
düzenlemeleri gevşetecek bir dizi yasa çıkarılmasına
yol açtı.
Her iki siyasal partinin liderleri 1970'ler, 1980'ler ve 1990'larda
düzenlemelerde genel bir yumuşamaya gidilmesini benimsedilerse de,
toplumsal amaçlar sağlamaya yönelik düzenlemeler
konusunda daha zayıf bir görüş birliği vardı.
Toplumsal amaçlı düzenlemeler Büyük
Bunalım'ı ve İkinci Dünya Savaşı'nı izleyen
yıllarda ve daha sonra da 1960'larda 1970'lerde giderek büyüyen
bir önem kazanmıştı.
Buna karşın 1980'lerde Ronald Reagan'ın başkanlık
yıllarında hükümet düzenlemelerin serbest
teşebbüsü engellediğini, işletme maliyetlerini
yükselttiğini ve böylelikle de enflasyonu körüklediğini
iddia ederek, işçileri, tüketicileri ve çevreyi
korumaya yönelik düzenlemeleri yumuşattı. Yine de pek
çok Amerikalı belirli olaylar ya da eğilimlere karşı
yakınmayı sürdürdü ve hükümet, çevre
korunmasını da içeren bazı alanlarda yeni düzenlemelere
gitmek zorunda kaldı.
Bu arada bazı vatandaşlar da seçimle göreve gelen
yetkililerin belirli sorunlara yeterli çabukluk ya da güçle
yönelmediklerini ileri sürerek mahkemelere başvurdular.
Sözgelimi 1990'larda bireyler ve giderek hükümetin kendisi de sigara
içmenin sağlığa karşı tehlike
oluşturduğu gerekçesiyle tütün şirketleri
aleyhine dava açtılar. Uzun vadeli ödemeleri gerektiren
büyük bir parasal uzlaşma sonucu sigara içmeyle
ilişkili hastalıkların tedavi giderlerini eyaletlerin
karşılamasına olanak sağlandı.
Doğrudan Hizmet
Her düzeydeki hükümet pek çok doğrudan hizmet
sağlamaktadır [Ç.N.: ABD yönetim sisteminde Federal
Hükümetin altında Eyalet Hükümetleri ve Yerel
Hükümetler vardır]. Sözgelimi federal hükümet
ulusal savunmadan sorumludur; çok kez yeni ürünlerin
geliştirilmesine yol açan araştırmaları destekler;
uzay araştırmalarını yönetir; işçilerin
iş başında beceri sağlamalarını ve iş bulmalarını
kolaylaştırmak amacıyla onlara yardımcı olur.
Hükümet harcamalarının yerel ve bölgesel ekonomiler ve
hatta ekonomik faaliyetlerin genel hızı üzerinde önemli
etkileri vardır.
Buna karşılık eyalet hükümetleri de pek çok
karayolunun yapımından ve bakımından sorumludur. Eyalet,
ilçe ya da kent yönetimleri devlet okullarının
finansmanında ve işletilmesinde önde gelen bir rol oynarlar.
Yerel hükümetler polis ve itfaiye
çalışmalarının baş sorumlusudur. Federal
düzeyde alınan kararlar genelde en büyük ekonomik etkiyi
taşımakla birlikte yukarıda anılan alanlardaki
hükümet harcamaları da yerel ve bölgesel ekonomiler
üzerinde etkili olur.
1997'de federal hükümetin, eyalet hükümetlerinin ve yerel
yönetimlerin toplam harcamaları gayrı safi milli
hâsılanın yaklaşık yüzde 18'ini
oluşturmuştur.
Doğrudan Yardım
Hükümet bunların yanı sıra işletmelere ve
bireylere doğrudan çeşitli türde yardım da yapar.
Küçük işletmelere düşük faizli borç
verir ve teknik yardımda bulunur; üniversitede okumak isteyen
öğrencilere de düşük faizli kredi açar.
Hükümet destekli teşebbüsler kredi kurumlarının
elindeki ipotek belgelerini satın alıp bunları
yatırımcılar tarafından alınıp satılabilecek
borç senetlerine dönüştürür ve böylelikle
konut kredisi verilmesini teşvik eder. Hükümet ayrıca
ihracatı da etkin biçimde destekler ve yabancı ülkelerin
ithalatı sınırlayıcı ticaret engelleri getirmelerini
önlemeye çalışır.
Hükümet kendilerine yeterince bakamayan bireylere de destek olur.
İşverenlerden alınan bir vergiyle finanse edilen Sosyal
Güvenlik programı Amerikalıların büyük bir
kesiminin emeklilik gelirlerini sağlar. Medicare programı sayesinde
yaşlıların pek çok tedavi gideri
karşılanır.
Mediacaid programı da düşük gelirli ailelerin
sağlık giderlerini finanse eder. Çok eyalette
hükümet ruh hastalarının ya da önemli bedensel
engelleri olan bireylerin bakımı amacıyla kurumlar işletir.
Federal hükümet yoksul ailelerin besin maddesi almalarına
yardımcı olmak için Yiyecek Pulları
çıkarır; federal hükümet ve eyalet
hükümetleri çocuklu yoksul ailelere destek amacıyla
ortaklaşa sosyal yardım bağışlarında bulunur.
Aralarında Sosyal Güvenlik de bulunan bu programların pek
çoğunun kökü, 1933–1945 yılları
arasında görev yapmış olan Başkan Franklin D.
Roosevelt’in "Yeni Düzen" programlarına kadar
uzanır. Roosevelt'in reformlarının anahtarı,
yoksulluğa bireysel ahlak bozukluklarının değil toplumsal
ve ekonomik nedenlerin yol açtığı inancıydı.
Anılan görüş, kökü New England
Püritenizmi'nde yatan genel inancı reddediyordu; bu inanca göre,
başarı Tanrı'nın lütfünün,
başarısızlıksa Tanrı'nın
hoşnutsuzluğunun simgesiydi. Bu yeni görüş Amerikan
toplumsal ve ekonomik düşüncesinde önemli bir
dönüşüm oluşturuyordu. Buna karşın
günümüzde bile, özellikle sosyal yardıma ilişkin
belirli sorunlarda yukarıda anılan eski inançların izleri
görülebilmektedir.
Aralarında Medicare ve Medicaid'in de bulunduğu, bireylere ve ailelere
yönelik pek çok yardım programına ise 1960'larda
Başkan Lyndon Johnson'un (1963–1969) "Yoksullukla
Savaş" günlerinde başlandı. Bahis konusu
programların bazıları 1990'larda parasal
güçlüklerle karşılaştı ve
çeşitli reform önerileri ortaya atıldıysa da
Birleşik Devletler'deki her iki büyük parti de onları
desteklemeyi sürdürdü. Buna karşılık
programların muhalifleri, işsiz ama sağlıklı bireylere
sosyal yardım yapmanın onlarda sorunlara çözüm arama
isteği yerine bağımlılık yaratacağını
iddia ettiler. Başkan Bill Clinton (1993–2001) yönetiminde
1996'da onaylanan reform yasaları, sosyal yardım alabilmek
için bireylerin çalışmakta olmaları koşulunu
getirmekte ve yardım sürelerine de sınırlamalar
koymaktadır.
YOKSULLUK VE EŞİTSİZLİK
Amerikalılar ekonomik sistemleriyle gururlanırlar ve onun
vatandaşların iyi bir yaşam sağlamaları için
fırsat yarattığına inanırlar. Buna karşın,
ülkenin pek çok yöresinde yoksulluğun inatla
sürmekte olduğu gerçeği onların bu inancına
gölge düşürmektedir. Hükümetin yoksullukla savaş
çabaları belirli bir ilerleme sağladıysa da sorunu
ortadan kaldıramadı. Aynı şekilde, güçlü
bir ekonomik büyüme yaşanan dönemler de yeni iş
olanakları yarattı ve yoksulluğu azalttı ama
tümüyle yok edemedi.
Federal hükümet dört kişilik bir ailenin temel
geçimini sağlamak için gerekli asgari bir gelir miktarı
saptar. Bunun düzeyi hayat pahalılığına ve ailenin
yaşadığı bölgeye bağlı olarak
değişebilir. 1998'de yıllık geliri 16.530 doların
altında olan dört kişilik bir aile yoksul sayılıyordu.
Yoksulluk sınırının altında yaşayan birey
oranı 1959'da yüzde 22,4 iken 1978'de yüzde 11,4'e
düştü; ancak, ondan sonra çok dar bir sınır
içinde oynadı ve 1998'de yüzde 12,7 olarak
gerçekleşti.
Kaldı ki toplam oranlar çok daha büyük yoksulluk
çekilen yerleşim birimlerini gizlemektedir. 1998'de
Afrikalı-Amerikalıların dörtte birinden fazlası
(yüzde 26,1) yoksulluk içinde yaşıyordu; bu oran
huzursuzluk yaratacak kadar yüksek olmakla birlikte tüm
siyahların yüzde 31'inin yoksul tanımına girdiği
1979'a göre bir ilerleme sayıldı ve 1959'dan beri en
düşük yoksulluk oranını oluşturdu. Özellikle
evli olmayan annelerin bakmakla yükümlü bulunduğu aileler
yoksulluğa maruz kalmaktadır. Kısmen bu gerçeğin
sonucu olarak 1997'de yaklaşık beş çocuktan biri
(yüzde 18,9) yoksuldu. Yoksulluk oranı Afrikalı-Amerikalı
çocuklar arasında yüzde 36,7 ve İspanyol kökenliler
arasında da yüzde 34,4'tü.
Bazı uzmanlar resmi istatistiklerin yoksulluğu gerçek
boyutlarından daha fazla gibi gösterdiğini,
çünkü sadece parasal geliri hesaba katıp Besin Pulu,
sağlık yardımı ve sosyal konutlar gibi hükümet
yardımlarını göz ardı ettiğini ileri
sürmektedirler. Buna karşın diğer bazıları da
anılan programların bir ailenin tüm beslenme ve sağlık
gereksinimlerinin pek azını karşılayabildiğini ve bir
sosyal konut açığı bulunduğunu iddia etmektedirler.
Bazılarına göre ise gelirleri yoksulluk
sınırının üzerinde olan belirli aileler bile
iskân, sağlık ve giyim gibi gereksinimlerini
karşılamak amacıyla beslenme giderlerini kısmakta ve bu
nedenle de açlık çekmektedir. Yine bazı uzmanlar da
yoksulluk düzeyindeki bireylerin zaman zaman geçici işlerde ve
ekonominin "yeraltı" sektöründe
çalışıp para kazandıklarını ve
bunların da resmi istatistiklere yansımadığını
söylemektedirler.
Ne olursa olsun, Amerikan ekonomik siteminin kazanımları eşit
dağıtmadığı açıktır. Washington'da
kurulu bir araştırma örgütü olan Ekonomik Politika
Enstitüsü'ne göre 1997'de Amerikan ailelerinin en zengin
beşte birinin geliri toplam ulusal gelirin yüzde 47,2'sini
oluşturmaktaydı. Bunun aksine, en yoksul beşte bir toplam ulusal
gelirin sadece yüzde 4,2'sini ve en yoksul yüzde 40 ta yüzde
14'ünü elde etmekteydi.
Amerikan ekonomisinin genelde gönençli olmasına
karşılık, eşitsizliğe yönelik endişeler
1980'lerde ve 1990'larda da sürdü. Küresel rekabetin giderek
artması sonucu pek çok geleneksel imalat endüstrisi
işçisi tehdit altında kaldı ve ücretleri
durağanlaştı. Aynı zamanda federal hükümet de
düşük gelirli aileleri daha varlıklı olanlara
karşı kollayan vergi politikalarından uzaklaştı ve iyi
durumda bulunmayanlara yardım amacıyla yürütülen
çok sayıda toplumsal programın bütçelerini
kıstı. Bu arada daha varlıklı aileler de hızla
gelişen sermaye piyasasında sağlanan kazancın pek
çoğunu elde ettiler.
1990'ların sonlarına doğru özellikle daha yoksul işçilerin
gelirleri artmaya başlayınca, yukarıda belirtilen durumun
tersine dönmeye başladığını gösteren
belirtiler ortaya çıktı. Yüzyılın sonuna
gelindiğinde yine de bu eğilimin sürüp
sürmeyeceğini belirlemek için henüz çok erkendi.
HÜKÜMETİN BÜYÜMESİ
ABD Hükümeti Başkan Franklin Roosevelt yönetiminden
başlayarak büyük ölçüde büyüdü.
Roosevelt'in Yeni Düzeni'nde, Büyük Bunalım'ın
yarattığı işsizliğe ve sıkıntılara son
verme çabası nedeniyle pek çok yeni federal program
yaratıldı ve var olanların çoğu da yaygınlaştırıldı.
Birleşik Devletler'in İkinci Dünya Savaşı
sırasında ve sonrasında dünyanın en önemli askeri
gücü olarak yükselmesi de hükümetin büyümesini
besledi.
Savaş sonrası dönemde kentsel ve banliyö yerleşim
bölgelerinin büyümesi de kamu hizmetlerinin
yayılmasına olanak sağladı. Eğitim konusunda daha
yaygın beklentilerin başlaması hükümetin okullara ve
üniversitelere önemli yatırımlar yapmasına yol
açtı. Bilimsel ve teknolojik ilerlemelere yönelik muazzam bir
ulusal baskı 1960'larda yeni kuruluşlar yarattı ve uzay
araştırmalarından sağlık konularına kadar
yayılan bir alanda büyük kamu yatırımlarına
girişilmesini gerektirdi. Çok sayıda Amerikalının
XX. Yüzyıl'ın başlarında var olmayan sağlık
ve emeklilik programlarına gittikçe daha fazla
bağımlı duruma gelmeleri de federal harcamaları
büyük ölçüde arttırdı.
Pek çok Amerikalının Washington'daki federal
hükümetin kontrolsüz ölçüde
şiştiğini düşünmelerine karşın istihdam
istatistikleri bunun böyle olmadığını
göstermektedir. Hükümette çalışanların
sayısı büyük ölçüde artmışsa da
bu daha çok eyaletlerde ve yerel düzeyde olmuştur.
1960–1990 arasında eyalet hükümetlerinde ve yerel
yönetimlerde çalışanların sayısı 6,4
milyondan 15,2 milyona yükselirken, federal hükümetteki sivil
görevli sayısı 2,4 milyondan sadece 3 milyona
çıkmıştır.
Federal işgücü azaltmalar sonunda 1998'de 2,7 milyona
düşmüş, fakat eyalet hükümetleri ve yerel
yönetimlerin çalıştırdığı
görevli sayısı 1998'de yaklaşık 16 milyon olmuş
ve anılan azaltma düzeyini çok aşmıştır.
(Birleşik Devletler'in Vietnam savaşıyla
uğraştığı sırada askerde olan
Amerikalıların sayısı 1968'de yaklaşık 3,6
milyona erişmiş ve bu sayı 1998'de 1,4 milyona inmiştir.)
Hükümetin sağladığı yaygın hizmetlere
yönelik ödemelerin yapılabilmesi için gittikçe
artan vergi yükü, Amerikalıların "büyük
hükümet" karşısındaki genel
hoşnutsuzluğu ve kamu görevlisi sendikalarının
yoğunlaşan gücü nedeniyle 1970'lerde, 1980'lerde ve
1990'larda çok sayıda politika yapıcısı, gerekli
hizmetleri sağlayacak en etkin kurumun hükümet olup olmadığını
sorgulamaya başladı. Hükümetin belirli görevlerinin
özel sektöre devredilmesi yöntemini tanımlamak için
"özelleştirme" deyimi ortaya atıldı ve dünya
çapında hızla kabul gördü.
Birleşik Devletler'de özelleştirme özellikle belediyelerde
ve bölgesel düzeyde görüldü. New York’ta New
York, California'da Los Angeles, Pennsylvania'da Philadelphia, Texas'ta Dallas
ve Arizona'da Phoenix gibi büyük ABD kentlerinde, sokak
lambalarının onarımından katı atıkların
toplanmasına ve bilgi işlemden hapishanelerin yönetilmesine
kadar değişen ve önceleri doğrudan belediyelerin
kendilerinin yaptıkları pek çok çalışma
özel şirketlere ya da kar amacı gütmeyen diğer
kuruluşlara verilmeye başlandı. Bu arada bazı federal
kuruluşlar da özel teşebbüs gibi çalışma
yolunu seçti; sözgelimi Birleşik Devletler Posta Servisi
faaliyetlerini yürütmek için genel vergilere değil kendi
gelir kaynaklarına başvurur.
Bunlara karşın kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi hala
çok çelişkili bir konu oluşturmaktadır.
Yandaşları, özelleştirmenin maliyeti
düşürdüğü ve özel sektörün
üretkenliğini arttırdığı konusunda ısrar
ederken, diğerleri aksini savunmakta, müteahhitlerin kar elde etmek
istediklerini ve pek de üretken olmadıklarını ileri
sürmektedirler.
Kamu sektöründeki sendikalar doğal olarak özelleştirmelerin
pek çoğuna hararetle karşı çıkmakta ve
müteahhitlerin ihaleyi kazanmak için çok
düşük teklif verdikten sonra maliyeti önemli
ölçüde arttırdıklarını kanıtlayan
belirli örnekler bulunduğunu ileri sürmektedirler.
Yandaşları ise, özelleştirme rekabete yol açarsa
etkinliğin de artacağını savunmaktadırlar. Belirli
durumlarda özelleştirme tehdidi yerel hükümet
çalışanlarını daha etkin olmaya bile teşvik
edebilir.
Düzenlemelere, hükümet harcamalarına ve sosyal yardım
reformuna ilişkin tartışmaların açıkça
gösterdiği gibi hükümetin ülke ekonomisindeki uygun
rolü, Birleşik Devletler'in
bağımsızlığına kavuşmasından 200
yıl sonra bile büyük bir anlaşmazlık konusu
olmayı sürdürmektedir.
AMERİKAN EKONOMİSİNİN TARİHİ
Modern Amerikan ekonomisinin kökleri Avrupalı
yerleşimcilerin ekonomik kazanım elde etmeye
çabaladıkları XVI. - XVII. ve XVIII. Yüzyıllara
uzanır. Yeni Dünya bundan sonra sınırlı
ölçüde başarılı bir koloni ekonomisinden
küçük ve bağımsız bir çiftlik ekonomisine
ve giderek de çok karmaşık bir endüstri ekonomisine
dönüştü. Birleşik Devletler bu evrim
sırasında büyümesine ayak uyduracak daha da
karmaşık kurumlar geliştirdi. Hükümetin ekonomideki
rolü ise her dönemde görülmekle birlikte genelde
arttı.
Kuzey Amerika'nın ilk yerleşimcileri Amerika Yerlileriydi. Bu
halkın günümüzde Bering Boğazı'nın
bulunduğu bölgedeki bir kara köprüsünden
geçerek 20.000 yıl önce Asya'dan Amerika'ya geldikleri
sanılmaktadır. (Amerika'ya ilk ayak basan Avrupalı
kâşifler Hindistan'a geldiklerini düşündükleri
için yanlışlıkla bu halka "Hintliler"
demişlerdi.)
Bahis konusu yerli halk bazen kabileler ve bazen da kabile
konfederasyonları halinde örgütlenmişti. Kendi
aralarında ticaret yaptıkları halde diğer kıtalardaki
halklarla ve hatta Avrupalı yerleşimciler gelinceye kadar Güney
Amerika'daki yerli halkla bile pek az temasları bulunuyordu.
Geliştirdikleri ekonomik sistem ise onların topraklarına
sonradan yerleşen Avrupalılar tarafından yok edilmiştir.
Amerika'yı ilk "keşfeden" Avrupalılar Vikinglerdi;
fakat 1000 yılında gerçekleşen bu olay büyük
ölçüde gözden kaçtı. O günlerde Avrupa
toplumunun en büyük kesimi hala tarıma ve toprak mülkiyetine
bağlı bulunmaktaydı. Ticaret, Kuzey Amerika'nın daha
çok araştırılmasını ve orada yerleşilmesini
teşvik edecek oranda önem kazanmamıştı.
İspanya bayrağı altında denizcilik yapan bir İtalyan
olan Kristof Kolomb Asya'ya ulaşan bir güneybatı geçidi
bulmaya çıktı ve 1492'de bir "Yeni Dünya"
keşfetti. Bunu izleyen 100 yıl boyunca Avrupa'dan yola çıkan
İngiliz, İspanyol, Portekizli, Hollandalı ve Fransız
kâşifler altın, zenginlik, onur ve zafer peşinde Yeni
Dünya'ya doğru yelken açtılar.
Buna karşın Kuzey Amerika'nın vahşi bölgeleri ilk
gelen kâşiflere pek az altın ve ondan da az zafer sunduğu
için çoğu orada kalmadı. Kuzey Amerika'ya
yerleşenler daha sonraki yıllarda gelenlerdi. Bir gurup İngiliz
1607'de, daha sonra Birleşik Devletler olacak olan ilk kalıcı
yerleşim birimini kurdular. Adı Jamestown olan bu birim
günümüzdeki Virginia eyaleti topraklarında bulunuyordu.
KOLONİLEŞTİRME
İlk yerleşimcilerin yeni bir vatan aramalarına yol açan
çeşitli nedenleri vardı. Massachusetts'e yerleşen
"Pilgrim"ler dinsel baskıdan kaçmak isteyen dindar ve
soğukkanlı İngilizlerdi. Virginia benzeri diğer kolonilerse
temelde ticaret girişimleri olarak kurulmuştu; ancak, çok kez
dindarlıkla ticari çıkar el ele yürüyordu.
İngiltere'nin daha sonra Birleşik Devletler olacak olan kolonileri
kurup yürütmekteki başarısı, büyük
ölçüde, imtiyazlı şirketler kullanmasından kaynaklanıyordu.
İmtiyazlı şirketler, ekonomik kazanım peşinde olan ve
belki de İngiltere'nin ulusal amaçlarını
gerçekleştirmek isteyen hissedar (genellikle tüccarlar ve
zengin toprak sahipleri) guruplarıydı.
Şirketlerin özel sektör tarafından finanse edilmesine
karşılık Kral her projeye ekonomik hakların yanı
sıra siyasal yetkiler ve yargı yetkileri tanıyan bir imtiyaz ya
da bağış veriyordu. Buna karşın koloniler genelde
hemen kar sağlayamadıkları için İngiliz
yatırımcılar çok kez imtiyazlarını
yerleşimcilere devrettiler. O günlerde pek
anlaşılmamıştı ama bunun siyasal sonuçları
çok büyük oldu. Koloniciler kendi yaşamlarını,
kendi toplumlarını ve kendi ekonomilerini kurmaya bırakıldılar;
bu gerçekte yeni bir ulusun temellerinin atılması
anlamına geliyordu.
İlk kolonilerin zenginliği tuzakla kürk hayvanı yakalamaya
ve kürk ticaretine dayanıyordu. Massachusetts'te
balıkçılık ta temel bir zenginlik
kaynağıydı. Buna karşın, kolonilerdeki halk genelde
küçük çiftliklerde yaşıyor ve kendi kendine
yeterli oluyordu. Birkaç küçük kentte ve North
Carolina, South Carolina ve Virginia'daki büyük çiftliklerde
temel gereksinim mallarının bir kesimi ve lüks maddelerin hemen
hepsi tütün, pirinç ve çivit
karşılığında ithal ediliyordu.
Koloniler büyüdükçe destek endüstrileri gelişmeye
başladı. Çeşitli bıçkı evleri ve
tahıl değirmenleri ortaya çıktı. Koloniciler
önceleri balıkçı tekneleri ve sonradan da ticaret
tekneleri yapmak için tersaneler kurdular. Küçük demir
döküm atölyeleri de açtılar. XVIII.
Yüzyıl'a gelindiğinde bölgesel ekonominin biçimi
ortaya çıkmıştı; New England kolonileri
gönenç yaratmak için gemi yapımına ve
denizciliğe dayanıyordu; Maryland, Virginia ve Carolinalar'da ki
çoğunlukla köle çalıştırılan
büyük çiftliklerde pamuk, pirinç ve çivit
üretiliyordu; New York, Pennsylvania, New Jersey ve Delaware'deki orta
koloniler de deniz yoluyla mal ve kürk
taşımacılığı yapıyorlardı. Köleler
dışındaki bireylerin yaşam standartları yüksekti;
gerçekten de İngiltere'dekini bile aşıyordu. İngiliz
yatırımcılar çekilmiş oldukları için
meydan koloniciler arasındaki müteşebbislere
kalmıştı.
1770'e gelindiğinde Kuzey Amerika kolonileri, hem ekonomik hem de siyasal
açıdan I. James döneminden beri (1603–1625)
İngiltere politikasına egemen olmuş bulunan ve giderek
yükselen özyönetim akımının bir
parçası konumuna gelmeye hazırlardı. İngiltere ile
aralarında vergileme konusunda ve diğer başka alanlarda
anlaşmazlıklar çıktı; Amerikalılar İngiliz
vergilerinde ve yasal düzenlemelerinde özyönetim taleplerini
karşılayacak biçimde değişiklik yapılacağını
umuyorlardı. İngiliz hükümetiyle olan
sürtüşmelerin onlarla genel savaşa ve kolonilerin
bağımsızlığına yol
açacağını pek az kişi
düşünüyordu.
XVII. ve XVIII. Yüzyıllarda İngiltere'deki siyasal kargaşa
dönemlerinde olduğu gibi Amerikan Devrimi de (1775–1783) hem
ekonomik hem siyasaldı ve İngiliz filozofu John Locke'nin Sivil
Hükümet Üzerine İkinci İnceleme'sinden (1690)
açıkça alınmış olan "vazgeçilmez
yaşam, özgürlük ve mülkiyet hakları"
cümleciğini toplanma çağrısı olarak kullanan
orta sınıf tarafından destekleniyordu.
Nisan 1775'teki bir olay savaşı başlattı. Massachusetts'in
Concord kentindeki bir koloni silah deposunu ele geçirmek isteyen
İngiliz askerleri Koloni milisleriyle çatıştılar.
Kim olduğu bilinmeyen birinin ateş etmesi üzerine sekiz yıl
sürecek bir savaş patladı. Kolonicilerin
çoğunluğunun başlangıçtaki amacı belki
de İngiltere'den siyasal ayrılma değildi; fakat varılan
kesin sonuç bağımsızlık ve yeni bir devletin, yani
Birleşik Devletler'in yaratılması oldu.
YENİ ULUSUN EKONOMİSİ
1787'de kabul edilen ve günümüze kadar yürürlükte
kalan ABD Anayasası pek çok bakımdan yaratıcı bir
dehanın eseridir. Bir ekonomik yasa olarak, Maine'den Georgia'ya ve Atlas
Okyanusu'ndan Mississippi Vadisi'ne uzanan tüm ülkenin
birleşmiş ya da "ortak" bir Pazar oluşturduğu
hükmünü getirmiştir. Eyaletler arası ticarete
hiçbir gümrük resmi ya da vergi uygulanamaz.
Anayasa uyarınca Federal hükümet yabancı ülkelerle
yapılan ve eyaletler arasında yürütülen ticareti
düzenleyebilir, tekdüze iflas yasaları çıkarabilir,
para basabilir ve değerini ayarlayabilir, ağırlık ve
uzunluk ölçüsü birimlerine ilişkin standartlar
koyabilir, postaneler ve anayollar açabilir ve patentler ve telif
haklarını düzenleyen kurallar getirebilir. Yukarıda
değinilen son hüküm, "fikri mülkiyet"in ilk
günlerden başlayarak tanındığını
gösteriyordu ve bu konu XX. Yüzyıl sonlarında yapılan
ticaret görüşmelerinde büyük bir önem kazanacaktı.
Ülkenin Kurucu Ataları'ndan biri ve ilk maliye bakanı olan
Alexander Hamilton, federal hükümetin yeni doğmuş
endüstrilere açık destek sağlayarak ve ithalata koruyucu
gümrük tarifeleri uygulayarak onları beslemeye yönelik bir
ekonomik kalkınma stratejisi uygulanmasını savunuyordu. Ayrıca,
kolonilerin Bağımsızlık Savaşı
sırasında yüklendikleri kamu borçlarını
üstlenmek amacıyla bir ulusal banka yaratılması için
de federal hükümeti zorluyordu. Yeni hükümet Hamilton'un
belirli önerilerine direndiyse de sonuçta gümrük
tarifelerini Amerikan dış politikasının temel bir
öğesi yaptı ve bu tutum yaklaşık XX. Yüzyıl
ortalarına kadar sürdürüldü.
Amerikalı çiftçiler başlangıçta bir ulusal
bankanın yoksullar aleyhine varsıllara hizmet edeceğinden
korktular; fakat ilk Birleşik Devletler Ulusal Bankası 1791'de
kuruldu, 1811'e kadar çalıştı ve o tarihte yerine bir
başka banka oluşturuldu.
Hamilton, Birleşik Devletler'in ekonomik büyümesinin
çeşitlendirilmiş ulaştırma,
imalatçılık ve bankacılık
aracılığıyla sürdürülmesi gerektiğine
inanıyordu. Hamilton'un politikadaki rakibi Thomas Jefferson ise
felsefesini sıradan bireylerin siyasal ve ekonomik zulme karşı
korunmasına dayandırmıştı. Özellikle
küçük çiftçileri "en değerli
vatandaşlar" olarak övüyordu. Jefferson 1801'de başkan
oldu (1801–1809) ve merkeziyetçilikten daha çok
arındırılmış bir tarım politikası uygulamaya
yöneldi.
GÜNEYE VE BATIYA İLERLEYİŞ
Güney'de başlangıçta önemsiz bir ürün olan
pamuk Eli Whitney'in 1793'te çırçır makinesini
(pamuğu tohumlarından ve diğer yabancı maddelerden
ayıklayan makine) icat etmesi üzerine büyük bir
gelişme gösterdi. Güneydeki büyük çiftlik
sahipleri, sık sık daha batıya giden küçük
çiftçilerin topraklarını satın aldılar.
Köle işçilerin emeğiyle beslenen büyük
çiftlikler kısa zamanda belirli aileleri pek çok
zenginleştirdi.
Bununla birlikte, batıya gidenler sadece güneyliler değildi. Bazen
Doğu'daki köyler bir tüm olarak bölgeden
ayrılıyor ve Orta batı’nın daha verimli
çiftlik arazilerinde yeni yerleşim birimleri kuruyordu. Batıya
göçenler çok kez bağımsızlığa
sıkı sıkıya bağlı bulunan ve her tür
hükümet denetimine ya da müdahalesine güçlü bir
biçimde karşı çıkan kişiler olarak
tanımlanmalarına karşın gerçekte
hükümetten dolaylı ya da dolaysız pek çok
yardım sağlamışlardır. Hükümet
tarafından yapılan Cumberland Pike yolu (1818) ve Erie Kanalı
(1825) gibi ulusal kara ve suyolları yeni yerleşimcilerin batıya
göç etmelerinde ve daha sonra da batının tarımsal
ürünlerinin pazarlara taşınmasında yardımcı
olmuştur.
Andrew Jackson 1829'da başkanlığa gelince pek çok yoksul
ve varlıklı Amerikalı onu ideal edindi; çünkü o
da yerleşime yeni açılan sınır bölgesinde
ağaçtan yapılmış bir kulübede yaşama
başlamıştı. Başkan Jackson (1829–1837),
Hamilton'un Ulusal Banka'sının Doğu'nun yerleşmiş
çıkarlarını Batı'nınkilere tercih ettiğine
inandığı için bir ardılının
kurulmasına karşı çıktı. Jackson ikinci bir
dönem için seçilince, Banka'nın görev
süresini yenilemek istemedi ve Kongre de onu destekledi. Bu
davranışları ülkenin parasal sistemine karşı
güveni sarstı ve 1834 ve 1837'de önemli ticari paniklere yol
açtı.
Ekonomik sarsıntılar XIX. yüzyıl süresince ABD
ekonomisinde yaşanan hızlı büyümeyi engellemedi. Yeni
icatlar ve sermaye yatırımları yeni endüstriler
kurulmasına ve ekonomik büyümeye yol açtı.
Ulaştırma geliştikçe sürekli olarak yeni pazarlar
açıldı. Buharlı gemiler nehir trafiğinin daha
hızlı ve daha ucuz olmasını sağladı; fakat
demiryollarının geliştirilmesi daha da büyük bir etki
yarattı ve geniş arazi bölümleri kullanıma
açıldı. Kanallar ve karayolları gibi
demiryollarının ilk kuruluş günlerinde de arazi
bağışı biçiminde önemli hükümet
yardımları yapıldı. Buna karşın, diğer
ulaştırma biçimlerinin aksine, demiryolları
büyük ölçüde yerel ve Avrupa kaynaklı özel
yatırımları da çekti.
Bu heyecan dolu günlerde çabuk zengin olma düzenleri
bollaştı. Borsa fırsatçıları bir gecede
hazineler kazandılar; buna karşılık çok kişi de
tüm tasarruflarını yitirdi. Bunlara karşın, uzak
görüşlülüğün ve yabancı
yatırımların bir araya gelmesi, altın yataklarının
bulunması ve Amerikan halkının ve kişisel zenginliğin
büyük katkısı sonucu ülkede yaygın bir demiryolu
sistemi kurulabildi ve bu da endüstrileşme için temel
oluşturdu.
ENDÜSTRİYEL BÜYÜME
Endüstri Devrimi XVIII. Yüzyıl'ın sonlarında ve XIX.
Yüzyıl'ın başlarında Avrupa'da oluştu ve
hızla Birleşik Devletler'e yayıldı. 1860'ta Abraham Lincoln
başkan seçildiğinde ülke nüfusunun yüzde
16'sı kentlerde yaşmakta ve ulusal gelirin üçte biri
imalattan sağlanmaktaydı. Kentleşmiş endüstri genelde
Kuzey Doğu'da toplanmıştı; pamuklu bez üretimi
önde gelen endüstriydi, ayakkabı, yünlü giysi ve
makine üretimi de yayılmaktaydı. İşçilerin
çoğunluğunu göçmenler oluşturuyordu.
1845–1855 arasında Avrupa'dan yılda yaklaşık 300.000
göçmen geliyordu. Bunların çoğu yoksul
kişilerdi; Doğu kentlerinde ve çok kez de ülkeye
varış limanlarında yerleşmişlerdi.
Buna karşılık Güney tarım bölgesi olmayı
sürdürdü; sermaye ve endüstri ürünleri
için de Kuzey'e bağlı kaldı. Güney'in, köle
kullanımını da içeren, ekonomik
çıkarları ancak siyasal güç tarafından ve
Güney federal hükümeti kontrol ettiği sürece
korunabilirdi.1856'da kurulmuş olan Cumhuriyetçi Parti
endüstrileşmiş Kuzey'i temsil ediyordu. 1860'ta
Cumhuriyetçiler ve başkan adayları olan Lincoln köle
kullanılmasından pek söz etmiyorlar, ama ekonomik politika
konusunda çok açık konuşuyorlardı. 1861'de bir
koruyucu gümrük tarifesi kabul ettirmeyi başardılar.
1862'de ilk Büyük Okyanus demiryolunu kurma imtiyazı verildi.
1863 ve 1864'te bir ulusal banka yasası taslağı
hazırlandı.
ABD İç Savaş'ında (1861 – 1865) Kuzey'in zafer
kazanması ile ülkenin ve ekonomi politikasının
geleceği kesinleşmiş oldu. Köle işgücüne
dayalı sistem kaldırıldı ve Güney'deki büyük
pamuk çiftlikleri daha az kar getirir oldular. Savaş gereksinimleri
nedeniyle hızla gelişmiş olan Kuzey endüstrisi ilerlemesini
sürdürdü. Endüstriciler ülkenin toplumsal ve siyasal
faaliyetleri de içeren yaşamının pek çok kesiminde
egemen olmaya başladılar. Güney'in, 70 yıl sonra
çevrilecek film klasiği Rüzgâr Gibi Geçti'de
duygusal biçimde dile getirilecek olan, büyük çiftlik
aristokrasisi ortadan kalktı.
İCATLAR, KALKINMA VE BÜYÜK İŞ ADAMLARI
İç Savaş'ı izleyen hızlı ekonomik gelişme
modern ABD endüstriyel ekonomisinin temellerini oluşturdu. Bir yeni
keşifler ve icatlar patlaması görüldü ve bu olgu
yarattığı derin değişiklikler nedeniyle
bazıları tarafından "ikinci bir endüstri devrimi"
olarak tanımlandı. Batı Pennsylvania'da petrol keşfedildi.
Yazı makinesi geliştirildi. Soğutmalı demiryolu
vagonları kullanıma girdi. Telefon, gramofon ve elektrik ampulü
icat edildi. XX. Yüzyıl'ın ilk yıllarında at
arabalarının yerini otomobiller aldı ve uçakla yolculuk
başladı.
Anılan başarılara koşut olarak ülkenin
endüstriyel alt yapısı da geliştirilmeye
başlandı. Appalachian Dağları'nda kuzeyde Pennsylvania'dan
güneyde Kentucky'e kadar uzanan bölgede zengin kömür
yatakları bulundu. Orta Batı'nın kuzeyinde Superior
Gölü bölgesinde büyük demir madenleri
açıldı. Bu iki önemli ham maddenin bir araya
getirilebildiği yerlerde çelik üreten fabrikalar
geliştirildi. Açılan büyük bakır ve
gümüş madenlerini kurşun madenleri ve çimento
fabrikaları izledi.
Endüstri büyüdükçe seri imalat yöntemleri
geliştirildi. Frederick W. Taylor, bilimsel yöneticilik konusunda
öncü oldu; her işçinin işlevini özenli bir
biçimde belirledi; onların çalışmalarıyla
ilgili yeni ve daha etkin yöntemler yarattı. Gerçek seri
imalat fikrini Henry Ford geliştirdi ve 1913'te, her işçinin
tek bir basit işlem yapacağı hareketli otomobil montaj
bandını kurdu. Çok uzak görüşlü
olduğu daha sonra anlaşılan bir atılım yapan Ford,
işçilerine günde 5 dolar gibi pek cömert bir ücret
önerdi ve böylelikle işçilerin çoğu
ürettikleri otomobillerin aynı zamanda müşterisi haline
geldiler ve endüstrinin yayılmasına yardım
sağladılar.
XIX. Yüzyıl'ın ikinci yarısının
"Parıltılı Çağ"ı büyük
iş adamlarının ortaya çıktığı
dönemdi. Pek çok Amerikalı büyük parasal imparatorluklar
kuran bu iş adamlarını ideal olarak algıladı. Bahis
konusu kişilerin başarısı çok kez, John D.
Rockefeller'in petrolde yaptığı gibi, yeni bir hizmet ya da
ürünün uzun vadedeki gelişme
olasılığını görebilmekte yatıyordu.
Şiddetli bir rekabet içindeydiler ve tek amaçları
parasal başarı ve güç peşinde koşmaktı. Bu
devler arasında John D.Rockefeller ve Ford'a ek olarak, demiryolu
işletmeciliğiyle zengin olan Jay Gould, banker J.Pierpont Morgan ve
çelik üretimcisi Andrew Carnegie sayılabilir. Aralarından
bazıları, o günün işletmecilik
anlayışına göre, dürüst kişilerdi; buna
karşın diğer bazıları zenginlik ve güç
elde edebilmek için kuvvete, rüşvete ve hileye
başvurdular. İş çevreleri şu ya da bu şekilde
hükümet üzerinde büyük etki sahibi oldular.
Girişimcilerin belki de en gösterişlisi sayılan Morgan hem
özel hem de iş yaşamında büyüklüğü
kendisine ölçü olarak almıştı. Kendisi ve
dostları kumar oynuyorlar, yatlarda geziyorlar, zengin partiler
düzenliyorlar, saray benzeri evler yapıyorlar ve Avrupa'nın sanat
eserlerini satın alıyorlardı. Buna karşın, Rockefeller
ve Ford gibi kişiler püritenlerinkine benzer özellikler
sergiliyorlardı. Küçük kasaba değerlerini ve
yaşam biçimini sürdürüyorlardı. Sürekli
kiliseye giden kişiler olarak diğer bireyler üzerinde de bir
sorumlulukları olduğuna inanıyorlardı. Kişisel
erdemlerin başarı sağlayabileceğini
düşünüyorlardı; çalışmaya ve tutumlu
olmaya inançları büyüktü. Daha sonra varisleri de
Amerika'daki en büyük insancıl yardım
vakıflarını kurdular.
Avrupa'daki üst düzey aydınların genelde ticareti
aşağılık bir işlev gibi görmelerine
karşılık daha akışkan sınıf
yapısına sahip bir toplum içinde yaşayan
Amerikalıların çoğu para kazanma olgusuna hevesle
sarılıyorlardı. Ticari girişimin riskinden ve verdiği
heyecandan hoşlandıkları kadar ticari başarının
sağlayabileceği yüksek yaşam standartlarını,
gücü ve ünü de seviyorlardı.
Bunlara karşın, her istediğini yapan büyük
girişimciler, Amerikan ekonomisi XX. Yüzyıl'da olgunluğa
eriştikten sonra Amerikalıların ideali olma çekiciliklerini
büyük ölçüde yitirdiler. Önce
demiryollarında daha sonra diğer iş alanlarında anonim
şirketlerin ortaya çıkmasıyla yaşamsal bir
değişim kendini gösterdi. Büyük iş
adamlarının yerini anonim şirketlerin başına
geçen "teknokratlar", yani yüksek ücretli
yöneticiler aldı. Anonim şirketin yükselişine
bağlı olarak işletmelerin gücünü ve etkisini
dengeleyici bir kuvvet hizmeti gören örgütlenmiş
işçi hareketi de gelişti.
1980'lerin ve 1990'ların teknolojik devrimi büyük iş
adamları çağını anımsatan yeni bir
teşebbüs kültürü ortaya çıkardı.
Microsoft'un başı olan Bill Gates bilgisayar
yazılımları düzenleyip satarak muazzam bir servet
oluşturdu. Gates'in büyük karlar sağlayan bir imparatorluk
yaratması nedeniyle, kurduğu şirket 1990'ların sonunda
rakiplerini sindirmek ve tekel yaratmak suçlamasıyla ABD Adalet
Bakanlığı'nın anti tröst dairesi tarafından
mahkemeye verildi. Buna karşın Gates bir insancıl yardım
vakfı da kurdu ve vakıf kısa sürede benzerleri
arasında en büyük olma konumuna erişti.
Günümüzdeki Amerikalı iş çevresi liderlerinin
pek çoğu Gates kadar göze batan bir yaşam
sürdürmemekte, anonim şirketlerin geleceğini onlar
belirlemekte, ancak, bunun yanı sıra insancıl yardım
örgütlerinin ve okulların yönetim kurullarında da
görev yapmaktadırlar. Ulusal ekonominin durumuyla ve Amerika'nın
diğer ülkelerle olan ilişkileriyle ilgilenmekte ve
hükümet yetkilileriyle danışmak için her an
Washington'a gidebilmektedirler. Kuşkusuz hükümeti etkilemekte,
fakat Parıltılı Çağ'daki bazı büyük
iş adamlarının inandığının aksine, onu
kontrol etmemektedirler.
HÜKÜMET MÜDAHALESİ
Amerika tarihinin ilk yıllarında politikadaki liderlerin
çoğunluğu federal hükümetin, ulaştırma
alanı hariç, özel sektöre pek fazla
karışmasında isteksiz davranmışlardır. Genelde
"bırakınız yapsınlar" doktrinini
benimsemişlerdir; anılan doktrin yasaların ve düzenin
korunması dışında hükümetin ekonomiye
müdahale etmesine karşıdır. XIX. Yüzyıl'ın
ikinci yarısında, küçük işletmeler,
çiftlikler ve işçi hareketleri hükümetlerin onlar
adına müdahalesini istemeye başlayınca bu
davranış da değişmeler gösterdi.
Yüzyılın sonlarına doğru hem iş çevreleri
liderlerine hem de Orta Batı ve Batı'daki çiftçilerin
ve işçilerin oldukça köktenci siyasal hareketlerine
kuşkuyla bakan bir orta sınıf gelişti. İlericiler olarak
anılan bu kişiler hükümetin rekabeti ve serbest
teşebbüsü güvence altına almak için iş
yaşamını düzenlenmesinden yanaydılar. Ayrıca,
özel sektördeki yolsuzluklarla da savaştılar.
Kongre 1887'de demiryolu işletmeciliğini düzenleyen bir yasa
(Eyaletler arası Ticaret Yasası) ve 1890'da da, büyük
şirketlerin tek bir endüstriyi kontrol etmesini engelleyen bir yasa
(Sherman Anti tröst Yasası) kabul etti. Ancak, 1900–1920
yılları arasında Cumhuriyetçi Başkan Theodore
Roosevelt (1901–1909), Demokrat Başkan Woodrow Wilson
(1913–1921) ve ilericilere yakınlık duyan diğerleri
iktidara gelinceye kadar bu yasalar kararlı bir biçimde
uygulanmadı. Aralarında günümüzün Eyaletler
arası Ticaret Komisyonu, Gıda ve İlaç İdaresi,
Federal Ticaret Komisyonu da bulunan pek çok düzenleyici
kuruluş bu dönemde yaratıldı.
Ekonomiye hükümet müdahalesi en önemli
yükselişini 1930'ların Yeni Düzen döneminde elde etti.
1929'da sermaye piyasasının çöküşü
ülke tarihindeki en ciddi ekonomik karışıklığı,
yani Büyük Bunalım'ı (1929–1940) yaratmıştı.
Başkan Franklin D.Roosevelt (1933–1945) bu olağanüstü
durumu aşmak amacıyla Yeni Düzen'i başlattı.
Amerika'nın modern ekonomisini belirleyen en önemli yasaların ve
kurumların çoğu Yeni Düzen döneminde
yaratılmıştır. Yeni Düzen yasaları federal hükümetin
yetkisini bankacılık, tarım ve sosyal güvenlik
alanlarına yaydı. Ücretlere ve çalışma
saatlerine ilişkin asgari standartları belirledi ve çelik,
otomobil ve kauçuk ürünleri gibi endüstri
alanlarında işçi sendikalarının
yayılmasında aracı rolü oynadı.
Günümüzde ülkenin modern ekonomisinin işlemesi
için vazgeçilmez sayılan programlar ve daireler
yaratıldı: menkul sermaye borsasını düzenleyen Hisse
Senetleri ve Senet Borsası Komisyonu; banka mevduatını
güvence altına alan Federal Mevduat Sigortası Kurumu; belki de
en önemli kurum sayılan ve yaşlıların
işgücünün bir parçası
çalıştıkları sırada yaptıkları
katkılara dayanarak onlara emekli maaşı sağlayan Sosyal
Güvenlik İdaresi gibi.
Yeni Düzen liderleri iş çevreleriyle hükümet
arasında daha yakın bağlar kurma konusunda belirli bir heves
gösterdiler; fakat bu çabaların bazıları İkinci
Dünya Savaşı'ndan sonra yok oldu. Kısa
ömürlü bir Yeni Düzen programı olan Ulusal Endüstriyel
Güçlenme Yasası ile iş çevresi liderlerinin ve
işçilerin aralarındaki anlaşmazlıkları
hükümetin gözetimi altında çözümlemeye
teşvik edilmelerine ve böylelikle üretkenliğin ve
etkinliğin arttırılmasına
çalışıldı.
Amerika'daki bu işveren-işçi-hükümet
düzenlemelerinde hiçbir zaman Almanya ve İtalya'da
görüldüğü gibi faşizme gidilmediyse de Yeni
Düzen giri