Açık Bono
Bir
kıymetli evrak olan bononun taşıması gereken unsurlardan birisi, kayıtsız
şartsız muayyen bir bedeli ödeme vaadinin bulunmasıdır. Bu nedenle belirli bir
miktar ödeme vaadi taşımayan bonolar geçerli değildir.
Ticari hayatta çeşitli nedenlerle bononun taşıması gereken diğer unsurları
taşıyan, ancak ödeme vaadinin miktar (para) kısmı boş bırakılan bonolar
düzenlenebilmektedir. İşte para kısmı ileride doldurulmak üzere boş bırakılarak
düzenlenen bonolara açık bono denir.
Tarafların anlaşmalarına ve hüküm bağladıkları olayların gerçekleşmesine göre,
açık bononun para kısmı doldurularak şekli unsurları tamamlanmaktadır.
Açık Pozisyon
Vadeli
piyasa işlemlerinde fiyat değişikliğinden zarara uğrayabilecek bir alıcı veya
satıcı açık pozisyondadır. Bir örnek verelim: 7 aralık tarihinde Zürih'te bir
ay vadeli dolar kuru 1,5 frank olsun. Bir kambiyo operatörü, bir ay vade ile 1
milyon dolar satsın. Vade tarihine değin dolar kuru 1,7 franga yükselirse,
kambiyo operatörünün zararı 200 bin frank tutacaktır.
Doların yükselme olasılığını göze alarak 7 Aralık'ta vadeli satış yapan bir
kambiyo operatörü açık pozisyondadır. Dolar kurunun yükselmesine karşı
korunmasızdır. Vadeli satış yaparken bir risk altına girmiştir. Vadeli piyasada
alım veya satım yapanlar, açık pozisyon riskini "hedging" denilen bir
yöntemle önleyebilirler.
Aciyo
Bankaların,
yaptıkları işlemler üzerinden aldıkları faiz. Bankacılık ve borsada önceleri,
madeni paraların itibarı değeriyle gerçek değeri arasındaki fark olarak
tanımlanırdı. Daha sonra bir ticari senedin, üstünde yazılı değeri ile senet
kırdırıldığı takdirde banka tarafından ödenen miktar arasındaki fark olarak ele
alındı. Günümüzde iskonto koşullarıyla eş anlamlıdır; iskonto, posta masrafları
ve komisyon bedelinden oluşur.
Anonim ortaklıkların pay senetlerinde ve tahvillerinde aciyo, pay senetlerinin
ya da tahvillerin ortaklıkça gerçek değerden fazla bir değerle satılmaları
durumunda, gerçek değerle satış fiyatı arasındaki olumlu farktır. İhraç primi
olarak da adlandırılır.
Adi Çek
Çizgili ya
da bloke olmayan çek anlamını taşımaktadır. Adi çek, açık ve basit bir ödeme
emri niteliğinde olup çizgili ya da bloke çeklerden ödeme biçim ve yöntemi
açısından ayrılır. Adi çekin bedeli, ibraz anında karşılığının bulunması
koşuluyla nakden ve hesaben ödenebilir.
Karşılığının olup olmadığının bilinmemesi açısından bloke çekten (bloke çekte
karşılık garanti edilmiştir), hem nakden ve hem de hesaben ödenebilmesinden
dolayı da çizgili çekten (çizgili çek yalnızca hesaben ödenir) faklıdır.
Adi Hisse Senedi
Yasada
kullanılan bir terim olmayıp, uygulamada imtiyazlı (ayrıcalıklı) hisselerin
karşısında yer alan payları ifade etmek üzere benimsenmiş bir kavramdır.
Ticaret Kanunu'nun 401. maddesinde, esas sözleşme ile bazı tür hisse
senetlerine kr payına ya da tasfiye artığına katılma gibi "sair"
hususlarda ayrıcalık tanınabileceği kabul edilmiştir.
Gerçekten de anonim ortaklıkta bazı paylar sahiplerine diğerlerine oranla daha
fazla oy hakkı verebilir ya da örneğin, ortaklık tesislerinden yararlanma olanağı
sağlayabilir. İşte bu durumda üstün hak sağlayan paylara imtiyazlı, diğerlerine
adi hisse (payı temsil etmek üzere senet çıkarılmışsa adi hisse senedi) adı
verilir.
Ancak, adi pay-imtiyazlı pay ayrımı bazen yanılgılara yol açabilir. Çünkü bir
anonim ortaklıkta bir grup hisse senedi örneğin, kârdan, diğer grup hisse
senedi ise tasfiye artığından yararlanmada üstün hak sağlıyorsa, artık
ayrıcalıklı hisseden değil, değişik haklar veren pay gruplarından (pay
kategorilerinden) söz etmek doğru olur.
Adi Senet
Resmi bir
makam ya da memur katılmaksızın, taraflarca özel biçimde hazırlanan yazılı
belgelerdir. Adi senetlerde yazı kısmı el ile ya da makine ile hazırlanmış
olabileceği gibi daha önceden basılmış da bulunabilir.
Adi senedin borçlu tarafından imzalanması gerekir. İmza atamayanlar senedi
mühürleyebilecekleri gibi, parmak izi ile de işaretleyebilirler. İspat
açısından adi senede pul yapıştırılması ya da tarih atılması önemli değildir.
Fakat imza ve mühürün senet metninin yazılmasından sonra konulması ve yapılacak
ekler ile kazıntı ve silintilerin ayrıca imzalanarak onaylanması gereklidir.
Aksi takdirde senet geçersiz sayılabilir. (Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, mü
297, 298)
Adi bir senedin geçerliliğine hükmedilebilmesi için, bir belgenin kendisine
izafe olunan kişi tarafından imzalanmış olunması gerekir. Bir kişi senedi
imzalamadığını ileri sürer, yani imzasını inkâr ederse, aksini ispat etmek
diğer tarafa düşer. Yargıç kararını verirken gerekirse tarafları da dinler ve
imzasını inkâr edenle karşılaştırma yapabilmek amacı ile yazı yazdırabilir.
Bunlardan da bir sonuç alamazsa bilirkişi incelemesi yaptırabilir ve tanık
dinleyebilir.
Bir senedin imzası ikrar (kabul) olunmuş ya da mahkeme tarafından ilgili kişiye
ait olduğu saptanmışsa, bu artık onu imzalayan ile "külli halefi"
hakkında hüküm ifade eder; üçüncü kişilere karşıysa hüküm doğurmaz.
Bir senet kendisine ibraz olunan noter ya da diğer bir yetkili memur tarafından
onaylanmışsa ibraz tarihi ya da imza edenlerden birinin ölümü tarihi veya imza etmesine
engel olan olayın gerçekleşme tarihi veya o senedin resmi bir işleme esas
alındığı tarih, üçüncü kişiler hakkında da hüküm ifade eder.
Bu tür senetlerde, sözü edilen diğer senetlerin tarihleri üçüncü kişiler
hakkında ancak son senet tarihinin onaylanmış sayıldığı tarihten itibaren
hesaplanır. Fakat ibrayı ve kabzı gerektiren adi senetlerle tüccarların ticari
işlemleri hakkındaki senetlerin, yukarıdaki usule göre resmiyet kazanmamış
olması durumunda bile üçüncü kişilere karşı geçerli sayılacağı kabul
edilmiştir. Bununla beraber bunun aksi ispat olunabilir. (Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu, m.300)
Agroekonomi
Fransızca'dan
dilimize geçen kavram, agro ve economie sözcüklerinin birleşmesinden doğmuştur.
Agro sözcüğü, "tarım bilimi" anlamına gelen agronomienin kısaltılmış
şeklidir.
Agroekonomi, ekonomi biliminin tarım alanına uygulanmasıyla ortaya çıkmış bir
bilim dalıdır. Türkiye'de iktisat fakültelerinde ve ekonomi bölümlerinde
bağımsız Tarım Ekonomisi ya da Tarımsal Ekonomi dersleri, programlarda yer
almaktadır.
Tarımsal üretim ve dağıtımın dünya düzeyindeki dengesizliğinin sürmesi,
agroekonomi alanındaki çalışmalara ilginin giderek artmasına yol açmaktadır. Bu
alandaki bilimsel çalışmalar, disiplinler arası yakınlaşmayı ve işbirliğini
zorunlu kılmaktadır.
Ajur
Dilimize
Fransızca'dan geçen bu terim, günü gününe, hazır, gecikmesiz anlamına gelir.
Ajur, bir terim olarak, muhasebe açısından günlük işlerin yapıldığını ve
bitirildiğini, kayıtların günü gününe defterlere geçirilmiş olduğunu ifade
eder. "Defterimiz ajur", "kayıtlarımız ajur" ifadelerinde
olduğu gibi.
Akreditif
İhraç
edilen malların bedelleri genellikle akreditif denilen kredi mektupları
aracılığıyla yapılır. İthalatçı firma, kendi bankasına emir vererek, almayı
kararlaştırdığı malın karşılığını, ihraç eden firmanın bankasına bir ödemeyi
taahhüt ettiğini bildirir. İşte bu taahhütün yapıldığı belgeye
"akreditif" ya da "kredi mektubu" denir.
Bu şekilde ihracatçı firma malı ihraç ettikten sonra, ödemenin yapılacağını
garanti etmiş olur. Kredi mektubunda, ihraç edilecek (ithal edilecek) malların
özellikleri ve diğer koşullar da esasa bağlanabilir. Örneğin, ihraç sırasında
hazırlanacak ve ithalatçı firmaya gönderilecek menşe şahadetnamesi, ambalaj
şekli, malın kaç partide ve hangi aralıklarda gönderileceği kredi mektubunda
belirtilebilir.
Bu durumda kendi bankası, belirtilen hususlara uymaması halinde, ödemenin
garanti edilemeyeceğini belirterek ihracatçıyı uyarır. İhracatçı, malı ihraç
ettikten sonra, akreditifte belirtilen hususları yerine getirdiğini kendi
bankasına belgeler. Banka bunları ithalatçının bankasına ulaştırır. Bu şekilde
uyuşma sağlandıktan sonra kredi mektubunda yazılı karşılık satıcının bankasına
transfer edilerek ödeme gerçekleştirilir.
Akredif geri çevrilebilir (kabili rücu) ya da geri çevrilmeyen (gayri kabili
rücu) olmak üzere iki şekilde açılabilir. Geri çevrilebilen akreditif türünde,
ihracatçı firmaya herhangi bir uyarıda bulunulmaksızın açılan kredinin
durdurulabileceği ya da koşullarının değiştirilebileceği taraflarca kabul
edilmektedir.
Bu tür akreditif satıcı firmaya yeterli güvence sağlamadığı için fazlaca
benimsenmez. Geri çevrilemeyen mektup türü daha fazla kullanılan türdür. Satıcı
firma belli koşullara uyduğu takdirde mektubun iptal edilemeyeceği ya da
değiştirilemeyeceği taraflarca bilinir.
Alonj
Bir şeyi
uzatmak için yapılan ilavedir. Kambiyo senetlerinin (poliçe, bono, çek) arka
yüzüne yapılacak işlemler için yer kalmadığı zaman, senede uzunlamasına eklenen
kâğıda alonj denmekte ve alonj üzerinde yapılacak her türlü işlem senedin
arkasına yazılmış sayılmaktadır.
Bu terim dilimize Fransızca'daki okunuş şekliyle girmiştir. Kambiyo
senetlerinde cironun alonj üzerinde yapabileceği gibi aval şerhinin de alonj
üzerinde yazılabileceği Türk Ticaret Kanunu'nun 595, 613, 690 ve 730.
maddelerinde öngörülmüştür.
Anatosizm
Eski
Yunanca'daki ana ve tokos sözcüklerinin bileşimidir. Ana
"yineleyen-doğurgan" demektir. Tokos, "faiz"dir. Anatosizm,
"faizin faiz doğurması" anlamındadır.
Anatosizm, faizin hesap dönemi sonunda anaparaya eklenerek işletilmesidir. Bir
başka deyişle, faizin kapitalizasyonudur. Bileşik faiz yönteminin işletilen
paraya uygulanmasıdır.
Ankes
Taahhütleri
karşılamak üzere bulundurulan nakit rezervdir. Türk bankacılık uygulamasında
ankes oranı disponibilite oranından farklı anlamda kullanılmakta ve
disponibilite oranından daha dar bir likidite nispetini ifade etmektedir.
Disponibilite kapsamına kasa mevcutları yanında T.C. Merkez Bankası nezdinde
tutulan serbest tevdiat, Devlet İç İstikraz Tahvilleri, kullanılmamış reeskont
kredileri gibi bazı aktif değerler de dahil olurken ankes durumu daha ziyade
sadece banka kasasındaki nakit imkânı kapsamına almaktadır.
14.1.1970 tarih ve 1211 sayılı T.C. Merkez Bankası Kanunu'nun 40. maddesi
(6.12.1984 tarih, 3098 sayılı Kanun ile değiştirilen şekli) ile bankaların
taahhütlerine karşı bulunduracakları umumi disponibilitenin nitelik ve oranının
gerektiğinde T.C. Merkez Bankası tarafından tespit edilmesi
kararlaştırılmıştır.
Faaliyetteki bankalar tespit edilen oranlara uymak zorundadırlar. Buna
uyulmaması durumunda, T.C. Merkez Bankası, disponibilite oranını eksik tesis
eden bankalara eksik tesis olunan disponibl değerler üzerinden, bu hususta
belirleyeceği esas ve şartlara göre cezai faiz tahakkuk ettirir. "ltın ankesi"
merkez bankalarının emisyona karşılık olarak bulundurdukları kıymetli maden
rezervidir.
Ankonsinyasyon
Malın,
komisyon karşılığında, komisyoncuya ya da tüccara bırakılması anlamına gelir.
Mallar satılıncaya kadar vedia akti hükümleri uygulanır. Malları emanet alan
kimse bunları kendi adına ve malı bırakan kişi hesabına satar. Bazen bir
işletmenin acentesi de, işletme tarafından verilen malları ankonsinyasyon alır
ve hatta bir miktar para da öder. Mallar satılınca hesaplaşılır ve komisyonunu
alır.
İhracat sisteminde, konsinye satışlarda, yani kesin olarak satış yapılmadan
komisyoncuya mal gönderilmesi hallerinde, minimum fiyatın satıcıya garanti
edilmesi aranır. Minumum fiyatla satış fiyatı farkından giderlerin
düşürülmesinden sonra kalan tutar, komisyoncu ile satıcı arasında paylaşılır.
Bundan ötürü bu işlem, "ortak hesap ile satış" şeklinde
nitelendirilir.
Antrepo
Gümrük
vergisine ya da yalnız gümrük kontrolüne tabi malların ülkeye giriş, transit
veya aktarma için beklemesine ve bu bekleme anında belli işlemlerin yapılmasına
izin verilen yerlerdir.
Antrepoya giriş, bir vergi yükümlülüğünü kapsamamaktadır; ayrıca malların
antrepoya girişteki şekil ve niteliğinin korunması zorunluluğu da söz
konusudur. Bu özellikleri nedeniyle antrepo bir gümrük dışı bölge ya da sınırlı
bir serbest yer sayılmaktadır.
Belirli bir gümrük rejiminin uygulama aracı ve yeri olan antrepolar, tüm giriş
mallarına açık tutulur. Ülkemizde de, girişi ve transit geçişi yasak olmayan
yabancı ülkelerin malları antrepo rejiminden yararlanır.
Aracı Kurum
Aracı kurum
isminden de anlaşılabileceği gibi, hisse senedi ticaretinde yatırımcı ve piyasa
arasında bilgi aktarma ve aracılık fonksiyonlarını yerine getirirler. Bu
kapsamda yapabilecekleri sermaye piyasası faaliyetleri;
Sermaye piyasası araçlarının ihraç veya halka arz yoluyla satışına aracılık
Daha önce ihraç edilmiş olan sermaye piyasası araçlarının aracılık amacıyla
alım satımı
Finansal göstergelere, sermaye piyasası araçlarına mal ve kıymetli madenlere
dayalı vadeli işlem sözleşmesi yapılmasına aracılık
Menkul kıymetlerin geri alım veya satım taahhüdü ile alım satımı
Yatırım danışmanlığı
Portföy işletmeciliği veya yöneticiliği.
Arbitraj
Menkul
Kıymetler, kıymetli madenler, para, kıymetli evrak gibi değerlerin, iki piyasa
arasındaki fiyat farklarından yararlanmak amacıyla fiyatların düşük olduğu
yerlerden alınması, fiyatların yüksek olduğu yerlerde satılmasıdır. Ancak,
arbitraj denildiği zaman genellikle kambiyo arbitrajı anlaşılmaktadır.
Kambiyo arbitrajı, çeşitli piyasalarda kote edilen dövizlerin kurları
arasındaki farktan yararlanmak amacıyla yapılan alım-satım işlemidir. Arbitraj
işlemi, genellikle kısa süreli bir işlem olup, bir dövizin bir piyasadan
alınması ile başka bir piyasada satılması arasında geçen zaman dönemi oldukça
kısadır.
Arbitraj işlemi, döviz borçlarının en az maliyetle ödenmesi, alacaklarının ise
en fazla para ile tahsili olanağını sağlar. Arbitraj işlemi ile sağlanan kâr,
çoğunlukla oldukça küçüktür. Bankalar bu tür işlemlere çok rağbet
ettiklerinden, çeşitli piyasaların kurları, arbitraj işlemleri sonucu birbirine
yaklaşmakta, aradaki fark, çoğunlukla ulaşım giderlerini karşılayacak düzeylere
düşmektedir. Bu bakımdan arbitraj işleminden önemli ölçüde kâr sağlanabilmesi,
işlemin büyük ölçeklerde yapılmasına bağlıdır, ancak bu da arbitraj işleminin
riskini artırır.
Dolaysız (Vasıtasız) Arbitraj
İki piyasa arasında karşılıklı olarak ve kendi paraları üzerinden doğrudan
doğruya yapılan arbitraj işlemine "dolaysız arbitraj" denir. Bunu bir
örnekle açıklayalım. 1 İngiliz Sterlininin (Pound) ABD Doları karşısındaki
kuru New Yorkta, 1,8000 ABD Doları, Londrada ise 1,8001 ABD Dolarıdır. Bu
durumda İngiliz Sterlininin ABD Doları karşısındaki fiyatı Londrada, New
Yorktakinden daha yüksektir. Bunun sonucu olarak, New Yorkta dolar satarak
sterlin almak ve Londrada sterlin satarak dolar almak kârlı bir iştir.
New Yorkta sterlin satın alınması bu piyasada dolara karşı sterlinin fiyatını
artıracaktır. Londrada ise, aksi yönde gelişme olarak, sterlinin dolar karşısındaki
fiyatı düşecektir. Bu süre, her iki yerde, iki dövizin fiyatı (kuru) eşitlenene
kadar sürecektir. İki farklı yerde dövizlerin alım ve satım işlemi esas olarak
"düşük al-yüksek sat" ilkesine dayanmaktadır.
Dolaylı (Vasıtalı) Arbitraj
Dolaysız arbitrajda iki olan ülke ve para sayısı dolaylı arbitrajda en az üçe
yükselir. Aynı paranın, değişik yabancı piyasalardaki kurlarının birbirlerinden
farklı olmasından yararlanılarak, başka bir piyasadan alınıp diğer bir piyasada
satılmasıdır.
Örneğin, Amsterdamda İsviçre Frangının şorin cinsinden fiyatı New Yorkta
dolar olarak ifade edilmiş olan fiyatından yüksekse New Yorkta dolar ile
İsviçre Frangı satın almak ve Amsterdamda İsviçre Frangı satarak şorin almak,
daha sonra da şorini satarak dolar almak kârlı olacaktır.
Mekan Arbitrajı
Burada, farklı piyasalarda aynı zamanda mevcut kur farkları arasındaki
farklardan yararlanmak amacıyla arbitraj yapılması söz konusudur. Yukarıda
dolaysız ve dolaylı arbitraja ilişkin olarak verilen örnekler böyledir.
Zaman Arbitrajı
Burada, farklı vadeler için olası marjlar arasındaki farklılıklardan
yararlanmak amacıyla arbitraj yapılması söz konusudur.
Faiz Arbitrajı
Farklı paraların kısa süreli yatırımlarının gelirleri arasındaki
farklılıklardan yararlanmak amacıyla yapılan arbitraj işlemidir. Bu tür
arbitraj da Covered ve Uncovered (spekülatif) olmak üzere ikiye ayrılır.
Serbest piyasa ekonomisinin geçerli olduğu bir dünyada faiz oranları, teorik
olarak bütün dünyada birbirine eşitlenir. Ancak böylesi bir dünya varsayımsal
olduğundan, bir paranın faiz oranı, başka bir paranın faiz oranından yüksek
olabilir. Böylece, parasını daha yüksek faiz oranına sahip paraya yatırmak
isteyenler arbitraj işlemine başvuracaklardır.
Kambiyo kontrol rejiminin uygulandığı ülkelerde arbitraj işlemleri kontrol
rejiminin sıklığına koşut olarak ya yapılamaz ya da çok kısıtlı bir şekilde
yapılır. Ülkemizde bankalar, kendilerine döviz pozisyonu tutma yetkisinin
tanınması ile birlikte arbitraj yapma olanağına sahip olmuşlardır. Bankalarımız
arbitraj işlemlerini ya kendileri için ya da müşterilerinin dış ticaret
işlemleri için gereksinme duydukları döviz türünü sağlamak amacıyla
yapmaktadırlar.
Sermaye Artırımı
Bedelsiz
Sermaye Artırımı
Bedelsiz Sermaye artırımı, şirketlerin kendi iç kaynaklarını (emisyon primi,
yeniden değerleme değer artışı, yedekler, iştirak ve duran varlık satış
karları, temettü) kullanarak yapmış oldukları ve ortaklarından ilave kaynak
talep etmeden bedelsiz olarak hisse senedi dağıttıkları sermaye artırım
türüdür.
Bedelsiz Sermaye artırımı şirkete ek bir finansman kaynağı sağlamamakla beraber
şirketlerin bedelsiz sermaye artırımına gitme nedenleri bulunmaktadır. Başlıca
nedenleri emisyon primi ile iştirak ve duran varlık satış karı kalemlerinden
yapılan sermaye artırımlarının şirkete sağladığı vergi avantajıdır. Bir başka
neden ise şirketlerin enflasyon karşısında erimiş olan sermayeyi güncellemek
amacıyla yapılmak istenmesidir.
Bedelsiz Sermaye artırımında kullanılan Temettü dışındaki kaynaklar birer
Özsermaye kalemi olup, esasında yapılan işlem Özsermaye kalemleri arasında
tutarların yer değiştirmesinden ibarettir.Temettünün Bedelsiz Sermaye
artırımında kullanılması ise şu şekilde olmaktadır; Şirketler'in Genel
Kurulları dönem sonunda elde ettikleri kar'dan dağıtılabilinecek olan kısmından
temettü tutarlarını belirler.
Yine Şirketlerin Genel Kurulları veya Genel Kurulların yetkilendirmesi ile
Yönetim Kurulları bu temettü tutarların bir kısmının veya tamamının nakit
olarak değilde hisse senedi şeklinde bedelsiz olarak sermaye artırımında
kullanabilir.
Rüçhan Hakkı ve Bedelli Sermaye Artırımı
Bedelli Sermaye artırımı, şirketlerin dış kaynaklardan temin etmiş oldukları
yeni kaynaklar karşılığında yani bir bedel karşılığında hisse senedi
dağıttıkları sermaye artırım türüdür. Ortakların Bedelli Sermaye artırımına
katılma hakları da Rüçhan Hakkı olarak adlandırılmaktadır.
Şirketleri Bedelli Sermaye artırımı yapmaya iten başlıca iki neden
bulunmaktadır. Bunlardan ilki, şirketin faaliyet hacminin büyümesine paralel
olarak sermaye ihtiyacının olması. İkincisi ise, yeni yatrırımlar neticesinde
şirketlerin fon ihtiyacı içinde olması ve ihtiyaç duyulan fonların bir kısmının
sermaye artırımı yoluyla temin edilmeye çalışılması.
Bedelli Sermaye artırımı şirkete ek bir finansman kaynağı sağlamaktadır. Bu
kaynak genellikle mevcut ortaklardan temin edilmekle beraber bazı durumlarda da
mevcut ortakların Rüçhan Hakları kısıtlanarak, yeni ortaklara bu imkan primli
olarak kullandırılmaktadır. Böylece yeni ortaklar edinebilen şirketleri bu yola
iten başlıca neden daha fazla fon temin etme ihtiyacıdır.
Bu yolla şirketler normalde 1.000 TRL nominal değere sahip yeni senetleri
mevcut ortaklarına yine 1.000 TRL'den kullandırarak, bir senet karşılığında
böylece 1.000 TRL fon temin edecekken, yeni ortaklara daha yukarı bir fiyattan
senetleri satarak daha fazla fon temin etme olanağını elde etmektedirler.
Yukarıda bahsedildiği gibi şirketler Bedelli Sermaye artırımında genelde 1.000
TRL'lik nominal değere sahip yeni senetleri yine 1.000 TRL karşılığında mevcut
ortaklarına kullandırmakla beraber, bazı zamanlar daha fazla fon ihtiyacı
içinde olan şirketler daha yüksek bir fiyattan Rüçhan Hakkını mevcut
ortaklarına kullandırma yoluna gitmektedir.
Arz-Talep Dengesi
Arz edilen
miktarın talep edilen miktara eşit olması durumuna arz - talep dengesi
denmektedir. Bu eşitliği sağlayan ve farkedilir bir değişme eğilimi göstermeyen
fiyat seviyesine ise denge fiyatı denmektedir. Belli bir fiyattan arz edilen
miktarın aynı fiyattan talep edilen miktarı aşması durumunda ortaya bir arz
fazlası çıkmakta ve bu da fiyat seviyesinin düşmesine neden olmaktadır.
Yine belli bir fiyattan talep edilen mal miktarının arz edilen mal miktarını
aşması durumunda ortaya talep fazlası çıkmakta ve fiyat seviyesinin
yükselmesine neden olmaktadır. Piyasa ekonomisi koşullarının geçerli olduğu bir
ortamda, arz-talep bir araya gelerek piyasa dengelerini oluşturur.
A Grubu Hisse Senetleri
Bazı hisse
senetleri tahvil faizine benzeyen bir dividant garantisi taşır. Şirketin kâr
ettiği yıllarda önceden belirlenen oranda bir kâr payı dağıtılır. Bu kâr payı
dağıtılmadan diğer hisse senetlerine ödemede bulunulmaz. Öncelikli hisse senedi
olarak adlandırılan ve gerek kâr gerekse oy hakkı bakımından
farklılaştırılabilen (A,B,C vb) bu hisse senetlerinin en önemlilerini A Grubu
hisse senetleri oluşturur.
Ticaret hukukunda ana ilke, dağıtılan kâr ne olursa olsun, aynı kategorideki
hisse senedi sahipleri arasındaki eşitliğin bozulmamasıdır. Ancak Türk Ticaret
Kanunu'nun 455/2ü maddesi ana sözleşmede hisse senetlerinin bazılarına öncelik
hakkı tanımaktadır.
Bu hak, senetlerin sahiplerine çoğu kez şirket kârından pay almakta öncelik
tanıdığı gibi bazı durumlarda, diğer gruplardan daha yüksek kâr payı almak
şeklinde de ortaya çıkmaktadır. A grubu hisse senetleri öncelik hakkının
işletme tasfiye payları üzerinde bulunduğu anonim şirketlere bile
rastlanmaktadır.
Banka
Para ve
kredi işlemleri yapan sermaye şirketi. Bankalar, kredi verenlerle (mevduat
sahipleri) alanlar arasında aracılık yaparak nakit sermaye sağlarlar. Bankanın
karı, kredi verdiği paralardan aldığı yüksek faiz ile mevduat sahiplerine
ödediği daha düşük düşük faiz arasındaki farktan doğar. Bankalar, ekonominin
önemli yapı taşlarıdır. Para arz-talebini sağlarlar, halkın küçük tasarruflarını
toplar, büyük fonlar oluşturarak bireysel tasarruflarla karşılanamayacak ölçüde
büyük krediler verebilirler. Böylece yatırıma kaynak sağlanmış olur.
Bankacılık yaklaşık 4000 yıllık bir geçmişe sahiptir. Sümerler döneminde bugün
basit bir banka işlemi olan para bozma işlemlerini yapan kimseler olduğu
bilinmektedir. Günümüzde kullanılan banka sözcüğü Ortaçağ'da ortaya çıkmıştır.
İtalya'da ticaretin yoğun olduğu yerlerde, bir masa üzerinde madeni paraların
ağırlığını tartan, ayarlarına bakan ve para değişimi yapan sarraflar vardı.
Bu sarrafların toplandığı masaya banka ya da banco denirdi. Bugün de çeşitli
dünya dillerinde bu sözcük kullanılmaktadır. Bizim tarihimizde ise bankacılık
geçmişi çok daha kısadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde devlete ait paralarla,
yabancı paralar birlikte kullanılırdı. Bunları değiştirme işlemi ise genellikle
müslüman olmayan azınlıklarca yapılırdı. Sarraf denilen bu kimseler özel banka
işlemlerinin yanısıra, hükümete borç verme ve onun adına tahvil çıkarma
işlerini de yaparlardı. İlk banka, 1847 yılında Galatalı J. Alleon ve T.
Baltazzi tarafından kurulan, ancak bir sene sonra iflas eden Bank-ı Dersaadet
(İstanbul Bankası)dır.
Bilanço
Bir
işletmenin belli bir tarihteki finansal durumunu, yani sahip olduğu varlıkları,
borçlarını ve özvarlığını gösteren bir tablodur. Bilanço, temel muhasebe
eşitliğine (varlıklar = borçlar + özkaynaklar) dayanır.
Bilançonun varlıklar tarafına "aktif", borçlar ve özvarlık tarafına
"pasif" adı da verilir. Bilanço kalemleri çeşitli biçimlerde gruplanabilir.
En yaygın kullanılan gruplamalardan birine göre gerek varlıklar, gerek borçlar
likidite derecelerine (nakte dönüşme çabukluklarına) göre sıralanır. Yaklaşık
bir yıl içerisinde nakte dönüşmesi beklenen varlıklara cari varlıklar ya da
döner varlıklar denir. Kasa, alacak hesapları, stoklar cari varlık
örnekleridir.
Nakte dönüşmesi daha uzun süren alacak varlıklar ise sabit varlıklar ya da
duran varlıklar olarak sınıflanır. Arsa, binalar, makine ve teçhizat,
"duran varlık" örnekleridir. Borçlar da, bilançoda kısa vadeli
(yaklaşık bir yıl içerisinde ödenecek olan) ve uzun vadeli (daha uzun bir
sürede ödenecek olan) borçlar olarak sınıflanır.
İşletmenin sahip olduğu varlıklarla borçları arasındaki farka eşit olan kaynak,
işletme sahiplerinin işletmenin varlıkları üzerindeki hakkını temsil eder.
Özkaynak, işletme sahiplerinin işletmeye para ve/veya mal olarak koyduğu
sermayeden ve dağıtılmamış kârlardan oluşur.
Dağıtılmamış kârlar, genellikle, kâr dağıtımında kullanılabilme ve diğer belli
amaçlara tahsis edilmiş olma durumunu açıkça belirtmek üzere, kanuni,
fevkalade, özel, genel ihtiyatlar gibi gruplara ayrılarak rapor edilir.
Dağıtılmamış kârlar terimi bazen de yalnızca kâr dağıtımında serbestçe
kullanılabilecek kısım için kullanılmaktadır.
Hukuki kurallara (özellikle vergi kanunlarına) uygun olarak hazırlanan
bilançoya "mali bilanço" , muhasebe ilkeleri temel alınarak
işletmenin özelliklerine ve işletme yönetiminin amaçlarına uygun olarak
hazırlanan bilançoya da) "ticari bilanço" denir.
Belli durumlarda finansal tabloların (bilanço ve gelir tablosu) hazırlanmasını
düzenleyen hukuki kurallarla muhasebe ilkeleri arasında uyuşmazlık olabilir.
Bilançoda yer alan varlıkların, çoğu zaman piyasa değerlerini yansıtmadığına
dikkat edilmelidir. Bazı istisnaları olmakla birlikte, muhasebe ilkelerine göre
varlıklar, bilançoda tarihi değeriyle, yani elde edildiklerinde işletme
tarafından katlanılmış olan maliyetleriyle rapor edilir.
Boom
Ekonomik
etkinliklerin en yüksek olduğu dönem. İki boom arası genellikle yedi-sekiz
yıldır. Boom sırasında üretim artmakta, fiyatlar ve ücretler yükselmekte,
işsizlik azalmaktadır. Tam istihdam sağlandıktan sonra artan ücretler ve
fiyatlar, boom'u enflasyoncu bir karaktere sokar.
Birçok sanayileşmiş ülkede, 1892'den 1913'e kadar geçen sürede her yedi-sekiz
yılda bir boom meydana gelmiştir. Bu tarihten sonra savaş sonrası döneme kadar
uzun süreli bir depresyon görülmektedir. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası
uygulanan tam istihdam politikası resesyonların ortadan kalkmasını sağlayamamıştır.
Stockbroker
Müşteri
hesabına menkul değer alıp satan aracıya, "stockbroker" denir.
"Stockbroker", sermaye piyasası sisteminin mali aracılarındandır.
Komisyon karşılığında çalışır. Yeni çıkarılan menkul değerlerin pazarlanmasını
üstelenebilir. Borsa faaliyetiyle ilgili cari hesap açarak müşterisinin
mevduatını kabul edebilir veya ona ikrazda bulunabilir.
Büyüme
Ulusal
ekonomiler de canlılar gibi büyür. Her ülkede nüfus, işgücü, kaynaklar, sermaye
teçhizatı vb. yıldan yıla değişik oranlarda büyümektedir. Üretimi artırmak için
yatırım harcamaları yapıldıkça istihdam seviyesi yükselmekte, sermaye stoku
genişlemekte, işlenmemiş topraklar üretime açılmakta ve sonuç olarak milli
hasıla çoğalmaktadır.
Büyüme sırasında iktisadi unsurlarda meydana gelen değişikliklerin yanında
toplumsal sorunların görünüşü de değişmektedir. Eğitim talebi artmakta,
köylerden şehirlere göç hızlanmakta, sağlık hizmetlerinin gelişmesi gerekmekte,
siyasal yapıda dalgalanmalar meydana gelmektedir.
Bu kadar karmaşık olayın bir arada cereyan ettiği büyüme sürecinde, kesin
sonucu belirtecek ölçünün bulunması çok güçtür. İktisadi unsurların çoğundaki
değişmeleri rakamlandırmak nispeten kolaydır. Oysa toplumsal değişiklikleri
istatistik seriler halinde düzenleyip yorumlamalara gitmek oldukça güçtür.
Rakamlarla ifade edilebilen iktisadi unsurlarda da büyüme sırasında meydana
gelen dalgalanmalar değişik oranlarda olmaktadır. Şu halde sorun, bu çeşitli
iktisadi unsurlardan en iyi gösterge olabilecek birini seçmek ve temel ölçü
olarak kullanmaktır. Uluslararası alanda en yaygın olarak kullanılan ölçü,
üretim hacmi ve milli gelirdir. Yalnız, milli gelir artışının ulusal bir
ekonominin topyekün büyümesini yansıtmadığını, fert başına refah artışına bir
ölçü sayılamayacağını da belirtmek gerekir. Çünkü nüfus artışı, yükselen milli
gelirin bir kısmını yutmaktadır. Şu halde büyümeyi fert başına milli gelir
rakamıyla da ölçmek gerekecektir.
Burada unutulmaması gereken bir nokta, milli gelirdeki artışların büyümenin
sonucunu belirtmekte olmasıdır. Aslında milli gelir endeksinin altında önemli
iktisadi toplumsal ve siyasal olaylar yatmaktadır. Ölçü olarak milli gelir
seviyesi seçildiğine göre, büyümenin tanımı şöyle yapılabilir: İktisadi büyüme,
milli gelirde bir yıldan ötekine meydana gelen artış oranından ibarettir.
Örneğin, bir ülkenin milli geliri 1995 yılında 100 trilyon lira iken 1996
yılında 107 trilyon liraya çıkmışsa büyüme hızı %7'dir. Aynı ülkede yıllık
nüfus artış hızı %3 ise, 1995-1996 arasında fert başına milli gelir %4 artmış
demektir.
Yazı ve konuşma dilinde "büyüme" terimi yerine bazen
"gelişme", "kalkınma" gibi sözcüklerin de kullanıldığı
görülmektedir. Büyüme, gelişme ve kalkınma terimlerinin anlamları arasında fark
görenler bu tutumu hatalı bulmaktadırlar. Bunlara göre büyüme sadece bir gövde
genişlemesini ifade etmekte, gelişme ve kalkınma ise ulusun iktisadi, sosyal ve
siyasal hayatındaki genel gelişimi belirtmektedir.
İktisadi büyüme sorunu özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaygın bir
şekilde ele alınmıştır. Önceleri savaştan zarar görmüş olan Batı ülkelerinin
ekonomilerini yeniden düzenlemeleri için gösterilen çabalar kısa zamanda
gelişmekte olan ülkelere de yönelmiştir. Son yıllarda bu sorunun daha da yoğun
olarak tartışıldığı göze çarpmaktadır. Bununla beraber büyüme sadece bugünün
sorunu değildir.
İktisat biliminin kurulduğu yıllarda, hatta daha önceki dönemlerde bile büyüme
ile ilgili fikirlerin tartışıldığı görülmektedir. Fakat 1950'lere kadar bu
tartışmalar yalnızca gelişmiş ekonomilerin nasıl gelişmiş oldukları ve bundan
böyle bunalımsız nasıl büyüyebilecekleri noktaları üzerinde süregelmişti.
Sonraları az gelişmişlerin büyüme sorunlarının ele alındığı teorik modeller
yaygınlaştı. Günümüzün dinamik dünyasında az gelişmişlerin hızla bünye
değiştirerek gelişen ekonomiler niteliğini kazanmaları sonunda, az gelişmişler
için kurulan modellerin de aynı hızla varsayımlarını ve çerçevelerini
değiştirdikleri göze çarpmaktadır.
Deflasyon
Açık ya da
baskı altında tutulan enflasyon durumlarında, paranın satın alma gücünü stabilize
etmek ya da yükseltmek için uygulanan ekonomik ve mali tedbirlere verilen
addır.
Kredi deflasyonunda reeskont oranının yükseltilmesi, mevduat zorunlu
karşılıklarının yükseltilmesi, kredi kontenjanlarının düşürülmesi ve açık
piyasa işlemlerinin yapıldığı ülkelerde merkez bankasının portföyünde bulunan
kıymetli evrakın piyasaya sürülmesi yoluyla krediyi daraltıcı bir politika
izlenmelidir.
Defter Değeri
İşletmenin
sahip olduğu bir varlığın muhasebe defterlerinde kayıtlı bulunan değerini ifade
eder. Varlıkların çoğu, defterlerde tarihi maliyetleriyle kayıtlı
bulunduğundan, bu varlıkların defter değerleri, onların piyasa değerlerini
yansıtmaz.
Defter değeri kavramıyla ilgili olarak çok sık kullanılan bir terim, "net
defter değeri" dir. Net defter değeri, amortismana tabi bir sabit varlığın
defter değerinden, birikmiş amortismanı çıkarılarak hesaplanır. Bir sabit
varlığın satışından sağlanan kâr ya da zarar, sabit varlığın satışından
sağlanan gelirle, sabit varlığın net defter değeri arasındaki fark olarak belirlenir.
Devalüasyon
Dış dengeyi
sağlamak için başvurulacak yollardan biri de ulusal paranın dış değerinin
düşürülmesidir. Devalüasyonun amacı, ithalatı pahalılandırıp, ihracatı
ucuzlatmak ve böylece döviz girişini çıkışına göre hızlandırmaktır. Dış ödemelerinde
açık veren, yani ihracatı ithalatından az olan ülke, ulusal paranın dış
değerini indirerek ihracatını artırıp ithalatını azaltabilir. Sonuç olarak da
dış denge sağlanır ve açık kapanır.
Devalüasyonun dövizle ifade edilen değer olarak, ihracatı artırıp ithalatı
daraltması için, bazı koşulların varlığı gereklidir. Devalüasyon yapılan ülkede
ihraç malları arzı elastik değilse (yani ihraç malları üretimi ve arzı,
fiyatlar yükselse de kolaylıkla artırılamıyorsa), para ayarlamasının ihracat
artırıcı etkisi doğmaz.
Ülkenin ihraç mallarına olan dış talep elastikliği uygun değilse (yani
yabancılar için söz konusu ülkenin ihraç malları fiyatlarının düşmesi fazla bir
anlam ifade etmiyorsa), ihracat miktar olarak genişlese de, ihracattan elde
edilen dövizde bir artış beklenemez.
Söz konusu ülkenin ithal malları talep elastikliği düşükse (yani ithal malları
zorunlu ihtiyaç malları ise ya da halkın yabancı mallara karşı özel bir güveni,
rağbeti ve tutkusu varsa), fiyatlar yükseldiği zaman ithalat miktar olarak
daralsa da, ithalat için harcanan döviz azalmaz.
Devlet Bütçesi
Normal
devlet gelirlerinin toplam devlet harcamalarına eşit olması demektir. Maliye
biliminde uzun yıllar başlı başına bir amaç olarak benimsenen bütçe dengesinin
sağlanması, daha sonra konjonktürel bütçe kavramının geliştirilmesi ile eski
önemini kaybetmiştir.
Ekonomik dengenin korunması için, klasik anlamda bütçe dengesinden
vazgeçilebileceği düşüncesi ağırlık kazanmıştır. Ekonomik istikrarı
sağlayabilmek için bütçeden yararlanılırken, depresyon yıllarında bütçenin açık
vermesi, enflasyon yıllarında ise bir fazlayla kapanması ile konjonktür devresi
sonunda dengenin sağlanması istenmektedir. Ancak, klasik maliye teorisinin
savunduğu bütçe denkliği ilkesinin doğruluğuna, kamuoyunda ve politikacılar
arasında bugün de genellikle inanılmaktadır.
Karma ekonomilerde, hassas bir denge olan kamu ve özel sektör arasındaki
dengeyi sağlamakta, bütçe denkliği bir araç olarak görülmektedir. Bütçe dengesi
sağlanarak kamu harcamaları artışının önlenebileceği ileri sürülmektedir.
Dividant (Kar Payı)
Anonim
şirketlerde, safi kârdan ve bu amaçla ayrılmış yedek akçelerden ortaklara,
şirkete yatırmış oldukları sermayeyle orantılı bir şekilde nakit olarak ya da
hisse senedi şeklinde dağıtılan paylardır.
Dividant dağıtımı şirket genel kurulunun yetkisi içine girer. Uygulamada anonim
şirket yönetim kurulları, dağıtılmasını önerdikleri kâr payını genel kurula
bildirirler. Genel kurul ise bu öneriyi kabul eder ya da etmez. Şirket ana
sözleşmesinde belirlenmiş kurallar varsa yönetim ve genel kurul bunlara uymak
zorundadır.
İşletmelerin dividant dağıtımı kararı alırken birçok unsuru (sadece kârların
dağıtılabileceği, işletmenin likidite durumu, borçlanma sözleşmelerinin
sınırlamaları, işletmenin yatırımlarının geleceği, ortakların özel vergi
durumları, kârların yıllar itibariyle gösterdiği seyir, dağıtılmayan kârların
vergi durumu ve şirketin halka açık olup olmaması vb) ayrıntılı olarak analiz
etmelerinde yarar vardır.
Kuramsal açıdan dağıtılan dividantların şirketlerin pay senetlerinin pazar
değerlerini etkileyip etkilemediği hususu yukarıda sayılan çok yönlü bir
analize bağlı olduğundan, kesin ve standart bir çözüme ulaşılmamıştır. Bu
nedenle, her durumun kendi özellikleri dikkate alınarak, dividant ödemelerinin pay
senedi pazar değerine etkileri ölçülmelidir.
Ülkemizde dividant ödemelerinin pay senedi pazar değerini etkilediği,
dolayısıyla bunlar arasında yüksek bir korelasyon olduğu görülmektedir. Nitekim
yüksek oranda dividant dağıtan işletmelere ait pay senetleri, sermaye pazarında
yüksek fiyatlara alınıp satılmaktadır.
Döner Sermaye
Devletin
ticari ve sınai nitelikteki iktisadi işletmeleri genellikle özerk bütçeli
olarak yönetilmekteyse de, belirli bir kısmı da genel bütçe içinde
yönetilmektedir. Piyasa malı özelliğinde üretimde de bulunan söz konusu kamu
kuruluşlarına, işçi ve uzman çalıştırmak, malzeme satın almak gibi
ihtiyaçlarını karşılamaları amacıyla döner sermaye tahsis olunabilmektedir.
Genel bütçe içinde idare olunan hastane, mesleki okullar, darphane gibi
kuruluşların belirtilen nitelikteki faaliyetlerinde etkinlik sağlamak için
bunlara döner sermaye verilmektedir. Söz konusu kuruluşlara, genel bütçeden bir
defa için döner sermaye verilmektedir. Bunların mal ve hizmet üretimleri
sonucunda sağladıkları paralar, döner sermayeye gelir olarak kaydedilmektedir.
Bu kuruluşların harcamaları da gene döner sermayeden yapılmaktadır.
Buraya başlangıçta tahsis olunan ödenek, diğer normal ödeneklerde olduğu gibi
yok olmamakta, gelir-gider akımı içinde devamlı olarak kullanılabilmektedir.
Faaliyetleri sonucunda elde ettikleri gelirleri de genel bütçeye değil döner
sermayeye gelir kaydedilmekte, böylece ilgili kamu kurulunca sermayenin tekrar
tekrar kullanılması imkânı doğmaktadır.
Döviz
Yabancı
paralara döviz denilir. Döviz, "efektif" ya da "kaydi"
olabilir. Banknot ve metal sikkeler efektiftir. Çek, poliçe, emre yazılı senet,
havale ve kredi kartları kaydi ödeme araçlarıdır. Transferlerin büyük kısmı
kaydi para ile gerçekleştirilir.
Günümüzde, efektifin uluslararası ödemelerde payı küçük bir orandır. Döviz alım
satımları, kambiyo işlemleridir. Kambiyo işlemleri, vadeli ve vadesiz olarak
ikiye ayrılır. Vadesiz işlemlerde, alım satım yapılan yerin o andaki peşin kuru
uygulanır. Alıcının talebini belirlemesiyle satış akdi ve fiyatı kesinleşir.
Ancak, kambiyo operatörleri arasındaki işlemlerde, satılan döviz, iki iş
gününün geçmesiyle fiilen alıcı emrine girer. Vadeli işlemlerde ise, fiyatı
satış anında kesinleşmiş olan döviz, ileride günü gelince alıcı hesabına geçirilir.
Döviz Dengesi
Bir ülkenin uluslararası ekonomik ilişkilerinde kazandığı dövizlerle harcadığı
dövizlerin denk olmasıdır. Kural olarak döviz dengesi, ülkenin hedef aldığı ya
da daha genel bir deyişle tam istihdamı sürdürecek olan gelişme düzeyinin gerektirdiği
mal ve hizmet ithalatını, kendi mal ve hizmet ihracatından kazandığı dövizle
yapabilmesi durumudur. Ancak bazı koşullarda ithalat gereksinmesi ihracat
geliriyle karşılanamaz. Bu durumda açığın ortaya çıktığı dönemde kısa vadeli
sermaye hareketleriyle (dış kredi) ve/veya döviz rezervlerinin kullanılmasıyla
döviz dengesi sağlanır.
Daha sonraki dönemler için ise, döviz kurunu değiştirerek (devalüasyon) ya da
doğrudan ithal kısıtlamalarına gidilerek ithalat azaltılır ve ihracatın
sağladığı döviz kazançlarına eşitlenerek döviz dengesi sağlanır.
Bu mekanizmanın gelişmekte olan ülkelerde sürekli olarak kurulması güçtür. Bu
ülkelerde döviz açığı yapısal ve kronik bir nitelik kazanmıştır. Bu nedenle
kısa vadede ticari borçlanma ve rezerv kullanımı, uzun vadede de parasal
önlemlerle sürekli bir döviz dengesi sağlanamaz.
İthalatın kısılması ise, kalkınma hızının düşürülmesi, hatta bazı durumlarda
yurt içi üretim kapasitesinin ithal malı girdilere bağlı olan kısmının
kullanılamaması gibi istenmeyecek bazı sonuçlar doğurabilir. Bu durumda, kısa
vadeli borçlanmaların yanı sıra, uzun vadeli dış borçlanmaya da başvurularak
döviz açığı kapanacak ve döviz dengesi sağlanacaktır. Bu nedenle, özellikle
gelişmekte olan ülkelerde, döviz dengesi, ihracat gelirlerinin yanı sıra, dış
kredi kullanımını da kapsayacak şekilde düşünülmektedir.
Döviz Rezervleri
Bir ülkede merkez bankası ve bankalar sisteminde birikmiş olan döviz mevcuduna
döviz rezervi adı verilir.
Durgunluk
Bir
ekonomi, durgunluk içinde bulunduğunda, toplam arz-toplam talep dengesindeki
bozukluk, arza oranla talep eksikliği şeklinde ortaya çıkmakta, diğer bir
deyişle, toplam talep yetersizliğinden meydana gelen bir toplam arz-toplam
talep dengesizliği söz konusu olmaktadır.
Bu durumda milli gelir, eksik istihdam düzeyinde gerçekleşecek, işsizlik
artacak mal ve faktör fiyatlarında genel bir düşme eğilimi gözlemlenecektir.
Buna göre, bir ekonomide durgunlukla mücadele programının, toplam talepteki
yetersizlikleri giderme ve efektif talep düzeyini yükseltme amacına yönelmesi
gerekmektedir. Bu nedenle de maliye politikası yoluyla durgunlukla mücadele
etmek için kamu harcamalarının artırılması ve/veya vergilerin azaltılması yolu
seçilmektedir.
Kamu Harcamaları Politikası
Ekonominin toplam talep düzeyindeki yetersizlikleri gidermek amacıyla, vergi
gelirleri, eski düzeyinde bırakılarak kamu harcamaları artırılabilir. Bu
durumda bir bütçe açığının meydana geleceği ve toplam talepte net bir artış
yaratılmış olacağı açıktır.
Durgunlukla mücadelede kamu harcamaları politikası, ekonominin tam çalışma
düzeyinde dengeye kavuşabilmesi için özel harcamalardaki yetersizliklerin, kamu
harcamaları ile giderilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu tür politika ile milli
gelir düzeyinin düşmesi önlenmiş, özel sektör harcamalarının azalmasına engel
olunmuş ve ekonomideki daraltıcı güçler ortadan kaldırılmaya çalışılarak,
yeniden genişleme süreci içine sokulmuş olacaktır.
Mal ve Hizmet Alımına Yönelen Kamu Harcamaları
Yatırım harcamalarının ve cari harcamaların ekonomi üzerindeki etkisi aynıdır.
Bunlarda yapılacak bir artışın, toplam talebi doğrudan etkilediği için, ekonomi
üzerindeki genişletici etkisi, transfer harcamalarının genişletici etkisinden
daha etkili ve daha kesin olacaktır.
Kamu Transfer Harcamaları
Kişilere yapılması halinde, firmalara yapılmasından daha etkili olmaktadır.
Transfer harcamaları, harcama eğilimleri yüksek kişilere yapılıyorsa, hem
durgunlukla mücadele açısından hem de gelir dağılımında eşitliğin sağlanması
açısından etkin bir çözüm olacaktır.
Ekonomik durgunluk dönemlerinde milli gelirin tam istihdam düzeyine
yükseltilmesi ve işsizliğin giderilmesi için, kamu harcamalarının özellikle
yatırım harcamalarının ve marjinal tüketim eğilimleri yüksek, düşük gelirli
gruplara yapılan transfer harcamalarının artırılması gerekir.
Kamu Gelirleri Politikası
Durgunlukla mücadelede, kamu harcamalarını aynı düzeyde bırakarak vergileri
azaltma yoluna gidilebilmektedir. Bu durumda da yine bir bütçe açığı
yaratılacağı ve bu açığın diğer bir kamu geliri türü olan borçlanma ile kapatılabileceği
açıktır.
Vergi Politikası
Durgunluk dönemlerinde kamu harcamaları politikasının amacı, ekonomide özel
harcamalardaki yetersizliği telafi etmek olduğu halde, vergi indirimlerinin
amacı, kullanılabilir kişisel gelirleri artırmak suretiyle özel tüketim ve
yatırım harcamalarında bir artış sağlamaktır. Bu yolla ekonomik hayattaki
daralmanın önlenmesi ve genişlemenin sağlanması planlanmaktadır.
Durgunlukla mücadelede vergi indirim politikasının etkinliği için verginin
konusunun geniş olması gerekir. Böylece indirimlerden daha çok kişi
yararlanabilecek, kullanılabilir gelirleri artacak, böylece tüketim ve yatırım
mallarına olan talebin artması sağlanacaktır.
Kişisel gelir vergileri ile gider vergileri, bu açıdan etkin vergilerdir.
Servet vergileri ise bu anlamda elverişli bir vergi türü değildir. Durgunlukla
mücadelede, kamu harcamalarını artırmak, vergileri indirmekten daha etkilidir.
Borçlanma Politikası
Kamu harcamalarının artırılması ve/veya vergilerin indirilmesiyle bütçede
meydana gelecek açığın kapatılması, borçlanma ile olacaktır. Ancak durgunluk
dönemlerinde borç yönetimi ile ekonomideki sorunların çözümü, enflasyonist
dönemlere oranla daha kolay olmaktadır. Çünkü, durgunluk dönemlerinde,
ekonomide büyük ölçüde kullanılmayan fonlar bulunmaktadır. Eğer devlet
borçlanma yoluyla bu fonları toplar ve ekonomik hayatın canlanması için
kullanabilirse, ekonomideki daralmayı önleyebilecektir.
Durgunluk dönemlerinde de borçlanmanın kimden yapılacağı önemli bir konudur.
Durgunlukla mücadelede başarılı olabilmek için borçlanmanın, ekonomide özel
harcamalar üzerinde en az etki meydana getirecek şekilde yani toplam talebi en
az azaltıcı şekilde gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Kişilerden Borçlanma
Eğer kişiler, devlete borç verdikleri parayı kullanmayarak, atıl tuttukları
fonlardan karşılıyorlarsa toplam talepte bir azalma olmayacak, aksine devlet,
bu parayı kullandıkça toplam talepte net artışlar sağlanacaktır.
Ancak devlete borç verilen fonlar, kişilerin yatırım ve tüketim harcamalarını
kısmaları yoluyla karşılanıyorsa, başlangıçta toplam talep azalmış olacak, elde
edilen bu fonların devletçe harcanması, tekrar ekonomiye sokulmasıyla toplam
talep, yine borçlanmadan önceki düzeye gelecek ama harcamayı yapan kesim
değişmiş olacaktır. Sonuçta, ekonominin toplam talebinde bir değişiklik meydana
gelmemiş olacaktır.
Ticari Bankalardan Borçlanma
Ticari bankaların portföylerinde, kullanılmayarak, atıl tutulan fonların
borçlanılması ve bunların devlet tarafından ekonomiye aktarılmasıyla
genişletici bir etki yaratacağı açıktır.
Ticari bankaların atıl fonlarından değil de özel kişi ve firmalara sağlanan
kredilerden borçlanıyorsa, bunun talebi artırıcı, ekonomiyi genişletici etkisi
daha az olacaktır.
Merkez Bankası'ndan Borçlanılması
Bütçe açığının Merkez Bankası'ndan borçlanılarak finanse edilmesi durumunda,
toplam talep üzerinde hiçbir azaltıcı etki meydana gelmeyecektir. Çünkü, kamu
harcamaları, para arzı artırılarak karşılanmaktadır. Bu nedenle durgunluk
dönemlerinde bütçe açığını finanse etmenin en etkin yolu Merkez Bankası'ndan
borçlanmaktır.
Durgunluk dönemlerinde, kısa vadeli borçlanmalar tercih edilmelidir.
Genişletici maliye politikası, politikacılar açısından çok cazip olduğu için
uygulama şansı çok yüksektir. Ancak böyle bir politikanın ekonomiyi,
enflasyonist sürece sokma tehlikesi söz konusu olduğundan iyi planlanması
gerekir.
Efektif Döviz Kuru
1970'li
yıllarda yayılan esnek (dalgalı) döviz kuru sistemiyle birlikte kullanımı
yaygınlaşan bir kavramdır. Nominal veya reel olarak hesaplanabilir. Esnek döviz
kurları yaygınlaşınca, çok taraflı kur değişmelerinin ticari rekabet gücü
açısından önemi de artmıştır.
Örneğin, dünya piyasasında doların gidişini değerlendirirken (ikisi de dünyanın
en büyük ticari gücü olduğu için) sadece ABD doları ile F. Almanya markı
arasındaki parite değişmesine bakmak yetmez. Kanada ABD'nin, Fransa da F.
Almanya'nın en büyük ticaret ortağıdır. Bütün bu paralar arasındaki parite
değişmesi önem kazanır. Bunun için döviz kurlarının ticaret payları ile
tartılanarak hesaplanması, efektif döviz kuru kavramının yerleşmesine
götürmüştür.
Bir paranın (ticaret payları ile tartılı olmak üzere) belli başlı diğer paralar
karşısında değerinin değişmesi, hem döviz piyasasındaki hem de ticari rekabet
gücündeki gidişin göstergesidir. Buna, nominal efektif kur denilmektedir.
Ancak, ülkelerin yaşadığı enflasyon oranının farklı olması dolayısıyla, nominal
efektif kur değişmeleri ticari rekabet gücünü göstermekte yetersiz kalır.
Bir ülkenin parası, dünya piyasasında, ancak o ülke ile dış dünya arasındaki
enflasyon farkını telafi edecek oranda değer yitiriyorsa, reel olarak kur aynı
kalmıştır; ticari rekabet gücünde kur değişmesinden kaynaklanan
bir değişme olmamıştır.
Efektif kurlardaki reel azalış veya artış, döviz piyasasındaki ve ticari
rekabet gücündeki durum değişmesinin göstergesi olarak kullanılır. Nominal
değerden reel değere varmak için, döviz kuru, ilgili ülke ile dış dünya
arasındaki enflasyon oranındaki fark için düzeltilir. Ancak, reel kurların
hesaplanmasındaki (kullanılacak fiyat istatistikleri başta olmak üzere) çeşitli
istatistiksel sorunlar vardır. Bunun yanında, ticari rekabet gücünü belirleyen
diğer etkenlerin varlığı da bir gerçektir. Efektif kurların hesaplanmasında iki
ayrı çeşit tartı kullanılabilir:
1 ) Çok taraflı ticaret tartısında, ülkelerin dünya ticaretindeki payı veya
belirli bir bölge ticareti söz konusu ise (sanayileşmiş ülkeler veya B. Avrupa
ülkeleri gibi) buradaki pay söz konusu olur;
2) İki taraflı ticaret tartısıyla her ülkenin birbirleriyle karşılıklı ticaretindeki
payları belirlenir. Genellikle iki taraflı ticaret tartısı birinciye tercih
edilmektedir. Bunun iki nedeni vardır: Birincisi, her ülke piyasasında alıcı ve
satıcıların karşılaştığı yerli ve yabancı fiyatlara olan ortalama döviz kuru
etkilerini yansıtmasıdır; diğeri de, reel kurların hesaplanmasında, fiyat
seviyesi değişmeleri ile döviz kuru değişmelerinin incelenmesine daha uygun
olmasıdır. Buna karşılık, çok taraflı ticaret tartısı, iki ülkenin üçüncü
piyasadaki rekabet gücünü saptamak açısından daha uygun düşmektedir.
Ekonomi Kavramı
Eski
Yunan'da ekonomi sözcüğünün kelime anlamı, bir evin mal varlığını yönetme
sanatıydı. O dönemde ilgi veya etki alanı bir evden ibaret olan ekonomi, bugün
bütün dünyayı ilgilendirmekte ve etkisi altına almaktadır.
Ekonomi, sınırlı kaynakların nasıl kullanılacağını inceleyen sosyal bilim
dalıdır. Tarih boyu ekonomi birçok farklı şekilde tanımlanmıştır. Bu tanımın da
zaman içinde anlamını ve önemini yitireceği bir gerçektir, bunun sebebi
bireylerin ihtiyaçları, üretim biçimleri ve malları, dolayısıyla yaşam
biçimleri değişmekte ve gelişmekte, bu değişme ve gelişme de ekonominin
anlamını ve işlevini insanlığın gelişmesine paralel olarak değiştirmektedir.
Kendisinden önce ekonomi hakkında birçok görüş belirtilse de, klasik ekonomi
geleneğinin 1776'da Adam Smith'le başladığı kabul edilir. Onu bu kadar önemli
yapan, ekonominin literatür analizinden ve ahlaki araştırmasından çok,
işleyişiyle ilgilenmesiydi. A.Smith, 1776'da Ulusların Zenginliği adlı 5
ciltlik bir eser yayınlamış, burada kendinden önce yapılamayan, kapsamlı ve
tutarlı bir iktisadi düzen modeli ortaya koymuştur.
Tarihsel dönemlere bakıldığında, çeşitli ekonomik düzenler görülmektedir. Bu
düzenler, üretim kaynağı, miktarı, yöntemi gibi konularda birbirinden çok
farklı özellikler göstermektedir. Tarihte ekonomik düzenlerde üretim kaynakları
şunlar olmuştur: Toprak, emek, sermaye ve bilgi. Toprağın üretim aracı olduğu
Sanayi Devrimi öncesi dönem, insanların sadece toprağı işleyerek yaşadığı ve
üretimlerinin yegane tarımsal ürünler olduğu dönemdir, bu yüzden toprak kutsal
sayılmış ve savaşların başlıca nedeni olmuştur.
Sanayi Devrimi'yle sanayileşen, makineleşen ve seri üretime geçen insanoğlu,
tarımsal üretim tekelini kırdı. Bu dönemde ekonomik aktörler; insanın kol
gücünü örnek alan makinaların bulunduğu fabrikalar, buralarda çalışan işçiler
ve onları yöneten sermaye sahibi kapitalistlerdi. 20. yüzyılın ikinci
yarısında, teknoloji alanında, özellikle bilgisayar, yaşanan gelişmeler de
günümüzde ekonomik aracın bilgi olmasını sağlamıştır. Bu amaçla ve insan
beynini örnek alarak üretilen bilgisayarlar, bu yeni devrin sembolleri haline
gelmiştir.
Bilgi Çağı'nı başlatan bu gelişmeler tüm insanlığı olduğu gibi ekonominin
tanımını da değişime zorlamaktadır. Sermaye, emek, hammadde gibi sınırlı
kaynakları ve araçları olan, Sanayi Dönemi kökenli ekonomiden farklı olan
günümüzün bilgiye, insan beynine dayanan ekonomi sistemi, bilginin ve insan
aklının sınırsız olmasından dolayı sınırsız kaynağa ve araca sahiptir. Dolayısıyla
ekonomi de sınırsız kaynakların idaresini inceleyen sosyal bilim olma
gerçeğiyle karşı karşıyadır.
Emisyon
Türkçe
karşılığı "ihraç" demek olan emisyon sözcüğü yabancı dillerde
çıkarmak, yaymak, tedavüle koymak anlamında kullanılır. Kâğıt paranın,
tahvillerin, hisse senetlerinin ilk defa piyasaya sürülmesi emisyondur. Ufaklık
paranın piyasaya çıkarılmasında emisyon terimi kullanılmaz.
Emisyona Merkez Bankası yetkilidir. Emisyon Merkez Bankası'nın aktif ve
pasifindeki gelişmelerin sonucu oluşur. Emisyonu etkileyen en önemli kalemler
altın ve yabancı dövizler karşılığında, ticari ve sınai senetlerin reeskonta
veya avansa kabulleri suretiyle, hazineye kısa vadeli avans, hazine kefaletini
haiz bonoların iskontosu suretiyle oluşmaktadır. Merkez Bankası mevduatı ise,
arttığı zaman emisyon ihtiyacını azaltan, azaldığı zaman emisyon ihtiyacını
artıran bir faktördür.
Enflasyon
Genel fiyat
düzeyinde devamlı artış ve paranın değer kaybetmesi anlamına gelmektedir.
Sözcük anlamı şişkinliktir, ilk kez 1838'de ABD'de görülmüş ve sözcük olarak da
ilk kez burada kullanılmıştır. Toplam mal ve hizmet arzının, toplam talebi
karşılayamaması, kısaca üretimden çok tüketim, enflasyonun temel özelliğidir.
Üretimle karşılanamayan ve artan talep karşısında, piyasayı daha yüksek bir
fiyat düzeyinde dengeye getirir.
Enflasyonun Sebepleri:
· Devletin karşılıksız para basması
· Maliyetlerdeki artışlar, yüksek faiz ve devalüasyon
· Bütçe açıkları
· İthal malların fiyatlarında yükselme
· Bankaların krediyi genişletmesi
· Tasarrufların yatırımdan çok olması
Enflasyonun Sonuçları:
· Gelir dağılımında adaletsizlik
· Tasarrufta azalma, tüketimde artış
· Paradan kaçış; gayrimenkul, altın gibi yatırım araçlarına kayma
· Dış ödemelerde zorluk
· Sanayi yatırımlarında azalma
· İthalatı kısmak için devalüasyon yapılması zorunluluğu
· Üretimin artmaması sonucu istihdamın olumsuz etkilenmesi
· GSMH'da düşüş
Esnek Kur Sistemi
Esnek
(flexible) kur sistemine yüzen (floating) veya serbest değişken kur sistemi
(freely fluctuating exchange rate system) gibi isimler de verilmektedir. En
aşırı biçiminde bu sistemde, döviz piyasaları üzerinde hiçbir devlet müdahalesi
yoktur. Döviz kurları tamamın piyasadaki döviz arz ve talebine göre oluşur.
Bu sistemde, bir ülkenin dış ödemeler dengesi, döviz kurları aracılığıyla
sağlanacağından, dış ödemeler dengesinin açık ya da fazla vermesi söz konusu
olmayacaktır. Örneğin dış ödemeler dengesi açık veriyorsa, döviz talebi (yani
ithalat) döviz arzından (yani ihracattan) daha fazla olacağından, döviz kuru
yükselecektir. Döviz kurunun yükselmesi bu defa ithalatın azalmasına ve
ihracatın artmasına neden olacaktır. Döviz kurundaki yükselme, dış açık ortadan
kalkana kadar devam edecektir.
Esnek kur sistemi serbest piyasa mekanizmasının dövize uygulanmış şeklidir.
Akademisyenler açısından ilgi çekici olan bu sınırsız değişken kur sistemine
uygulayıcılar; örneğin dış ticaret firmaları, mali yöneticiler, dış
yatırımcılar ve hükümetler pek sıcak bakmamaktadır. Sistemin lehinde ve
aleyhinde pek çok görüş vardır.
Değişken Kur Sistemini Savunan Görüşler
Ulusal paranın gerçek değeri: Hükümetlerin belirledikleri kurlar çoğunlukla
ulusal parayı aşırı değerlendirir. Oysa değişken kur sistemlerinde kurlar
gerçek denge değerini bulur. Bu da uluslar arası kaynak dağılımının optimum biçimde
yapılmasını sağlar.
Dış denge: Bu sistemlerde döviz talep fazlası kurlarda yükselmeye, döviz arz
fazlası da kurlarda düşmeye yol açarak dengesizliği otomatik biçimde giderici
sonuç doğurur. Esnek kur sistemindeki bu otomatik dengeleme mekanizmasına
karşılık sabit kur sistemlerinde dış denkleşme hükümet kararlarına bağlıdır.
Dış rezerv ihtiyacı: Sabit kur sistemlerinde kur istikrarını sağlama amacıyla
döviz rezervlerine ihtiyaç vardır. Oysa bu sistemde dış denge kendiliğinden
sağlandığından dış rezerve de gerek kalmaz.
İç ekonomik politikalar: Esnek kur sistemi otomatik kur değişmeleri yoluyla dış
denge sorununu çözümler. O bakımdan hükümetler dış dengenin bozulma endişesi
olmadan maliye ve para politikalarıyla iç ekonomik hedeflerin gerçekleştirilmesine
çalışabilirler.
Dış şoklar: Yurt dışından kaynaklanan bir enflasyon veya depresyon karşısında,
kurlar derhal gerekli uyumu sağlayıp ekonomiyi bu denetim dışı faktörlerin
etkisinden korurlar. Sabit kur sistemlerinde dış şoklar ülkeyi daha kolay etkiler.
Kurlarda ufak değişmeler: Dalgalı kur sistemlerinde kurlar arz ve talebe göre
her an ufak uyum hareketleri gösterdiğinden sabit kur sistemlerinde olduğu
gibi, uzun süreler sonunda yapılacak büyük oranlı bir kur değişikliğine gerek
kalmaz. Böylece ekonomi büyük kur ayarlamalarının şokundan kurtulmuş olur.
Bürokrasiye gerek olmaması: Değişken kur sistemi fiyat mekanizmasına dayalı,
basit ve uygulaması kolay bir sistemdir. Kurlarla ilgili olarak hükümetin karar
almasına ve denetimde bulunmasına gerek yoktur. Böylelikle sistem gereksiz
bürokrasiyi önler.
Esnek Kur Sistemine Karşı Görüşler
Dış ticaret ve mali akımları caydırma: Sürekli değişen kurlar uluslar arası
ekonomik belirsizlik doğurarak riskleri artırır. Bu da uluslar arası ticari ve
mali akımları engelleyici etki yapar. Gerçi kur riskine karşı vadeli
piyasalarda korunma olanağı vardır. Ama bu önemli bir maliyeti gerektirir.
Ayrıca bazı ülkelerde bu piyasalar henüz kurulmuş dahi değildir.
Yurt içi enflasyonu artırma: Esnek kur sistemleri enflasyonu hızlandırır. Çünkü
kurlar yükselince ham madde ve gıda maddelerinin fiyatları yükselir. Bu da
ücretleri ve sanayide maliyetleri artırır. Oysa kurlar düşünce ücretlerde ve
öteki girdilerde bir düşme olmaz. Dolayısıyla döviz kurlarının fiyatlar
üzerindeki etkisi tek yönlüdür; bu da artış doğrultusundadır. Buna rachet
effect denir.
Esnekliklerin düşük olması: Döviz kurlarındaki ufak bir değişmenin dış dengeyi
sağlayabilmesi için döviz arz ve talep esnekliklerinin yüksek olması gerekir.
Bu esnekliklerin değerinin yüksek olmadığı durumlarda belirli bir dış
dengesizliği giderebilmek üzere çok büyük kur değişmelerine gerek vardır.
Hatta, eğer esnekliklerin değeri Marshall - Lerner koşulunu sağlayamıyorsa
(ihracat ve ithalat esneklikleri toplamı 1 den büyük değilse) kur değişimi dış
dengenin oluşumuna hiç katkı yapmaz.
İstikrar bozucu spekülasyon: Sabit kur sistemini savunanlar değişken kur
sisteminin istikrarı bozucu spekülasyona yol açacağını, bunun da kurlardaki
istikrarsızlığı hızlandıracağını iddia ederler. Ancak bununla ilgili bir
kanıtları yoktur. Esnek kur savunucuları ise bu sistemde spekülatör
davranışlarının istikrar bozucu değil, istikrar sağlayıcı olduğunu ileri
sürerler. Ayrıca serbest kur sistemi savunucularına göre 1973 ten sonraki
dönemde 1960'lardaki gibi büyük mali istikrarsızlıkların yaşanmamış olması bu
sistemin sanıldığı kadar sakıncalı olmadığını göstermektedir.
Euro-Bond Piyasası
Euro-bond
piyasası, yirminci yüzyılın ikinci yarısında gelişmiştir. Döviz karşılığı
satılan ve sürümü uluslararası mali aracılık sendikaları aracılığıyla
gerçekleştirilen tahvillere "Euro-bond" denilmektedir.
Euro-bond işlemlerine ait haberler ve istatistikler, Association of
International Bond Dealers tarafından yayımlanmaktadır. Euro-bond'ların çeşitli
tipleri vardır: Hisse senedine çevrilebilir tahviller, indeksli tahviller,
portföy tahvilleri ve mülkiyet hakkına dönüştürülebilir tahviller gibi.
Faiz
Belli bir
paranın iade şartı ile belli bir zaman kullanılmasına karşılık verilen kiraya
faiz denir. Kira müddeti kiraya verilen meblağın miktarı ve kira bedeli, faiz
tutarının azalıp çoğalmasında esaslı rol oynar. Basit faiz ve bileşik faiz
olmak üzere iki çeşit faiz vardır.
Basit faiz hesaplarında faize verilen miktar sabittir. Faiz tutarı ayrıca
hesaplanır. Bileşik faiz hesaplarında her dönemin faiz tutarı ana paraya
eklenir ve böylece bulunan tutar yeni kapitali teşkil eder. Bileşik ve basit
faiz hesaplamalarda faiz süresi 1 yıldan az olabilir.
Borç alan ve veren arasındaki münasebetler ve anlaşmalar, hesaplama yöntemleri
ve yasal düzenlemeler dikkate alındığında çok çeşitli faiz kavramları ortya
çıkar (kanuni faiz; temerrüd faizi; iç faiz; dış faiz; peşin faiz; vb).
Bankalarda alacaklı ve borçlu cari hesaplara Hamburg metodu, direkt metod veya
endirekt metod denilen hesaplama yöntemleri ile faiz verilir. Bankalarımızda
borçlu hesaplarda yıllık gün sayısının 360 alacaklı hesaplarda 365 olarak
alınması teamül halindedir.
Faiz Oranı
Faiz sermayenin geliridir ve yüzde ile ifade edilir. Kelimenin en yaygın
kullanışına göre faiz, kredi işlemlerin de uygulanan, fon alışverişinde oluşan
bir fiyattır. Faiz kavramı ile fonların ödünç verilmesi kavramı arasındaki bağ
konusunda uygulamada tam bir açıklık olmasına karşılık, iktisat teorisinde faiz
çok değişik şekillerde işlenmiş ve faizin haklılığı, özü, rolü ve belirlenmesi
teorik tartışmaların konusu olmuştur.
Faiz oranı herhangi bir fiyat gibi piyasada arz ve talep güçlerinin karşılıklı
etkisiyle belirlenirken, para otoritelerinin geniş müdahalelerine konu
olmuştur. Bu müdahaleler ya doğrudan ya da dolaylıdır. Faiz oranlarına tavan
koyma ve vadesiz mevduata faiz yasağı uygulama gibi doğrudan müdahalelerin yanı
sıra, para otoriteleri faiz oranları düzeyini reeskont oranlarını değiştirerek
de etkileyebilirler.
Günümüzde faiz oranları para politikası aktarma süreçlerinde araç, parasal ara
amaç ve gösterge olarak önemli rol oynamakta, ekonomideki iç ve dış dengelerin
oluşmasına katkıda bulunmaktadır.
Üretim Faktörleri
Firmaların
mal ve hizmet üretimi gerçekleştirmek için kullanmak zorunda oldukları her
unsur üretken kaynaklar veya üretim faktörleri olarak adlandırılılır. Bu
faktörler, üretimi gerçekleştirmek için kullanılan Doğal Kaynaklar (Hammadde ve
Toprak), Emek (İşgücü), Sermaye (Milli Servet) ve Girişim (Teşebbüs) üretim
faktörleridir.
Doğal kaynaklar üretim faktorü, hammadde ve topraktan oluşur. Toprak tarım ve
taş ve toprağa dayalı sanayi benzeri alanlarda hammadde olma ve mal ve hizmet
üretimi için kurulacak bir tesisin inşaası için gerekli olan arazi anlamında
gayrimenkul olma özelliği ile ortaya çıkar. Emek insanın kafa ve vücut
çabasıdır. Emek üretim faktörü bir ulusal ekonomide istihdam edilen işgücünü
temsil eder. En vasıfsız iş gücünden en tepe yöneticiye kadar üretimde görev
alan her birey emek faktörü içerisinde yer alır. Bir bireyin emek üretim
faktörü içerisinde yer alması, alın teri karşılığında ücret alması ile mümkün
olabilir.
Sermaye üretim faktörü, bir ulusul ekonomide mal ve hizmetlerin üretilmesi,
üretildikten sonra tüketim merkezlerine taşınması ve tüketilmesi için
kullanılan tüm alt ve üst yapı unsurlardır. Binalar, demirbaş, yollar,
köprüler, barajlar, fabrikalar, makinalar, taşıt araçları, içme suyu veya doğal
gaz sistemleri, yani yer üstünde ve altında bulunan tüm fiziki unsurlar sermaye
üretim faktörü kapsamına girer ve tüm bu değerlerin toplamı Milli Servet'i
temsil eder.
Girişim üretim faktörü ise, diğer üç üretim faktörünü piyasalarından temin eden
ve mal ve hizmet üretimini organize eden faktördür. Mal ve hizmet üretiminin
gerçekleşmesi için yatırım yapan ve birikimlerini kaybetme riskini göze alarak
mal ve hizmet üretiminde görev alan üretim faktörüdür. Bir nevi orkestra
şefidir.
Üretim faktörleri GSMH'nın yaratılmasına sağladıkları katkı nedeniyle Milli
Gelir'den bir pay almaya hak kazanırlar. Milli Gelir'den doğal kaynaklar üretim
faktörünün aldığı paya rant, emek üretim faktörünün aldığı paya ücret, sermaye
üretim faktörünün aldığı paya faiz ve girişim üretim faktörünün aldığı paya ise
ise kar geliri diyoruz. Milli Gelir ülkenin ulusal sınırları içerisinde mal ve
hizmet üretiminde görev alanlara ödediğimiz faktör gelirlerini tanımlamaktadır.
Eğer, Türk vatandaşı olup, dünyanın başka ülkelerinde mal ve hizmet üretiminde
görev alan insanlarımız var ise, örneğin yurt dışındaki işçilerimiz, onların
yabancı ülkelerde kazandıkları üretim faktör gelirlerini Türkiye'ye
göndermeleri halinde, yurtdışından gelen rant, ücret, faiz veya kar cinsinden
faktör gelirlerine ise Dış Alem(den gelen) Faktör Gelirleri denilmektedir.
Füzyon
Füzyon,
1890'da, Amerikalı devlet adamı John Sherman'ın tröstler aleyhine kanun
çıkarması üzerine, tröstlerin hukuki yapısında yapılan değişiklik sonucu ortaya
çıkmıştır. Kaynaşma diye de adlandırılan bu yeni birleşme çeşidinde, dağılmış
bulunan tröste dahil işletmeler, tek bir büyük şirket şeklinde ve tek yönetim
altında birleştirilmiştir.
Dağılan şirketin hissedarlarına da yeni kurulan şirketin hisseleri verilmiştir.
Rocekfeller gibi büyük işadamlarının sistemi, vergi yükü getirmesi, pahalı
bürokratik işlemlere yol açması gibi nedenlerle eleştirmeleri üzerine yeni bir
birleşme çeşidi olan holdingler ortaya çıkmıştır.
Teminat Mektubu
Dış
ticarete konu olan malın bedelinin ithalatçı tarafından ihracatçıya ödenmesini
garanti etmek üzere bankaların ithalatçıdan alacakları talimata dayanılarak
ihracatçı lehine verdikleri garantiyi ifade eden mektup. Mahiyet itibariyle
teminat mektubu sayılabilir, çünkü ithalat edilecek malın bedeli satış
sözleşmesine göre vesaikin ya da malların sevkine veya kredili satış söz
konusuysa belirli bir vade dahilinde ithalatçı tarafından ödenmediği taktirde
bankaca ödeneceği taahhüt edilmektedir. İşlemde satıcı, bir bankanın itibarına
güvenerek malını sevkeder.
Gelişmekte Olan Piyasalar
Gelişmekte
olan menkul kıymet piyasaları farklı şekillerde tanımlanabilir. Bir yandan
"gelişmekte olan" tanımı küçük ve durağan piyasalar karşısında belli
bir gelişme sürecine giren, büyüyen ve gittikçe karmaşıklaşan piyasaları ifade
edebileceği gibi diğer yandan da gelişme potansiyeline sahip olduğu varsayımı
altında, kalkınmakta olan ekonomilerdeki tüm piyasaları ifade edebilir.
IFC, gelişmekte olan menkul kıymet piyasalarının belirlenmesinde ikinci tanımı
daha uygun bulmaktadır. Buna göre gelişmekte olan ülkelerdeki tüm menkul kıymet
piyasaları, gelişme düzeylerine bakılmaksızın gelişmekte olan menkul kıymet
piyasaları kapsamı içerisinde değerlendirilmektedir.
Bazı gelişmekte olan ülkelerdeki borsalar son yıllarda bir çok gelişmiş ülke
borsasından daha büyük işlem hacmine ulaşmış bulunmaktadır. Bunlara örnek
olarak Brezilya, Güney Kore, Tayvan, Singapur, Meksika, Arjantin, Malezya ve
Endonezya verilebilir. IMKB ise en hızlı gelişen borsalardan biri olup, bir kaç
yıla kadar yukarıda adı geçen 8 büyük gelişmekte olan ülke borsasının arasına
girmeye adaydır.
Gayri Safi Milli Hasıla GSMH
Ulusal bir
ekonomide belirli bir sürede (genellikle bir yıl) üretilen mal ve hizmetlerin
piyasa fiyatlarıyla ifade edilen değerlerinin toplamı. Buna alıcı fiyatlarıyla
GSMH denir. Bundan vasıtalı vergiler ve sübvansyonlar çıkartıldığında buluna
büyüklüğe ise faktör fiyatlarıyla GSMH adı verilir. Ulusal ekonominin etkinlik
düzeyinin analizinde elverişli bir gösterge olarak kabul edilir.
Safi milli hasıladan, amortisman (yıpranma) paylarını da içermesiyle ayrılır.
Hesaplanması oldukça zor bir ekonomik büyüklüktür, bir mal ya da hizmetin
değerini çift sayılmasının önlenmesi gerekir. Hesaplanmasında gelir ya da
giderin temel alınmasına göre değişik yöntemler uygulanır. Yaygın hesaplama
yöntemi, kişisel tüketim harcamalarına gayri safi iç yatırım ve net dış yatırım
ile devlet harcalamalarının eklenmesidir.
Ekonomideki üretim etmenlerinin gelirlerinin toplanması yoluyla da hesaplanır.
Hesaplamalarda piyasa fiyatları kullanıldığından, analizlerin sağlıklı olması
bakımından belirli bir yılın fiyatları sabit kabul edilerek gelişmeler buna
göre değerlendirilir.
Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı
Gayrimenkul,
ülkemizde yıllardır devam eden enflasyonist ortam nedeni ile her zaman popüler
bir yatırım aracı olmuştur. Ancak, genel olarak Türkiye'de gayrimenkul alımının
şekli, batılı ülkelerdeki alım şeklinden farklıdır. Ülkemizde gayrimenkul
yatırımlarının tamamına yakınının finansmanı özkaynaklardan (nakit)
sağlanırken, istatistiklere göre ABD'de inşaat yatırımlarının %70'lik bir kısmı
kurumsal sermaye tarafından yapılmaktadır.
Türkiye'de ise bu oranın %5 seviyesinde kaldığı gözlenmektedir. Aynı zamanda,
Türkiye'de bu yatırımların %3'üne yakın bir kısmı sermaye piyasası araçları ile
finanse edilirken, aynı oran ABD'de %60'tır. Bu farklılığın temel nedeni, yıllardır
devam eden yüksek enflasyon ve faiz ortamı nedeniyle kullanımı mümkün olmayan
uzun vadeli kredilerdir.
Gelişmiş batı ülkelerinde ekonomik büyümeye katkı sağlayan sektörlerin başında
gelen gayrimenkul yatırım sektörü, faizlerin düşmesi ile birlikte önümüzdeki
dönemde yatırımcıların gözdesi haline gelebilir. Önümüzdeki dönemde kurumsal
kimlikleri ile planlı gayrimenkul yatırımlarını teşvik edecek gayrimenkul
yatırım ortaklıkları ile kaliteli, uygun fiyat ve ödeme şartları ile
gayrimenkul sahibi olmak mümkün olabilecektir.
Dünya'da GMYO'lar
İlk örneklerine 20. yüzyılın başında rastlanan GMYO'lar, Amerikan sermaye
piyasalarının ürünüdür. Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları, gayrimenkul ve
gayrimenkul projelerine yatırım yapan şirketlerdir. Genel olarak, yatırımcıların
küçük birikimlerini birleştirerek işmerkezleri, otel ve alışveriş merkezleri
gibi projelere yatırım yapmaktadırlar.
1990'ların sonunda ABD'de sermaye piyasalarında işlem gören GMYO'ların toplam
piyasa değeri USD 8,7 milyar iken, pazardaki en büyük GMYO'nun piyasa değeri
USD 700 milyondu. Ancak, 2000'in sonunda aradan geçen 10 yılın ardından ABD'de
sermaye piyasalarında işlem gören GMYO'ların toplam değeri USD 138.8 milyara
ulaşırken pazarın en büyük şirketinin piyasa değeri ise 10 milyar dolara
ulaşmıştır. Bu rakam 10 sene öncesinin gayrimenkul yatırım ortaklıkları
sektörünün toplam büyüklüğünden daha da büyüktür.
Türkiye'de GMYO'lar
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), ilk olarak 1995 yılında gayrimenkul ya da
gayrimenkule dayalı sermaye piyasası araçlarına yatırım yapmak üzere kurulacak
gayrimenkul yatırım ortaklıkları ile ilgili düzenleme yapmıştır. Daha sonra bu
düzenlemeler uygulamada karşılaşılan sorunlar nedeniyle 1998'de revize
edilmiştir. Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları (GYO)'lar tüzel kişilik olarak
kurumlar vergisi ve gelir vergisi stopajından istisna tutulmuşlardır. Bu
ortaklıklardan kar payı elde edenler için 4369 sayılı kanun ile 01.01.1999
tarihinden itibaren vergi muafiyeti kaldırılmıştır.
GYO'lar, İMKB'de işlem gören diğer şirketler gibi A.Ş. statüsündelerdir. Fakat
diğer şirketlere göre 3 önemli farklılıkları vardır. Birincisi, faaliyetlerini
Gayrimenkul Yatırım Ortaklıklarına İlişkin Esaslar Tebliği'ne göre yürütmeleri,
ikincisi vergi muafiyetine sahip olmaları, üçüncüsü ise çıkarılmış
sermayelerinin %49'unu halka arz etmek zorunda olmalarıdır. SPK tebliğine uygun
olarak GYO'lar kurulu ya da dönüşüm işlemlerinin tamamlanmasını takip eden 1
yıl içinde hisse senetlerinin kayda alınması talebiyle SPK'ya başvurmak
zorundadırlar.
Halka Arz
Şirketler
hukukunda önem arzeden bir kavramdır. "Anonim ortaklıklar"ın tedrici
kurulma şeklinde, ana sözleşmenin düzenlenmesinden ve Ticaret Bakanlığı'ndan
izin alınmasından sonra ortaklık hisseleri halka arz edilir.
Kurucular hiç sermaye taahhüdünde bulunmamışlarsa, tüm sermaye halka
başvurularak taahhüt ettirilebilir. Kurucuların çağrısı üzerine, ortaklıkta pay
sahibi olmak isteyenler bir katılma taahhütnamesiyle ortaklığa katılma
talebinde bulunurlarü Hukuken hisselerin halka arzı bir "icaba davet
", katılma taahhüdü de "icap"tır.
Ortaklık kurucuları bu icabı kabul zorunda değildirler. Bu şekilde hisselerin
halka arzı, hisseli komandit şirketlerde de yumuşatılmış şartlar altında
geçerlidir. Bunların yanı sıra, anonim şirketlerin ödünç para bulmak için
tahvil çıkararak halka arz etmeleri söz konusudur.
Tahviller, kıymetli evrak niteliğine sahiptirler ve nama ya da hâmile yazılı
olabilirler. Anonim şirketlerin halka arz edebilecekleri tahvil tipleri
hukukumuzda şunlardır: Primli, ikramiyeli, kâra katılma hakkı veren, teminatlı,
değişir kıymetli, pay senetleriyle değiştirilebilir tahviller.
Genel Kurul, tahvil çıkarılmasına ilişkin olarak karar aldıktan sonra,
tahviller halka arz edilecekse bir izahname hazırlanır. Bununla, gerekli
bilgiler halka duyurulur. İzahname bir icaba davet niteliğindedir. Tahvilleri
satın almayı taahhüt eden kişiler de icapta bulunmuş olurlar. Ortaklığın kabul
etmesiyle sözleşme tamamlanmış olur. Bu sözleşme, bir ödünç sözleşmesidir.
Halka Arz Yöntemleri
Aile şirketleri veya bir kaç ortağın bulunduğu şirketler, yukarıdaki
sebeplerden biri veya birkaçını özönüne tutup halka açılmayı düşünüyorsa,
kullanabileceği birkaç metod vardır ve genellikle bir danışman aracı kuruluş
kullanıldığından, aracı kuruluşun hazırlayacağı öneriler arasından, şirket
yönetimi en uygununu seçecektir. Çok fazla halka açılma metodu olduğundan biz
burada belli başlı bir kaçını kısaca anlatmakla yetineceğiz.
Sabit Fiyatla Talep Toplama Yöntemi, bu metodda şirket ortakları yapılmış olan
önfizibilite çalışmaları ışığında belli bir fiyat ve arz edilecek hisse miktarı
belirlerler. Bu ilgili yatırımcı grubuna sunulur ve isteyen kişilerden
talepleri toplanır. En sonunda hisselerin karşılığını yatırmış olan
yatırımcılara hisse senetleri dağıtılır. Bu metodda aracı kurum sadece
yatırımcılar ile şirket arasında elçilik görevi görebileceği gibi, bu halka
arzı kendisi de üstlenebilir (underwriting). Underwriting anlaşması
çerçevesinde arzı kendisi üstlenen bir aracı kuruluş, hisselerin tamamını
satmayı taahüt eder. Eğer satamadığı senet olursa, bu durumda satılamayan kısmı
kendisi almakla mükelleftir.
Halka açılacak senetler, sermaye arttırımında ortakların rüçhan haklarının
kısıtlanması yoluyla (şirket yapmayı düşündüğü bedelli sermaye artırımına
mevcut ortakların kullanım haklarını kısıtlar ve primli fiyattan bu tutarlar
halka arz edilir) olabileceği gibi, ortakların payından satılması yoluyla da
olabilir.
Fiyat Teklifi Alınması Yöntemi, bu metodda şirket belli bir taban limitin
altında olmamak koşuluyla senetler için teklif edilen fiyatlar alınır ve nihai
karara göre hisseler satılır. Bir başka metod ise, gelişmiş ülkelerde sıkça
kullanılan, senede dönüştürülebilinen tahvil ihraç etme yoluyla (convertible
bonds) olabilir. Burada, şirket yatırımcılara tahvil ihraç eder ve bu tahvilde,
tahvil sahibine önceden belirlenen bir fiyattan hisse senedi alma hakkı
verilir. Eğer tahvil sahibi (bondholder) ileride oluşacak konjektürde fiyatı
uygun bulursa tahvilini hisse senediyle değiştirir.
Hazine Bonosu
Hazine
bonoları, vade tarihinde alacaklıya ödenecek devlet borcudur. Borçlu durumunda
olan, Hazine'dir. Merkez Bankası, ticaret bankaları ile öbür mali aracılar,
şirketler veya özel kişiler alacaklı olabilirler.
Hazine bonoları, kamu sektörünün dalgalı borçları arasında yer alır. Hazine
bonolarının ara piyasasındaki dolaşım hacmi ülkelere ve dönemlere göre çok
değişik olabilir. 1950'li yılların başlangıcında, Londra kliring bankalarının
toplam plasmanlarında, hazine bonolarının payı %24'e ulaşmıştı. 30 Haziran
1967'de, Amerika ticaret bankalarının ticaret ve endüstri firmalarına açtıkları
krediler 84 milyar dolar ve hazine ile mahalli idarelere tahvil ve bono
karşılığı verdikleri borç ise 101 milyar dolar tutmaktaydı.
Hazine bonolarının başlıca iki tür. vardır: Senetli bonolar ve cari hesap
bonoları.
Senetli bonolara, formüllü bonolar da denilmektedir. Formüllü bonolar sabit
vadeli veya müterakki faizli olabilir. Borç ve faiz miktarları indekslenebilir.
Sabit vadeli hazine bonoları, günü geldiğinde ödenir veya yenileri ile değiştirilir.
Vadesinden önce de para piyasasının günlük faiz oranlarına göre nominal
fiyatlarının üstünde veya altında devredilebilir. Para piyasasında faiz haddi
yükselince, dolaşımdaki hazine bonolarının fiyatı düşebilir. Faiz haddi
düşünce, durum tersinedir ve hazine bonoları kurlarının yükselmesi beklenir.
Sabit faizli hazine bonoları, genellikle 1 veya 2 yıl vadelidir. Vadenin daha
kısa veya daha uzun olduğuna da rastlanabilir.
Müterakki faizli yahut artan faizli hazine bonoları, değişken faizlidir. Bu tip
bonoların asgari vadesi 3 ay olup, sahibi dilerse hiçbir işleme bağlı
olmaksızın 3 yıla dek uzatılabilmektedir. Dolaşıma çıkarılmasından üç ay sonra
ödenmesi talep edilen bonolara asgari faiz uygulanmaktadır. Süre uzadıkça, faiz
oranı da yükseltilmektedir. Böylece, ellerinde bono bulunanlar uzun süretutmaya
teşvik edilmektedir.
İkinci tür, cari hesap bonolarıdır. Cari hesap bonoları, kaydi borç'tur.
Bunlar, devredilebilir senet değildir. Hazinenin borcu, Merkez Bankası'ndaki
kayıtlarda tutulur. Cari hesabın alacaklıları, genellikle mali aracılar ve bazı
büyük firmalardır. Cari hesap bonolarının başlıca üç avantajı vardır. Borcun
maliyeti, formüllü bonolardan ucuzdur. Hazine, pazarlama masraflarından
tasarruf sağlayarak fon temin edebilir. Devletin kimlere borçlu olduğu
kayıtlardan izlenebilir.
Hedging
Vadeli
piyasa işlemlerinde fiyat değişikliklerinden zarara uğramamak için alıcının
veya satıcının hedging yapması mümkündür. Bir bankanın müşterisine (1 dolar =
2,5 mark) hesabıyla bir ay vadeli dolar satışı yaptığını göz önüne getirelim.
Sattığı doların miktarı 1 milyondur. Fiyat, satış anındaki kurdur; ancak
dolarları bir ay sonra teslim edecektir. Vade tarihine değin dolar kuru 2,7
marka yükselirse, banka 200 bin mark zarara uğrayacaktır.
Bankalar, genellikle açık pozisyon riski altına girmezler. Müşterisine bir ay
vadeli dolar satan banka, simultane, yani aynı anda yaptığı ikinci bir vadeli
operasyonla 1 milyon dolar satın alır. Vade tarihinde dolar 2,7 marka yükselmiş
olursa, birinci operasyondan uğrayacağı zararı ikincisinin kârı kapatır.
Holding
Holding,
iktisadi gücün belli ellerde toplanması ve iktisadi büyümenin sağlanması
amacıyla başka şirketlerin hisselerini elde ederek bunları kontrol altına alan
kuruluştur. Günümüzde çok rastlanan birleşme tiplerinden biri olan holdingleri,
tröst veya kartel gibi diğer birleşme tiplerinden ayıran en önemli özellik,
bağlı şirketlerin hukuksal kişilik sahibi ve bağımsız olmalarıdır.
Holding, mülkiyet edinme, kontrol ve yönetim mekanizmasını şirketlerin hisse senetlerine
sahip olarak gerçekleştirmektedir. Bu kontrol için gerekli şart olmamakla
birlikte, holding, sahip olduğu hisse senetleri ile diğer şirketlerin
yönetiminde yarıdan bir fazla oyu sağladığında, bu şirketlerin mutlak kontrol
ve yönetimine sahip olmaktadır.
Küçük hissedarların çok sayıda olduğu şirketlerde ise holdingin sadece oylu
hisseleri elde etmesi, yönetimde etkin rol oynaması için yeterli olmaktadır.
Diğer taraftan, bu şirketler hukuken bağımsız olduklarından karşılaştıkları
riskler şirketlerin faaliyetlerini etkilemektedir. Şirketlerin, dolayısı ile
sermayenin, değişik alanlara dağılmış olması, iştiraklerin birinin kârının
diğerinin zararını kapatmasını sağlamaktadır.
Aynı şekilde holding, şirketlerin serbest fon kaynaklarının birinden diğerine
aktarılmasında köprü rolü oynamaktadır. Bu da holdinglerin yüksek kârlara sahip
olması ve mali açıdan güçlü olmaları sonucunu doğurmaktadır.
Holdingleşme ilerledikçe bazı sakıncaları da beraberinde getirmektedir. Çünkü
kâr olanağının artması ile birlikte, şirketin satış ve kazançlarında da risk
olasılığı artmaktadır. Dolayısı ile birleşmenin yönetim ve kontrolü de giderek
güçleşmektedir.
Holdinge bağlı şirketlerin hisse senetlerinin yüksek değer kazanmaları, holding
sermayesini abartmalı olarak yükseltmektedir. Bunun sonucunda holding hisse
senedi ve tahvil çıkarırken, kredi alırken, holdingle ilişkisi olmayan kişileri
yanlış bir değerlendirmeye itecektir. Diğer taraftan, holdingin bağlı
şirketlerine sunacağı hizmetleri yüksek bedellerle yapması bu şirketlerin
maliyetlerinin artmasına neden olabilmektedir.
İmtiyazlı Hisse Senedi
Türk
Ticaret Kanunu, "kurucu" ya da "müessis" hisse senedi diye
bir kurumu düzenlememiştir. Bununla beraber, uygulamada, bazı anonim
ortaklıkların esas sözleşmelerinde bu kavrama öteden beri yer verilmektedir.
Aynı şekilde, doktrinde de bir kısım yazar, kurucu hisse senetlerini, anonim
ortaklıkların kuruluşunda ya da sermaye artırımında kuruculara veya kuruluş ile
sermaye artırımında önemli yararı görülen diğer kişilere esas sözleşme hükmü
ile tanınan, sahiplerine TK. M. 298 sınırları içinde kâra katılma hakkı
sağlayıp başkaca bir hak vermeyen, kurucu haklarını temsilen düzenlenen, nama
yazılı bedelsiz hisse senetleri olarak tanımlamaktadırlar.
Bir anonim ortaklıkta kimlerin kurucu sayılacağı, TK. M. 278'de gösterilmiştir.
Buna göre, ana sözleşmeyi düzenleyerek imza eden ve sermaye olarak sözleşmede
belirlenen parayı ya da paradan başka bir şeyi koymayı taahhüt eden pay
sahipleri, ani kuruluş açısından kurucu sayılırlar. (TK. m. 278/1)
Tedrici kuruluşta, ana sözleşmeyi düzenlememek ve imza etmemekle beraber,
paradan başka bir şeyi sermaye olarak koyanlar da kurucu sayılır. (TK m. 278/2)
(Ne var ki, Sermaye Piyasası Kanunu'nun 12. maddesi karşısında, günümüzde halka
açık anonim ortaklıklarda ayni sermaye getirmek çok güçleşmiş, en azından halka
arz edilen hisse senetleri bakımından, nakden ödeme zorunluluğu nedeniyle
imkânsız hale gelmiştir.)
Nihayet, kurucular, yukarıdaki işlemlerden birini üçüncü bir kişi hesabına
yaptıkları takdirde, bu kişiler de kuruluştan doğan sorumluluk bakımından
kurucu kabul edilirler (TK. m. 278/3). TK, kurucu hisse senedini düzenlememekle
beraber, m. 279/2, b.5, 281, 289, 298 ve 300/2, b.6'da "kuruculara
sağlanabilen özel menfaatler" kavramından söz etmiştir. Bu özel çıkarlar,
ortaklığın, pay sahibi olup olmadıklarına bakılmaksızın bizzat kuruculara ya da
buna benzer kişilere kuruluş işlemlerini gerçekleştirmeleri ve ortaklığın
oluşmasındaki hizmetleri karşılığında sağlanan özel yararlardır.
Bu konudaki TK. m. 298, kurucuların ortaklığı kurdukları sırada harcadıkları
emeğe karşılık, para ya da bedelsiz hisse senedi alamayacaklarını, fakat
ortaklığın elde ettiği kârdan, TK. m. 466/1'de yer alan yedek akçe ile pay
sahipleri için %5 kâr payı ayrıldıktan sonra, kalanın onda birini kendilerine
tahsis edebileceklerini öngörmekte ve bu gibi çıkarlar karşılığında kuruculara
verilecek senetlerin nama yazılı olmasını zorunlu kılmaktadır.
Görüldüğü gibi, yasa koyucu, TK. m. 298'de, kuruculara sağlanacak menfaatler
karşılığında verilecek senetlerin nama yazılı olacağını belirtmiş, fakat
bunların hukuki niteliğini açıklamamıştır. Hukukumuzda bazı yazarlar, TK. m.
298'de sözü edilen senedin, pay (hisse) senedi olduğunu ileri sürmüş, diğer
bazıları, bunu sadece kuruculara kârdan pay sağlayan kıymetli evrak olarak
tanımlamış, nihayet son bir grup da, bunun TK. m. 402 ve 403 bağlamında bir
intifa senedi olduğu görüşünü savunmuşlardır.
Bizce, kurucular harcadıkları emeğe karşılık para ya da bedelsiz hisse senedi
alamamakla beraber, paylarının imtiyazlı olacağını kararlaştırabilirlerü Bu
durumda, içinde kurucuların bulunduğu bir grup pay sahibi, diyelim kârdan
imtiyazlı bir biçimde yararlanır. Ne var ki, kurucu hisse senetleri deyimi ile
kastedilen, bu imtiyazlı pay (hisse) senetleri değil, aksine TK. m. 298'de
düzenlenen senettir.
İşte, TK. m. 298 uyarınca sağlanan menfaat, hisse senetlerinden ayrı olarak
bağımsız bir senette tecessüm ettirilmek isteniyorsa, ancak intifa senedi
çıkarılabilir. Gerçekten, anonim ortaklıkta, hisse senedi ya da tahvil
sahipliğine bağlı bulunmaksızın herhangi bir kişiye ortaklık kârından
yararlanma olanağı veren senetler, sadece intifa senetleridir.
Olağan intifa senetlerinin aksine, kurucu intifa senetleri, ancak ilk
anasözleşme ile oluşturulabilir ve bunlara sağlanabilecek kâr payı
sınırlandırılmıştır. Anonim ortaklıkta, esas sermaye muayyen olduğu ve
alacaklılar ile pay sahiplerinin korunmaları bakımından sermayenin bölümlerini
oluşturan hisse bedellerinin tümü ile ödenmesi gerektiği, yani bedelsiz hisse
senedi çıkarmak mümkün olmadığı için, kuruculara tanınan menfaati temsilen
çıkarılabilecek senetler, hisse senedi değil, intifa senedi olarak
adlandırılmalıdır.
Bizce TK. m. 403'ün genel nitelikteki bir kural olmasından hareket edilerek,
TK. m. 298'de getirilen sınırlandırmanın, sadece kâr payına ilişkin olduğu ve
tasfiye artığından yararlanma hakkına uygulanamayacağı kabul edilmelidir.
Kurucu intifa senedi çıkaracak bir anonim ortaklık, kuruculara sağlayacağı bu
menfaatleri ana sözleşmede göstermeli ve ayrıca tescil ve ilan ettirmelidir.
Hukukumuzda, kuruluştan sonra ve özellikle, sermaye artırımlarında, kurucu
intifa senedi çıkarılabilip çıkarılamayacağı tartışmalıdır.
Bazı yazarlar, TK m. 402/2'de yer alan kuralın, emredici nitelikte olmakla
beraber, kesin bir yasak getirmediğini, bütün pay sahiplerinin rıza
göstermeleri, yani oybirliğinin sağlanması halinde, sonradan da kurucu intifa
senedi çıkarabileceğini ileri sürerken, diğerleri, soruna gelecekteki pay
sahipleri açısından bakmak gerektiğini söyleyerek bunu reddetmektedirler.
Bizce, pay sahipleri, kuruluşu izleyen yıllarda ortaklığın oluşmasındaki
katkılarının büyüklüğüne inandıkları kişileri ödüllendirmek istiyorlarsa, TK.
m. 402/2'deki engeli aşabilmelidir. Çünkü, kurucu intifa senetlerinin sonradan
çıkarılması halinde, hem alacaklılar zarar görmemekte, hem de pay sahipleri bu
karara muhalif kalarak oybirliği koşulunun gerçekleşmesini engellemek olanağını
ellerinde bulundurmaktadır.
Nihayet, anonim ortaklığın kuruluşundan sonra, üstelik, TK. m. 298'de getirilen
sınırlandırma ile bağlı olmaksızın, dilediği kadar olağan intifa senedi
çıkarabileceği de gözden uzak tutulmamalıdır. Yine bizce, TK. m. 392'de kuruluş
hükümlerine yollama yapılarak, sermaye artırımlarında da kurucu intifa senedi
çıkarılabilmesi mümkün kılınmıştır.
Bütün intifa senetlerinde olduğu gibi, kurucu intifa senetleri de, sahiplerine
yönetime katılmak (örneğin genel kurul toplantılarına iştirak etmek), oy
kullanmak, iptal davası açmak gibi hakları vermez. İntifa senedi sahibi, anonim
ortaklıkta ayrıca pay sahibi ise, hiç kuşkusuz, bu ikinci sıfatı nedeniyle
yönetime ilişkin hakları da kullanabilir.
Kurucu intifa senedi sahipleri de, TK. m 429-432'degösterilen hükümlere tâbi
bir kurul oluşturur. Bunlara tanınan haklar, rızaları olmadıkça ellerinden
alınamaz. Daha önce de değindiğimiz gibi, kurucu intifa senetleri, sadece nama
yazılabilir. Ortaklığın, bu senet sahipleri için bir intifa senedi sahipleri
defteri tutması gerekir.
Nama yazılı hisse senetlerinin aksine, kurucu intifa senetleri, alacağın
temliki ve teslim sureti ile devrolunabilir. Anonim ortaklığın esas sözleşmesi
ile, devrin güçleştirilmiş ya da tümü ile yasaklanmış olması da mümkündür.
Hukukumuzda, SPK m. 36/2 uyarınca, yatırım ortaklıklarının kurucu intifa senedi
çıkarmaları yasaklanmıştır.
İstihdam
Sözlük
anlamı, kullanım, çalışma veya çalıştırma demektir. İstihdam sözcüğü ve ona
bağlı olarak türetilen "aşırı, tam ve eksik istihdam" gibi kavramlar
ekonomi yazınında biri geniş diğeri dar iki anlamda kullanılır. Geniş anlamıyla
istihdam, bir ekonomide belli bir dönemde tüm üretim faktörlerinin (Emek,
Sermaye, Doğal kaynaklar ve Girişimci) varolan teknolojik düzeye göre ne ölçüde
kullanıldığıdır.
Bu anlamda "tam istihdam", bir ekonomide varolan tüm emeğin, sermayenin,
doğal kaynakların ve girişimcilerin üretime katılması, tümünden yararlanılması
anlamına gelir. Dar anlamda istihdam kavramı ise, üretim faktörlerinden
yalnızca emek faktörünün kullanımıdır. Bu açıdan değerlendirildiğinde "tam
istihdama ulaşmak", bir ekonomide bulunan işgücünün tümüne iş bulmak
demektir.
Aşırı istihdam, bir ekonomide var olan üretim faktörlerinin üzerindeki faktör
kullanımını, eksik istihdam ise mevcut faktörlerin yeterince kullanılamamasını
ifade eder. Bu iki durum istikrarsızlık durumlarıdır. Birinci durumda
borçlanma, ikinci durumda işsizlik görülür.
İthalat
Başka
ülkelerde üretilmiş malların, ülkedeki alıcılar tarafından satın alınması.
Dışalım da denir. İhracatın karşıtıdır ve onunla birlikte bir ülkenin dış
ticaret dengesini oluşturur. İthalat, özel ya da tüzel kişilerce, kamu iktisadi
kuruluşları ya da devlet tarafından doğrudan yapılabilir.
Çeşitleri
1. Akreditifli İthalat: Alıcı, malın sevkinden önce bir banka aracılığıyla
satıcının bulunduğu yerdeki bankası nezdinde malın sevk belgesinin teslimi
karşılığında ödenmek üzere kredi açtırmasıdır.
2. Mal Karşılığı İthalat: Malın gümrüklenmesi işleminden sonra bedelini
ödeyerek belgenin çekilmesi ile gerçekleşen ithalat.
3. Bedelsiz İthalat: Gümrük vergisi olmaksızın ülkeye sokulan mallar (özel
eşyalar, hediyeler vb).
4. Belge Karşılığı İthalat: Malın gelmiş olma şartı aranmaksızın, malın ithalat
yapılan ülkeden yola çıkarılmış olduğunu gösteren belgenin bedelini ödeyerek
bankadan belge alınması ile gerçekleştirilen ithalattır.
5. Kredili İthalat: Bedeli daha sonra ödenmek üzere yapılan vadeli ithalat.
6. Geçici Kabullü İthalat: İhraç etme amacıyla yapılan ithalat.
7. Ankonsinyasyon İthalat: Satışın yapılması ve belirli bir vade sonunda mal
bedelinin transfer edilmesi şartıyla yapılan ithalat.
Toplam Kalite Yönetimi
Bu sistemde
kollektif karar alma ve bireysel sorumluluk özellikleri vardır. Toplam kalite
yönetiminin beslendiği en önemli kaynak, kalite çalışmalarıdır. Vitrinlere yeni
çıkmasına rağmen, köklerini bu konuda var olan en eski çalışmalara kadar
dayandırmıştır.
Bir inşaat ustasının inşa ettiği bir ev, ustanın yetersizliği nedeniyle
yıkılır ve ev sahibi ölürse, o usta da öldürülecektir diyen İ.Ö. 2150deki
Hammurabi Yasaları, bu konuda verilen iyi bir örnektir.
Kronolojik sırada sayarsak, 13. yüzyıldaki çıraklık ve esnaf loncaları,
1800lerdeki ustalık çalışmaları, 1900-1940lar arası muayene çalışmaları,
1940-1970ler arası prosesin kontrolu çalışmaları, 1970-1980ler arası prosesin
tasarımı çalışmaları, 1980lerden sonra ise ürünün tasarımı çalışmalarında hep
kaliteden bahsedilmektedir.
Kalitenin organizasyonlarda yer almaya başlaması, özellikle Henry Fordun ürün
kalitesine değil, sayısına odaklanan montaj hattı anlayışına tepki ile başladı.
Bu tarz üretim anlayışının doğal sonucu olarak kaliteden ödün veriliyordu.
Muayene çalışmalarını ve organizasyonları takiben, 1924 yılında İstatistiksel
Kalite Kontrol uygulamaları ortaya çıktı. Kurumsallaşma başladı.
1946da Amerikan Kalite Kontrol Derneği kuruldu. 1950lerde savaşın yaralarını
sarmak isteyen Japonya, Demingin öncülüğünde başlattığı kalite çalışmalarıyla
dünyanın dikkatini çekti. 1951 yılında Feigenbaum, Toplam Kalite Kontrol adlı
kitabını yayınlandı. Bu durum, o zamana kadar düzeltmeye yönelik olan kalite
çalışmalarına, önlemeye yönelik yeni bir bakış açısı kazandırıyordu.
1970 ve 80li yıllarda ise kalite, işletmelerin ve hizmet kuruluşlarının tüm
fonksiyonlarına kadar girdi. Toplam kalite yönetimi, aslında, hedefi kaliteyi
yönetmek olan, kapsamlı ve toplam işletme planıdır. Ancak toplam kalite
yönetimi bu tanıma varıncaya kadar, zaman içerisinde değişen gereksinimlere
göre değişik tanımlara da sahip oldu. Bu tanımlar, belli bir gelişim sırası
içerisinde şöyle sayılabilir: Kalite muayene, kalite kontrol (önleme ve
istatistik), kalite güvence (önleme, belgelendirme, ISO 9000), Toplam Kalite
Yönetimi (yaşam biçimi, katılımcılık, müşteri odaklılık, sürekli gelişim, sorun
çözme, süreç geliştirme, yetki devri).
Toplam kalite yönetimi, uygulandığı kuruluşların organizasyon yapılarını da
etkilemiştir: Kalite yönetimi başlığı altında, kalite denetimi, kalite
mühendisliği, kalite kontrol, kalite iyileştirme fonksiyonlarına
rastlamaktayız.
Toplam kalite yönetimi uygulamalarından, günümüzde proje yönetimi, kıyaslama
gibi çok sayıda ve daha spesifik uygulamalara geçen en önemli yetenek, sürekli
ve sonsuz iyileştirme çevrimidir. Buna "Deming Çevrimi" de denilir ve
dört aşamadan oluşur: Planla, Kontrol et, Düzelt, İyileştir.
Kambiyo Senedi
Türk
Ticaret Kanunu'nun 3. Kitap 4. faslında yer alan "Kambiyo Senetleri"
terimi altında poliçe, emre muharrer senet ya da bono ve çek söz konusu
edilmektedir. Kambiyo senedi terimi, İsviçre Kanunu ve doktrindeki "Effets
de Change" teriminin çevirisi olarak görünmektedir.
Türk doktrininde bazı yazarlar, kambiyo senedi yerine "ticari senet"
terimini kullanmayı tercih etmektedir. Kambiyo senetlerine özgü nitelikler
şunlardır:
*Kambiyo senetlerinde saklı (mahfuz) olan hak senet ile beraber doğar, senetten
önce yoktur.
*Kambiyo senetleri kanunen emre yazılı senetlerdir.
*Kambiyo senetleri şekil şartlarına tâbidirler; örnek vermek gerekirse
"poliçe" sözcüğünün senet metninde bulunmaması, o senedin poliçe
olarak kabulüne engel olur.
*Kambiyo senetleri devir, ödeme, üzerlerine imza atanların hak ve
yükümlülükleri, hak sahiplerinin haklarını kullanmak için yerine getirmeleri
gereken şartlar, söz konusu senetlere bağlı alacakların takibi, zamanaşımı
bakımınlarından özel kurallara tâbidirler.
Kambiyo senetlerinde kanuni veya kazai atıfet mehilleri geçerli değildir.
Bu senetlerin tarihte ilk defa nerede ve ne şekilde kullanıldığı tartışmalıdır.
Bazı kaynaklar eski Çin'de VII. ve X. yüzyıllar arasında kambiyo senetlerine
benzeyen senetlerin varlığını belirtmektedir. Bugünkü anlamda kambiyo
senetlerinin XII. yüzyılda İtalya'da ortaya çıktığı sanılmaktadır.
Kambiyo hukuku ilk defa 1673'te Fransa'da Ordonans ile kanunlaştırılmıştır;
yine 1807 Fransız Ticaret Kanunu hükümleri 1673 Ordonansı hükümlerini tekrar
etmiştir. Türkiye'de 1850 tarihli Kanunnamei Ticaret'teki kambiyo senetlerine
ilişkin hükümler Fransız Ticaret Kanunu'nun bir çevirisi idi.
Ülkeler arasındaki ticari ilişkilerin gelişimi, kambiyo hukukunun
birleştirilmesi sorununu ortaya çıkartmıştır. Bu yöndeki uluslararası çalışmalar
sonucunda 7 Haziran 1930'da Cenevre'de üç sözleşme kabul edilmiş, bu
sözleşmeler, 1 Ocak 1934'te yürürlüğe girmiştir. Türkiye de 1957 tarihli
Ticaret Kanunu ile Cenevre Sözleşmesi'ne taraf olmuştur.
Karaborsa
Karaborsa,
genellikle halk arasında, ucuza mal stoklanıp darlık veya çeşitli nedenlerle
kendiliğinden bir mal darlığı ortaya çıktığında eldeki malların çok pahalıya
satıldığı ortama verilen addır.
İktisat teorisinde ise karaborsa, mal dengelerini bozan bir idare fiyatın ilanı
ile bu fiyatın çok üstünde bir satış bedelinin oluştuğu paralel piyasa olarak
tanımlanır.
Karın Senetle Dağıtımı
Anonim
ortaklıklar, bazen elde ettikleri kârın bir bölümünü pay sahiplerine
dağıtmayarak bunu yedek akçelerine ayırırlarü Fakat, şirketin yeni parasal
kaynağa gereksinme duyması ve bağımsız bir biçimde kullanabileceği yedek
akçelerinin de çok olması halinde, birikmiş, yani daha önce pay sahiplerine
dağıtılmayan bu kârlar, bu kez hisse senedi şeklinde ortaklara dağıtılabilir.
Burada dikkat edilecek nokta, kârın hisse senedi şeklinde dağıtılmasının
muhakkak bir sermaye artırımını birlikte getirdiğidir. Yalnız bu artırım,
ortaklıkta esasen mevcut olan araçlardan yapıldığı için efektif bir artırım
niteliğini taşımazü Sözü edilen işlem sonucunda pay sahiplerine verilen hisse
senetlerine de "Öz Varlıktan Kaynaklanan" ya da "Yeniden Ödemeyi
Gerektirmeyen" (Gratis) paylar adı verilir.
Uygulamada bu tür hisse senetleri için "bedelsiz hisse senetleri"
deyimi de kullanılmakta ise de bu yanıltıcıdır. Çünkü, burada da çıkarılan
payların bir karşılığı vardır ve bunlar, pay sahiplerine önceki yıllarda
dağıtılmayan kârlardır. Pay sahibinin sadece artırımın yapıldığı sırada bir
meblağı ödemeyecek olması, bunların bedelsiz olarak nitelendirilmelerini haklı
göstermez.
Anonim ortaklıkta birikmiş kârın hisse senedi şeklinde dağıtılmasında izlenecek
yöntem, tartışmalara yol açmıştır. Birinci ve bugün eskimiş olan ilk görüş bu
durumda yedek akçelerin önce pay sahiplerine geri ödendiği ve sonra pay
sahiplerinin bu paraları tekrar ortaklığa verdiklerini kabul ediyor, yani
varsayımsal iki işlemin varlığını düşünüyordu. Hiç kuşkusuz, bu görüş hem
dağıtıldığı kabul edilen kârın gelir vergisine tâbi kılınması gibi bir
sakıncayı doğuruyor, hem de muhasebe teknikleri ile çelişkiye düşüyorduü Günümüzde
ise kârın hisse senedi şeklinde dağıtılması sonucunu doğuran sermaye
artırımının sadece bir bilanço ve muhasebe işleminden ibaret olduğu görüşü
egemendir.
Başka bir ifade ile, bu tür bir artırımda sadece kâğıt üzerinde bilançodaki
sermaye kalemi ile yedekler kaleminde bir değişiklik yapılması ve sermayenin
artırılan kısmı kadar yedek kaleminin azaltılarak bunun esas sermaye kalemine
eklenmesi söz konusudur. Hukukumuzda yeniden değerleme sonucunda, sermayenin
artırılması da pay sahiplerine gizli yedek şeklindeki kârdan hisse senetleri
verilmesini gerektirmektedir.
Kârın hisse senedi şeklinde dağıtılmasında, dağıtılmaya konu olabilecek
yedekler sadece serbest yedeklerdir. Nihayet, bu durumda, esas sermayenin tümü
ile ödenmiş olması da zorunlu değildir; çünkü TK m. 391/1, sadece pay
sahiplerinin yeni katılma payları taahhüt ederek sermayenin artırılması halinde
uygulanan bir hükümdür.
Kartel
Kartel
sözcüğünün etimolojik kökü Latince'de "charta" ve İtalyanca'da
"cartello"dur. Ortaçağ hukukunda, feodal devletlerin birbirlerine
savaş açarken gönderdikleri yazılı "bellum justum" gerekçesine
"kartel" denirdi. Aynı terim, düelloya davet anlamında da
kullanılmıştır.
Devletler hukukunda, kumandanların tutsakları değiştirmek için yaptıkları
sınırlı ve geçici anlaşmalar "mübadele karteli" terimiyle ifade
edilirdi. Politikada ve ekonomide kullanılan kartel sözcüğünün anlamı,
devletler hukukundakinin benzeridir.
Kartel, bağımsız tüzel kişilik sahibi firmaların aralarında rekabete son vermek
veya rekabeti sınırlı tutmak amacıyla yaptıkları bir anlaşmadır. Firmaların
fiyat politikaları, satış şartları, üretim miktarları, sürüm alanları, yatırım
programları, reklam harcamaları, kâr marjları, araştırma bütçeleri, komisyoncu
ve pazarlamacılara ödedikleri yüzdeler kartel anlaşmalarına konu olabilir.
Kartellerin etkinliği, anlaşmaya giren firmalar grubunun piyasaya yön
verebilecek güce sahip olmasına bağlıdır. Fiyatların yükselmesine, üretimin
daralmasına ve tekelleşmeye neden olması, bazı ülkelerde kamu otoritesinin
kartelleşme hareketlerine müdahale etmesine yol açmaktadır.
Kamu İktisadi Teşebbüsleri
Kamu
maliyesi içinde önemli bir yer tutan ve kendine has bazı temel özellikleri olan
bir kamu faaliyeti türü de Kamu İktisadi Teşebbüsleridir, Özellikle II. Dünya
Savaşı'ndan sonra, devletin ekonomik ve sosyal hayata giderek daha çok
karışmasının somut yönü, bu teşebbüslerin kurulması ve hızlı bir tempo içinde
gelişme göstermesidir. Kendi içinde bu kurumlar ana fonksiyonları itibariyle
iki gruba ayrılmaktadırlar. KİT'lerin bir kısmı öncelikli olarak sosyal amaç
için kurulmuşlardır. Bu kuruluşlar milli ekonomide ve sosyal hayat içinde gelir
dağılımının bölgesel, sektörel, fonksiyonel ve kişisel bakımlarda
iyileştirilmesi amacına öncelik vermekte; kar ve rekabet amacını geri planda
tutmaktadırlar.
Buna karşılık KİTlerin bir kısmı ise, mümkün olduğu ölçüde fırsat eşitliğine,
tam rekabet şartlarına ve özel hukuk kurallarına göre fâaliyette bulunmak ve
böylece özel sektör girişimciliğine öncülük ve yol göstericilik görevini yerine
getirmek üzere kurulmuşlardır.
Farklı iki amaç için kurulan bu kurumların ortak yönü, ekonomik faaliyette
bulunarak kamu hizmeti veya sosyal hizmet görmek olduğundan, bunlar kamu
maliyesi inceleme alanı içinde mütalaa edilmektedirler. Ancak, sosyal bilimlerin
diğer alanlarında olduğu gibi KİT'ler alanında da zaman içinde önemli fonksiyon
ve yaklaşım değişiklikleri meydana gelmiştir. Nitekim son yıllarda devlet
fonksiyonlarında meydana gelen değişimlere uygun olarak hemen her ülkede
özellikle ekonomik yönü ağır basan KİTlerin özel sektöre devri ve özelleştirme
girişimleri giderek önem ve yoğunluk kazanmıştır.
Konsolidasyon
Sözlük
anlamı takviye, tahkim, berkitme, sağlamlaştırmadır. Genellikle kısa vadeli bir
devlet borcunun yerini uzun vadeli bir borcun alması anlamını taşır. Devletin
vadesi gelmiş olan kısa vadeli (dalgalı) borçları ödeme imkânına sahip olmaması
halinde, tahkim yoluna başvurulur.
Konsolidasyon işlemi "ihtiyari" ve "cebri" olmak üzere iki
türlüdür. İhtiyari tahkimde bireyler, kısa vadeli borcun yerine piyasaya
sür.len yeni borç tahvillerini alıp almamakta serbesttirler. Devlet, uzun
vadeli borç tahvillerini piyasaya sürer ve bankalardan sağladığı gelirle kısa
vadeli borçları öderü Ya da devlet kısa vadeli borç tahvillerini para olarak
kabul eder ve ellerinde bu tahvilden bulunduranlar, bunları daha yüksek faizli
yeni tahvillerle değiştirebilirler.
Cebri tahkimde bireylere tercih hakkı tanınmaz; devlet, tek taraflı olarak,
kısa vadeli borç tahvili yerine uzun vadeli borç tahvilini geçirir. Böyle bir
durumda yeni tahvilleri ilginç veya üstün kılacak şartlar aslında fazla önemli
değildir. Ancak, politik düşüncelerle, devlet yine de bazı avantajlar sağlamak
yoluna gider.
Konsolide Bütçe
Konsolide
Bütçe, Konsolide Bütçe İdareleri olarak adlandırılan genel ve katma bütçeli
idarelerin alt bütçelerinin toplamından oluşur. Genel Bütçeli İdareler
Cumhurbaşkanlığı seviyesinden başlayarak TBMM, Yüksek Yargı organları,
Başbakanlık, Genel Kurmay Başkanlığı ve tüm bakanlıklarından oluşur. Ayrıca,
Hazine Müsteşarlığı, DPT, DİE, DTM gibi diğer ekonomik kuruluşlar da bu
kategori içerisinde yer alır.
İç ve dış borç faiz ödemeleri nedeniyle bugün genel bütçeli idareler içerisinde
en büyük ödenek Hazine Müsteşarlığı'ndadır. Müsteşarlığı Maliye Bakanlığı takip
eder. Genel bütçeli idareler gelirleri arasında vergi gelirleri (dolaysız ve
dolaylı vergiler), vergi dışı normal gelirler (kurumlar hasılatı ve devlet
payları, devler mülklerinin gelirleri, v.s.), özel gelir ve fonlar ile iç borç
gelirleri yer alır. Katma bütçeli idarelerin gelirleri ise faaliyet konusu
işlemlerinden elde edilir.
Konsolide bütçe giderleri ise; cari harcamalar, yatırım harcamaları ve transfer
harcamaları diye üç gruba ayrılabilir. Cari harcamalar personel harcamaları;
yani maaş ve ücret ödemeleri ile diğer cari harcamalardan oluşur. Diğer caru
harcamalar içerisinde kırtasiye, akaryakıt ve demirbaş masraflarının yanısıra,
Türkiye'nin iç ve dış güvenliğine yönelik harcamalar da diğer cari harcamalar
alt kategorisi içerisinde görülür.
Yatırım harcamaları, devletin okul, hastahane, otoyol anlamında alt ve üst yapı
yatırımlarını temsil ederken, transfer harcamaları içerisinde KİT'lere yapılan
transferler, Sosyal Güvenlik Sistemi'ni yapılan transferler, tarım desteklemesi
ve hepsinden önemlisi iç ve dış borç faiz ödemeleri yer alır.
Konsolide Bütçe, Yüksek Planlama Kurulu'nda son halini aldıktan ve Bakanlar
Kurulu tarafından incelenip onaylandıktan sonra, bir sonraki yıl uygulanmak
üzere, bir önceki yılın en geç 17 Ekim akşamına kadar TBMM'ne bir yasa tasarısı
olarak sevk edilir. Konsolide Bütçe bir yasa tasarısı olarak önce Meclis Bütçe
ve Plan Komisyonu'nda görüşülür ve onaylandıktan sonra, Genel Kurul'a iner.
Genel Kurul'da da kabul görmesi halinde yasalaşır ve yürürlüğe girer. Konsolide
Bütçe yasa tasarısı içerisinde yer alan ödenekler, Meclis'te onaylanması
halinde ilgili hükümete bütçe idareleri için yapabilecekleri harcamalar için
verilen yetkiyi temsil eder. Yani, hükümet Meclis tarafından onaylanmadığı
müddetçe ödeneklere bağlı harcamaları yapamaz ve bütçede yer alan gelirleri
toplayamaz.
Konvertibl Tahvil
Tahvili
ihraç eden şirket, izahnamede belirli bir süre sonra, belirgin şartların yerine
gelmesi halinde ve belirli fiyatla tahvilin hisse senedine dönüştür.lmesi
hakkını tahvil sahiplerine tanıyabilir. Bu takdirde "hisse senedine
dönüştürülebilir tahvil"den bahsedilir. Dönüştürme hakkı hisse senedine
olabileceği gibi, başka bir menkul kıymete de olabilir.
Dönüştürme hakkı, tahvili ihraç eden şirketin ihraç edeceği menkul kıymetlere
olabileceği gibi, ihraç eden şirketle ilgili başka bir şirketin menkul
kıymetlerine de olabilir. Dönüştürmenin yapılacağı sürenin başlama ve bitiş
noktalarının başlangıçta belirgin olması, dönüştürme fiyatının veya oranının
başlangıçta bilinmesi ve dönüştürmenin hangi objektif şartlar altında
yapılacağının başlangıçta açıkça bilinmesi, sistemin işlerliği açısından
esastır.
Konvertibl tahvilin faydaları
Başlangıçta piyasa haddine kıyasla daha düşük bir faiz oranı ile tahvil
çıkarılabilmesine imkân verebilmesi (alıcıların spekülatif bekleyişleri düşük
faiz farkını telafi edebilecektir).
Dönüştürülme işleminin yapılmasıyla şirket kolay bir yoldan öz sermayesini
artırabilecektir.
Diğer yandan dönüştürmenin mevcut hisseleri artırarak hisse başına düşen
kazancı azaltması, ne miktarda tahvilin hisse senedine dönüştür.lmesinin
yapılacağı konusunda şirket yönetiminin belirsizliğe sahip olması, dönüştürme
sonucunda faiz ödenen bir kaynağın temettü ödenen bir kaynak haline gelmesi ve
dolayısıyle şirketin vergi yükünün artması, başlangıçta sakıncaları teşkil
etmektedir.
Küreselleşme
Berlin
Duvarı'nın 1989 yılında çöküşünün ardından, 1990'lı yıllardan itibaren hemen
her alanda sıkça karşılaştığımız küreselleşme sözcüğü, günümüzde sadece
ekonomik bir kavram olarak değil, içinde bulunduğumuz uluslar arası sistemi
tanımlamak için de kullanılmaktadır.
Küreselleşme, ekonomiden siyasete, sosyal politikadan kültüre, hemen hemen
yeryüzünün her alanındaki değişimi ifade etmek için kullanılan
"sihirli" bir sözcük haline gelmiş; ünlü sosyolog Peter Burger'ın
deyimiyle, Alman kömür endüstrisindeki gerilemeden, Japon gençlerinin cinsel
alışkanlıklarını açıklamaya kadar geniş bir alanda kullanılan
"klişe"ye dönüşmüştür.
Burger'ın görüşlerine paralel bir biçimde adeta geçmiş ve geleceğin kapılarını
açacak anahtar bir kavram olarak görülen küreselleşmeyi Bauman'da
"parolaya dönüşmüş moda bir deyim" olarak değerlendirmektedir. Kavram
olarak "küresel" (global) sözcüğünün kökeni, 400 yıl öncesine gitse
bile "küreselleşme" (globalization), oldukça yenidir. İlk olarak
1960'larda ortaya çıkan küreselleşme kavramı, 1980'lerde ise sıkça kullanılmaya
başlanmıştır. 1990'lara gelindiğinde de bilim adamlarının önemini kabul ettiği
anahtar bir sözcük haline gelmiştir.
"Amatör bir kameranın tespit ettiği bu çatışma
", "Uydu
tarafından ekranlara yansıyan alınmış olan bu fotoğraf
", "Batık
denizaltından ilk görüntüler
" Artık sıkça duyduğumuz bu ifadeler,
ekranları başındaki kitleleri heyecanlandırmakla, gündelik hayatlarını doğrudan
etkilemekle kalmıyor, daha önemlisi, uluslararası ilişkileri de şekillendiriyor
bugün.
Artık bugün, yerel (milli) meselelerin yol açtığı küresel etkiler, çözüm
arayışlarında uluslararası konjonktür gerçeğini dikkate alma zorunluluğunu da
beraberinde getiriyor. Piyasa güçlerine daha fazla dayanan ve ekonomi
yönetiminde devletin rolünün azalması olarak tanımlanan "uyum süreci"
üzerine küresel ve bütünleşik bir perspektif geliştirme amacını gütmektedir.
Burada sunulan savın özü yapısal uyumun, küreselleşme süreci ile karşılıklı
bağımlılık ve birbirini güçlendirme ilişkisi içinde bulunan dünya çapında bir
olay olduğudur.
Küreselleşme sürecinden kast edilen dünya ekonomilerinin artan bütünleşmesidir.
Uyum ve küreselleşme süreçleri geniş kapsamlı sosyo-politik sonuçlara yol
açmışlardır. Değişik mekanizmalar aracılığıyla, bu süreçler ülkeler içindeki ve
arasındaki eşitsizliğin ve yoksulluğun yoğunlaşmasına ve dolaylı olarak bir
dizi sosyal probleme katkıda bulunmuştur.
Sadece ulusal birlik ve dayanışma adına değil, gelecekteki büyüme için de
gerekli bir yatırım olarak sosyal problemlerin ele alınması gerekmektedir.
Dolayısıyla 1990'ların karşımıza çıkardığı sosyal sorunlara meydan okuyacak
kurumsal düzenlemelerin ve sosyal konfigürasyonları incelemek büyük önem taşır.
Globalleşme ya da Küreselleşme son yıllarda çok sık kullandığımız kavramlardan
birisi. Globalleşme, iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda bazı ortak
değerlerin yerel ve milli sınırları aşarak dünya çapında yayılmasını ifade
ediyor. İktisadi alanda hem gelişmiş, hem de gelişmekte olan ülkelerde
benimsenen iktisadi sistem ve buna bağlı olarak uygulanan iktisat politikaları
giderek benzerlik gösteriyor.
Reel sosyalizmin çöküşü ile birlikte dünyada liberal ekonomik düzen, yani
serbest piyasa ekonomisi giderek globalleşiyor. Tüm dünyada kamu ekonomisinin
görev ve fonksiyonları yeniden tanımlanmaya çalışılıyor. Devletin sınırlanması
ve küçültülmesi ve bu şekilde piyasa ekonomisine işlerlik kazandırılması
görüşleri önem kazanıyor. Dünya ticareti giderek serbestleşiyor.
Gerçek anlamı tamamıyla anlaşılmadan ve tartışılmadan, bütün dünyada olumlu
veya olumsuz tepkilere yol açan bir sözcük olan küreselleşmenin bir şanssızlığı
da, Soğuk Savaş'ın sona ermesinin ardından, dünyada bu kelimeyi sıkça
kullanmaya başlayan siyasetçilerin izledikleri politikalarla özdeşleştirilmiş
olmasıdır. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, küreselleşmenin ne anlam ifade
ettiği tam anlaşılmadan, hakkında olumlu veya olumsuz değer yargıları
oluşmuştur.
Küreselleşmeyi savunanlar da, eleştirenler de kendi görüşlerinin haklılığını
ortaya koyacak gelişmeleri ve istatistik bilgileri sıkça kullanmaktalar.
Küreselleşmenin faydaları konusunda bir görüş birliği olduğunu söylemek
mümkündür. Sürdürülebilir ekonomik kalkınma, yükselen yaşam standartları,
teknolojik ilerleme ve bilginin daha hızlı yayılması, küreselleşmenin en
belirgin faydaları arasında sayılmaktadır.
Öte yandan, küreselleşmeyi sadece ekonomik alandaki faaliyetleri etkileyen bir
unsur olarak görmek de sınırlı bir bakış açısını yansıtmaktadır. Bu çerçevede,
malların ve sermayenin serbestçe dolaşımının yanı sıra, insanların daha sık
seyahat etmeleri, bilgi-iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmeler ve
Internet kullanımının giderek yaygınlaşması, küreselleşmenin önde gelen itici
güçleri arasında bulunmaktadır.
Saydamlık da, küreselleşmenin ön plana çıkardığı kavramlar arasında yer
almaktadır. Gelir dağılımının daha hakça olması, yolsuzlukların azalması, hatta
siyasi özgürlüklerin ve insan haklarına saygının artması, küreselleşmeyle doğru
orantılı gelişen unsurlar arasında sayılmaktadır.
Bir diğer ifadeyle aşırı küreselleşmecilere göre, piyasalar artık devletlerden
daha güçlüdür. Devletlerin otoritesindeki bu gerileme ise, diğer kurumlar ile
birliklerin ve yerel/bölgesel otoritelerin artarak yaygınlaşması şeklinde görülebilir.
Radikal/aşırı küreselleşmeciler, dünya toplumunun, geleneksel ulus devletlerin
yerini almakta olduğunu (ya da alacağı) ve yeni toplumsal örgütlenme
şekillerinin belirmeye başladığı düşüncesindedirler. Ancak bu grup içinde yer
alanlar, homojen bir görünüm arz etmemektedirler.
Örneğin neo-liberaller, devlet gücü üzerinde piyasanın ve bireysel otonominin
başarısını memnuniyetle karşılarken, aynı grup içinde yer alan neomarksistler
(ya da radikaller), çağdaş küreselleşmeyi, baskıcı küresel kapitalizmin
temsilcisi olarak değerlendirmektedirler. Fakat bu ideolojik yaklaşımlardaki
farklılıklara rağmen, bugün giderek artan bir biçimde bütünleşmiş küresel bir
ekonomin mevcut olduğuna ilişkin düşünceyi de paylaşmaktadırlar.
KÜRESELLEŞMENİN TARİH SONUCU ANALİZİ
Küreselleşme olgusunun dünya üzerinde yayılma hızı, 1980 yılından itibaren
artan bir ivme kazanmıştır.Ekonomik alanda küreselleşmenin ivme kazandırdığı
unsurlar genel hatlarıyla;sermaye ve finans çevrelerinin artan serbest dolaşım
hızı, demografik yapının gelişmiş ülkeler aleyhine değişmesiyle ortaya çıkacak
emek piyasalarının seyyaliyeti ve üretimdeki rolü, dış ticaretin yaygınlaşması
ve gittikçe birbirine bağlı hale gelmesi şeklinde sınıflandırılabilir.
Soğuk Savaş döneminin sona ermesi ve küreselleşme, üzerinde tartışılan ve
uğruna mücadele edilen kavramları sorgulamamıza zemin hazırlamış, aynı zamanda
bizi, yitirilenler yerine ikame değerlere yönelmeyi zorunlu kılmıştır.
Ülkeler;yakın bir gelecekte yürüttükleri sömüren ve sömürülen, ezen ve ezilen
kavgalarını gündemlerinden tamamen kaldırarak, ülkelerine yönelik yabancı
sermaye akışını artırmak gayreti içersine girmişlerdir.
Ülkelerin sermaye transferine yönelik çalışmaları, karlı projelerin üretilmesi
ile sınırlı olmayıp;makro ekonomik dengeleri sağlayan reformların ve yapısal
dönüşümlerin ülke içerisinde hayatiyet kazandırılması çabalarını da
kapsamaktadır.
Uluslararası piyasalardan sağlanacak sermaye akışı;yatırımların artırılması,
mevcut teknolojinin modernize edilmesi ve/veya ileri teknoloji transferinin
sağlanması, üretimin ve istihdamın artırılması, ihracatın geliştirilmesi ve tüm
bunlara bağlı olarak büyümenin hızlandırılması sonucunu temin edecektir.
21. yüzyıla girerken, dünya ekonomisine damgasını vuran olgulardan birisi
olarak kabul edilen "küreselleşme"yi, işgücünün, sermayenin
teknolojinin ve mal piyasalarının uluslararası nitelik kazanması şeklinde tarif
etmek mümkündür. Bugüne kadar ekonomik boyutu ön plana çıkan küreselleşmenin
gelecek yüzyılda siyasi, sosyal ve değer yargıları boyutları da gündeme gelecek
ve tüm dünya için geçerli normların oluşturulması ile küreselleşme nihai
hedefine ulaşacaktır.
Aralık 1996 ayında Singapur'da düzenlenen DTÖ Bakanlar Konseyi toplantısında;
iş standartları, rekabet politikaları, devlet ihaleleri, rüşvet ve ayrımcılık
gibi uygulamaları dünya ticareti kapsamında değerlendirmeye alınması
küreselleşmenin "tek bir dünya sistemi" yaratmaya yönelik olduğu
konusunda önemli ipuçları vermektedir.
1980'li yılların ikinci yarısında başlayan "Küreselleşme" olgusu,
1990'lı yıllarda dünya ekonomisindeki en önemli gelişme oldu. Küreselleşme için
çok farklı tanımlar yapılmaktadır. İdeolojik açıdan değerlendirildiğinde
kapitalist sistemin kendini devam ettirebilmesi için daha çok üretmek ve daha
çok mal ve hizmet satmak ihtiyacını karşılamak amacıyla dünya pazarında
serbestleşme ve sınırların kaldırılması olarak tarif edilebilir. Küreselleşme
ile birlikte dünya tek bir pazar haline gelmektedir.
Gelişmekte olan ülkeler ise küreselleşmeden hem olumlu hem olumsuz etkilenmektedir.
Gelişmekte olan ülkeler ekonomik kalkınma ve beşeri gelişmişlik sorunlarını
çözmeden uluslararası rekabet ile karşı karşıya kalmaktadır. Küreselleşme
21.yüzyılda demokrasi, piyasa ekonomisi, bireysel özgürlükler ve girişimcilik
kavramlarını daha da güçlendirmektedir.
Teknolojik gelişim ve bilgi dünyası küreselleşmeyi hızlandıran iki unsurdur. Bu
iki unsur üretim faktörlerinde de değişme yol açmaktadır.21.yüzyıl küresel
rekabetinde insan ve bilgi unsuru sermayeden daha önemli hale gelmektedir. Bu
bağlamda iş koşulları iş hukuku ve sendikacılık kendilerine yeni tarifler
aramaktadır.
Günümüzde "küreselleşme-globalizm" kavramı Parmenides'ten buyana
küreye yüklenen anlam taşımaktadır. SSCB'nin dağılmasından sonra dünyanın
toplumsal ve siyasal bakımdan çelişmesiz durgun ve hareketsiz hale geldiği öne
sürülmüştür. Sınıfların ortaya çıkmasından buyana tarih sahnesine çıkan her
sistem kendini ebedi, insanlığın keşfettiği son ve idealist sistem olarak ilan
etti.
Tarihteki ilk büyük imparatorluk olan Roma İmparatorluğundan başlayarak belli
başlı büyük imparatorluklar, toplumsal bir sistem olma iddiasındaki
Hıristiyanlık ve Müslümanlık ile kendilerini bu dinlerin yayıcısı ilan eden
imparatorluklar kendileri ile birlikte artık "tarihin sonuna" gelindiğini
iddia ettiler. Kendilerinden öncekilerin ve kendi dışındakilerin barbar, kafir,
batıl, terörist ilan edip kendilerini insanlığın en son ve en ileri temsilcisi
olarak gösterdiler. Dolayısıyla kendi egemenliklerinde dünyanın ebedi bir
barışa, refaha, adalete kavuşacağını ilan ettiler.
Roma İmparatorluğu, sonra Katolik kilisesi merkezli Hıristiyanlık, arkasından
İslam İmparatorlukları ve Osmanlı İmparatorlukları hep bir "cihan
sistemi", "cihan imparatorluğu olma", bu günkü deyimiyle dünyayı
kendi egemenlikleri altında "küreselleşme" peşinde koştular.
KÜRESELLEŞMENİN ORTAYA ÇIKARDIĞI OLUMLU- OLUMSUZ SONUÇ
*Serbest ticaret örneğinde olduğu gibi küreselleştirme bazı durumlarda
taraflara ekonomik yararlar da sağlamaktadır gerçekte ise hem sürecin kendisi,
hem de destek gördüğü ekonomik rejimler bir çok bakımdan insanlığın huzuru,
refahı ve barışı için ciddi tehditler oluşturmaktadır ve her platformda karşı
çıkılmalıdır. Bunu gerçekleştirmek ise son derecede güç görünmektedir.
Süreci ve kavramı destekleyenler olumlu yönleri üzerinde yoğunlaşarak ve egemen
güçleri de arkalarına alarak direnilemez bir momentum yaratmakta ve karşı
çıkanlara ütopyacı saf idealistler gözü ile bakılmaktadır. Fakat çoğunluğun
çıkarları ile ters düşen bütün süreçler gibi küreselleştirme de karizmatik
görünümünün arkasında sırıtan kusurları taşımaktadır. Bütün propagandalara
karşılık, küresel ekonomideki gelişmeler savunulduğu ve beklenildiği gibi
değildir ve dramatik krizlerle sarsılmaktadır.
Günümüzde küreselleşmenin ivme kazandırdığı bilgi ve iletişim
teknolojilerindeki hızlı gelişmeler, uluslararası ticaret ve kalkınmanın
canlanması konusunda çok önemli bir rol oynamaktadır. Yine de, bilgi ve
iletişim teknolojilerinin sunduğu olanaklardan yeterince faydalanıldığını
söylemek ne yazık ki mümkün değildir. Bilgi ve teknolojiye ulaşım konusunda hem
ülkeler hem de bölgeler arasında belirgin bir eşitsizlik bulunmaktadır.
Bilgi iletişim teknolojileri ve Internet kullanımında gelişmiş ülkeler ile
gelişmekte olanlar arasındaki mevcut farklılığı vurgulamak üzere kullanılan
"dijital bölünme" (dijital divide) kavramının, küreselleşmeyle
birlikte giderek "dijital uçurum" (dijital abyss) haline dönüştüğü
eleştirileri son yıllarda sıkça yankı bulmaktadır. Gerçekten, günümüzde dünya nüfusunun
yüzde 80'inin en temel haberleşme olanaklarından yoksun olduğu ve Afrika
kıtasında yaşayanların sadece yüzde ikisinin telefon hattına sahip bulundukları
unutulmamalı.
Küreselleşme son yıllarda üzerinde en fazla tartışılan ve hakkında en çok kitap
yayınlanan konuların başında geliyor. Küreselleşmenin zararlarına dikkat çeken
ve gerek ülkeler gerek bölgeler arasındaki esasen mevcut olan dengesizlikleri
daha da artıran etkilerini vurgulayan yayınların yanı sıra, özellikle son
yıllarda, küreselleşmenin olumlu yönlerine dikkat çekilen eserler de
yayınlanmış bulunuyor.
Thomas Friedman'ın "The Lexus and the Olive Tree", John Micklethwait
ve Adrian Wooldridge'in "A Future Perfect" ve Pascal Zachary'nin
"The Global Me" adlı kitapları, artık herkes tarafından teslim edilen
olumsuz yönlerine değinmekle birlikte, esas itibariyle küreselleşmenin
savunmasını yapan ve olumlu yönlerini vurgulayan eserler olarak dikkat çekiyor.
Bütün bu eserlerdeki ortak nokta, küreselleşmenin sanayi devriminden bu yana
dünyayı değiştiren en büyük güç olduğu ve yeni bir uluslararası sistem olarak
kendisini kabul ettirdiğidir.
Uyum ve küreselleşme süreçleri geniş kapsamlı sosyo-politik sonuçlara yol
açmıştır. Değişik mekanizmalar aracılığıyla, bu süreçler ülkeler içindeki ve
arasındaki eşitsizliğin ve yoksulluğun yoğunlaşmasına ve dolaylı olarak bir
dizi sosyal probleme katkıda bulunmuştur.
Küreselleşmenin, ulus devletin uluslararası alandaki gücünü sınırlayan ve
çokuluslu şirketlerin, hükümet dışı örgütlerin, araştırma ve düşünce
kuruluşlarının ve medya kartellerinin uluslararası alandaki güçlerini artıran
etkisi sonucunda, sivil toplum kuruluşlarının, bilim adamlarının, yazarların,
akademisyenlerin, başka bir deyişle "bireylerin" uluslararası
ilişkileri etkileme ve yönlendirme olanağı da eskiye oranla artmıştır.
Elde ettikleri büyük servetin bir bölümünü, geçmişte ülkelerindeki eğitim,
sağlık gibi alanlara harcayan, "klasik" olarak adlandırabileceğimiz
yardımseverlerin yanı sıra, küreselleşmenin etkisini iyice hissettirdiği son
yıllarda, çevrenin korunması, yoksulluk ve hastalıklarla uluslararası alanda
mücadele gibi küresel planda faaliyet gösteren yeni kuruluşlar da ortaya
çıkmıştır.
Kapitalizm tarihin sahnesine çıktığında bir yandan feodal parçalanmışlıklara
son verdi. Diğer devletleri şekillendirdi. Sermaye ise uluslar arası
karakterinden dolayı hiçbir sınır tanımadan dünyada kapitalizmin bir dünya
sistemi olma iddiasına önemli bir yer verdi. Sömürgecilik kapitalizmin
küreselleşme denemesinin ilk aracı olarak uygulandı.
Tekeller de kapitalizmin uluslar arası olma niteliğinin somut ifadeleri olarak
biçimlendi. Ulus ve ülke çıkarı tanımayan tekeller kar peşinde koşarken ulus,
din, dil, mezhep ve milliyet farkı gözetmediler. Bu uluslar arası olma
özelliği, dünyanın bütününe egemen olma isteği, dünyanın yeniden paylaşımını
gündeme getirdi.
Küreselleşmenin kime yaradığı irdelendiğinde zenginler ve yoksullar arasında
açılan uçurumun son yıllardaki geometrik büyüme hızı ve üretim tekelleşmesinin
kalkınmakta olan ülkeler için hayati önem taşıyan üretim dallarında yaşanıyor
olması bize fikir verecektir. 1960 yılında dünyanın en yoksul ve en zengin
beşte biri arasındaki gelir oranı 1'e 30 iken, bu oran 1990 da 60'a, 1997'de
74'e çıktı.
Zengin-yoksul uçurumunun bu denli büyümesi, başlı başına düşündürücüdür. Bu
çarpıklık küreselleşme sürecinin ortak değerler üzerine kurulu olup olmadığı
konusunda ciddi endişeler doğurmaktadır. Üretim alanlarında yaşanan
olumsuzluklar bu endişeleri daha da körüklemekte, Dünya üretiminin tümünü
neredeyse topu topu 10 çok uluslu şirket yönlendiriyor.
Örneğin tarım ilaçlarının % 85'i sanayileşmiş ülkelerde yerleşik toplam 10
firma tarafından üretiliyor. Birçok ülkede yaşanan yoksulluğun bu sektördeki
fiyat politikalarına bağımlı olduğu bir gerçek. Küreselleşme sürecinin
yücelttiği ekonomik etkinlik ve verimlilik prensipleri, açlık veya yoksulluk
gibi endişeler taşımıyor. Son on yılda artan gelir ve üretim çarpıklıkları,
Birleşmiş Milletler Kalkınma Raporundan ve ona ilişkin bazı yazılardan bir
takım veriler aktaralım;
· Gelişmekte olan ülkelerde 1 milyar 300 milyon kişi temiz sudan yoksun,
· 840 milyon insan açlık sınırında,
· 1,5 milyar insanın günlük geliri 1 dolardan az,
· 80'den fazla ülke 10 yıl öncesinden daha az kişi başına gelire sahip,
· İlkokul çağındaki 7 çocuktan biri okulsuz,
· Dünyada en varlıklı 200 kişinin serveti, dünya nüfusunun % 41'nin toplam
gelirinden fazla.
Kuruş
İlk kez
Fransa Kralı XI. Louis tarafından gros adıyla ve gümüş sikke olarak tedavüle
sürüldü (1250). Ardından tüm Avrupa ülkelerine farklı para birimi olarak
yayıldı. Osmanlı İmparatorluğu ilk kez I. Bayezid zamanında kuruşu kullandı
(1392). Kızıl Kuruş altını, Beyaz Kuruş ise sikkeyi ifade ediyordu. Kuruşun
rayici ise, I. Selim zamanında 40 birim olarak belirlendi.
Arslanlı adı verilen bir başka kuruş ise 35 birim akçeydi. Kuruş olarak anılan
büyük gümüş sikkeler, ilk kez II. Süleyman tarafından Osmanlı darphanesinde
bastırıldı. Bakır, gümüş ve altın madenlerinden çeşitli dirhemlerle bastırılan
kuruş, Osmanlı dönemi boyunca evrim geçirdi. Türkiye Cumhuriyeti'nce de liranın
yüzde biri olan para birimi olarak kullanıldı.
Laffer Eğrisi
ABD'li
ekonomist Arthur Laffer tarafından sunulmuştur. Arz ekonomisinin önemli
kavramlarındandır. Vergi oranları ile devletin tahsil edeceği toplam vergi
gelirleri arasındaki ilişkiyi gösterir. Buna göre, bireyler vergi oranlarında
yapılacak artışlara cevap verirler. Vergi düzeyindeki artış belli bir noktaya
kadar devletin vergi gelirlerinin artmasını sağlarken, vergilerin daha da
yükseltilmesi bireylerin vergi ödemekten kaçınma eğilimi göstermesine,
dolayısıyla devletin vergi gelirlerinin azalmasına yol açar.
Limited Şirket
Bu ortaklık
tipi, Alman kanun koyucusu tarafından 19. yüzyıl sonlarında ihdas edilmiştir.
Hukukumuz da, 1926 tarihli Ticaret Kanunu ile bu ortaklığa yer vermiş
bulunmaktadır. 29.6.1956 tarih ve 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu, bu ortaklık
tipini 503-555. maddeleri arasında düzenlemiştir.
Limited ortaklığı tanımlayan TK m. 503/1'e göre: "İki veya daha fazla
hakiki veya hükmi şahıs tarafından bir ticaret unvanı altında kurulup,
ortaklarının mesuliyeti koymayı taahhüt ettikleri sermaye ile mahdut ve esas
sermayesi muayyen olan şirkete limited şirket denir."
Limited ortaklıklar, sigortacılık ve bankacılıkla uğraşmak üzere kurulamazlar.
(m. 503/3) Tüzel kişiliğe sahip olan bu tip ortaklıkta, ortak sayısı en az iki,
en çok elli olarak kanun tarafından sınırlanmıştır. (TK m. 504/1)
Limited ortaklığın sermayesi belirli olmalı ve paylara bölünmüş bulunmalıdır.
Bu sermaye nakit olarak ifade edilmelidir. Emek ve ticari itibar, sermaye
olarak konulamaz, düşük olamaz. Yine, TK m. 507/1'e (Değişik madde:
KHK/559-27.6.1995) göre, "Limited şirketin esas sermayesinin en az beş yüz
milyon TL olması şarttır.
Ortakların koyacakları sermaye birbirinden farklı olabilir. Ancak, ortakların
koyacakları sermayenin en az yirmi beş milyon TL veya bunun katları olması
lazımdır. (TK m. 507/2) Ortaklar tarafından konulan sermaye için, anonim
şirkette olduğu gibi hisse senedi çıkarılmaz. (TK m. 503/3)
Ortaklığın en önemli özelliklerinden biri, ortakların sorumluluklarının, anonim
ortaklıklarda olduğu gibi, taahhüt ettikleri sermaye payı ile sınırlı
bulunmasıdır. Limited ortaklığın kuruluşu üç aşamada gerçekleşir:
Kurucular tarafından ortaklık ana sözleşmesinin düzenlenmesi (TK m. 505-506);
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'ndan izin alınması;
Tescil ve ilan (TK m. 511).
Ortaklığın kanunda belirtilen organları, "ortaklar genel kurulu" ve
"müdürler"dir. (TK m. 536, 541) Ortak sayısı 20'den fazla olursa bir
de denetleme organı bulunması zorunludur. (TK m. 548/1) Limited ortaklığın
medeni haklardan yararlanma ehliyeti, sözleşmede gösterilen işletme konusuyla
sınırlıdır.
Makro Ekonomi
Makro
ekonomiyle, geniş boyutlu ekonomi vurgulanır. Ekonominin bir bütün olarak
işleyişiyle ilgilidir. Makro ekonomi, toplam büyüklüklerin çözümlemesi ile
ilgilenir ve ulusal gelir, toplam talep ve arz, fiyat değişim oranı, büyüme,
işsizlik ve parayla beraber ekonominin tümü üzerinde incelemeler yapar,
ekonomik yaşamın devri akışına ilişkin sorularla uğraşır.
Ayrıca, toplam kaynakların kullanılış derecesini belirleyen öğeler, bu kullanım
derecesinin zaman içinde değişme nedenleri, belirli bir dönemde ulusal gelirin
hangi düzeyde belirleneceği, çalışmak isteyen herkesin iş bulup bulamayacağı,
toplam tüketim ve toplam yatırım harcamalarının hangi öğelerin etkisi altında
belirleneceği, fiyatlar genel düzeyinin ne olacağı, ödemeler dengesi
güçlükleri, ekonomik büyüme oranı, ekonomik durgunluk, gelir ve zenginliğin
dağılımı gibi sorun ve sorulara yanıt aramaktadır.
Ulusal gelirle istihdam ilişkisi, bu global değerin uzun süreli reel akımını
dile getiren ekonomik büyüme ve bu hareketi oluşturan makro değişkenlerin tam
kullanımıyla gönenç kayıplarının önlenmesi, ekonomi biliminin makro bölümünde
çözümlenmektedir.
Makro ekonominin en önemli özelliği, bir araya getirilmiş-kümeleşmiş
büyüklükleri konu almasıdır. Makro ekonominin kendisine konu yaptığı miktarlar
heterojendir ve çeşitli mal ve hizmetler para değerleri üzerinden toplanmak
yoluyla global değerlere varılmaktadır. Makro ekonomi, toplam harcama ve toplam
yatırım dengesiyle, genel ekonomik dengeyi ele aldığı için bütünsel bir denge
kuramı sayılmaktadır.
Mali Bilanço
Mali
yasalar ve bu yasaların koyduğu kural ve müeyyideler (yaptırımlar) gözönünde
tutularak düzenlenen bilançodur. "Vergi Bilançosu" da denilmektedir.
Mali bilançonun düzenlenmesinde ilgili yasa hükümlerine uyulması zorunludur.
Çünkü, vergiye konu olan ticari kazancın saptanabilmesi, yasa maddelerinin
uygulanmasıyla mümkündür.
Mali bilançonun hazırlanmasında bina, demirbaş, mal, esham ve tahvilat gibi
birçok iktisadi değerlerin evalüe edilmesi ve yine karşılık ve amortisman
ayrılması Vergi Usul Kanunu hükümlerine göre yapılır.
Maliye Politikası
Kamu
Kesimi, bir yandan yaptığı harcamalar ile geliri artırıcı etki yaparken bir
yandan da topladığı vergiler ile geliri düşürücü bir etkiye sahiptir. Devletin
istihdam, gelir, fiyat seviyeleri gibi makro ekonomik değişkenleri
etkileyebilmek için kamu harcamalarını (cari harcamalar, yatırım harcamaları ve
transfer harcamaları) ve kamu gelirlerini (vergi gelirleri, vergi dışı normal
gelirler, özel gelir ve fonlar) kullanması maliye politikası olarak
adlandırılmaktadır.
Örnek vermek gerekir ise, kamu harcamalarını artırarak ve/veya halktan ve
kurumlardan toplanan verginin yükünü azaltarak ulusal ekonomideki toplam
tüketim harcamalarını artırmaya yönelik olarak izlenen maliye politikasına
genişlemeci maliye politikası, kamu harcamalarını azaltarak ve/veya vergileri
artırarak toplam tüketim harcamalarını azaltmaya yönelik politikaya da
daraltıcı maliye politikası denmektedir. Maliye politikasının etkinliği iki
temel faktöre bağlıdır:
*Yatırım harcamalarının faiz hadlerine olan duyarlılığı
*Talep edilen para miktarının faiz hadlerine olan duyarlılığı.
Merkez Bankası
Devlet
adına para üreten, faaliyetleri ve işlemleri ile devletin maliye ve para
politikasının uygulayıcısı olan ve bankaların bankası olarak da adlandırılan
kuruluş. Merkez bankasının görev ve yetkileri şöyle sıralanabilir:
*Ekonomide para ve kredi hacmini ekonominin gereklerine ve uygulanan hükümet
politikalarına göre belirlemek (Örneğin banknot çıkarma)
*Merkez bankaları, Hazine'ye kredi açmakta, devlet adına tahsil ve ödemelerde
bulunmakta, Hazine işlemleri yapmaktadır.
*Devletin ekonomik ve mali konularda danışmanlığını yapmak
*Kambiyo sınırlaması getirilmişse ülkenin döviz işlemlerini yürütmek
*Bankalar arası takas ve mahsup işlemlerini takas odaları aracılığıyla
yürütmek.
Mikro Ekonomi
Mikro
ekonomiyle dar boyutlu ekonomi vurgulanır. Mikro ekonomi kuramı; klasik
ekonomistlerin geliştirdikleri bir yöntem olup, hane halkı ve firmalar gibi
ayrı ayrı ekonomik birimlerin davranışlarındaki ayrıntılar üzerinde durur ve
neler üretileceği, üretimin nasıl yapılacağı, kimler için üretim yapılacağı,
maliyetler, işgücü, etkinlik ve bölüşüm konuları ile belirli piyasalardaki
fiyatların oluşumu üzerinde durmaktadır.
Bir başka deyişle mikro ekonomi, bireylerin ve iyi tanımlanmış birey
gruplarının ekonomik etkinliklerini inceler. Mikro ekonominin kendisine konu yaptığı
miktarlar homojendir. Ayrıca mikro ekonomi, firma ve tüketici dengeleriyle,
denge fiyatını incelediği için kısmi bir denge kuramıdır.
Milli Gelir
Ekonomi
Bilimi'nin tanımladığı dört üretim faktörü olan doğal kaynaklar, emek, sermaye
ve girişim üretim faktörlerine dağıtılan rant, ücret, faiz ve kar gelirlerinin
toplamı Milli Gelir'i verir. Milli Gelir, GSMH değerinden Amortismanlar ve
Dolaylı Vergiler düşürüldükten sonra bulunan bir değerdir.
Milli Gelir, üretim faktörleri arasında, her bir üretim faktörünün mal ve
hizmet üretimine kattığı ve hakettiği pay kadar dağıtılabiliyorsa, yani bir
haksızlık söz konusu değilse, bu duruma Adaletli Gelir Dağılımı diyoruz. Eğer,
bir veya birden fazla üretim faktörü milli gelirden hakettiğinden daha fazla
pay alıyor ise, bu duruma Gelir Dağılımı Adaletsizliği diyoruz.
Monopol (Tekel)
Bir meta ya
da metaların, üretim ve sürümünün bir elde toplanması durumu. Monopoller,
kapitalizmin ilk basamaklarındaki serbest rekabetin, süreç içinde üretimin
yoğunlaşmasına ve sermayenin merkezileşmesine yolaçmasıyla doğdu.
Kapitalizmin geliştirici gücü olan rekabet, küçük üreticileri hızla ortadan
kaldırmaya, büyük sermaye, küçük sermayeyi üretim alanından çıkarmaya başladı,
böylece küçük üretici mülksüzleşirken üretim araçlarının ve ürünlerinin büyük
kısmı, sayıca az kapitalist üreticinin eline geçti. Bunlar da, kendi aralarında
şirket, kurum ya da anlaşmalarla birleşerek monopolleri oluşturdu.
Monopol piyasasında fiyatları tek başına etkileyemeyecek kadar çok sayıda alıcı
ve bunların karşısında tek bir satıcı vardır. Bu durumda fiyatı belirleyen, tek
firmanın arzı ile piyasa talebi ya da toplam taleptir. Monopolcü firmanın
karını maksimize eden üretim ya da arz miktarı ile piyasa talebinin eşitlendiği
noktada, piyasa denge fiyatı oluşmaktadır. Günümüzde başlıca tekel biçimleri
karteller, sendikalar, tröstler ve konsorsiyumlardır.
Muhasebe
Bir örgütün
kaynaklarının oluşumunu, bu kaynakların kullanılma biçimini, örgütün işlemleri
sonucunda bu kaynaklarda meydana gelen artış veya azalışları ve örgütün
finansal açıdan durumunu açıklayan bilgileri üreten ve bunları ilgili kişi ve
kurumlara ileten bir bilgi sistemi.
İnsanın hesap tutma ihtiyacı ekonomik hayatla birlikte doğmuş ve ekonomik
hayata paralel bir gelişme seyri izlemiştir, bu yüzden ilkel biçimde hesap
tutma tekniğinin doğuşu ticaretin başladığı çağlara kadar uzanır. Yapılan
araştırmalarda, Babil İmparatorluğu'nda; kil tabletler, Eski Mısır'da; papirüs
üzerinde hesaplaşma metinleri, hesap özetleri yapıldığı anlaşılmıştır.
Bugünkü muhasebe teorisinin temelini oluşturan çift taraflı kayıt yönteminin
13. yydan itibaren İtalya'da kullanılmaya başlandığı, 1296 tarihinde
Floransa'da tutulmuş kayıtlardan anlaşılmaktadır. Uygulamalar sonucu oluşan
çift taraflı kayıt yöntemi, din adamı ve matematikçi Luca Pacioli tarafından
yazılı bir metin halinde 1494'te Venedik'te yayımlanmıştır.
Bilgi, kontrol ve öngörme aracı olan muhasebenin başlıca dört görevi vardır:
Kaydetme, sınıflandırma, rapor etme, yorumlama. Muhasebe; Genel Muhasebe, Maliyet
Muhasebesi ve Yönetim Muhasebesi olmak üzere üç bölüme ayrılır.
Muhasebe uygulaması, kar amaçlı örgütler yanında, kar amacı gütmemesine karşın,
kaynak kullanan ve kaynak kullanılmasını bütçeleyip denetleyen kar amaçsız
örgütler için de söz konusudur. Muhasebe kelimesi dilimize Arapça'dan geçmiş
olup sayma ve aritmetik anlamındaki hisab kelimesinden türemiştir.
Nominal Döviz Kuru
Döviz kuru;
belirleme, hesaplama ve hatta ilan edilme yöntemlerine göre çeşitli biçimlerde
tanımlanabilir. Nominal döviz kuru da bu tanımlardan biridir. Nominal döviz
kuru için de birçok tanım yapılmaktadır. Resmi merciler tarafından hergün, kısa
veya uzun aralarla tespit ve ilan edilen kura çoğu kez nominal döviz kuru da
denmektedir. Diğer bir tanımı ise, yabancı paranın ait olduğu ülkeldeki
enflasyon oranını hesaba katmayan kur fiyatıdır. Bununla beraber kambiyo
tekniğinde değişen amaçlara göre çok farklı nominal kur tanımları
yapılmaktadır.
Ödemeler Bilançosu
Ödemeler
bilançosu ana ülkede yerleşik gerçek kişi, işletme veya kurumların yabancı
ülkelerle yürüttükleri ekonomik işlemlerin sistematik olarak tutulan
kayıtlarıdır. Başka bir ifadeyle bir ülkenin belirli bir dönemde dış alemden
sağladığı gelirlerle, dış aleme yaptığı ödemelerin (kaçakçılık niteliğinde
olmayan döviz gelirlerinin ve döviz harcamalarının) yer aldığı bir tablodur.
Uluslararası ekonomik işlemlerin içine mal ve hizmetlerle birlikte üretim
faktörleri üzerindeki işlemler de girer. Buna göre, sınır ötesi mal ve hizmet
ticareti veya üretimi, ülkeler arası kısa ve uzun süreli mali sermaye ve
dolaysız sermaye yatırımları, uluslar arası işgücü hareketleri ile teknoloji
transferleri de bu tanımın kapsamına girer.
Uluslararası işlemlerin sonucunda ülkeye ya da ülkeden dışarıya ödeme akımları
gerçekleşir. Ancak bazı ekonomik işlemler ödemeler bilançosuna kaydedilmekle
birlikte herhangi bir ödeme akımı doğurmazlar. Örnek olarak malın mal ile
değişimine dayalı ticaret (takas veya kliring); yatırım malı, teknoloji yönetim
bilgisi şeklindeki yabancı sermaye, bağış veya hibe şeklindeki karşılıksız
transferler verilebilir.
Ödemeler bilançosunun ana kalemleri
Temel hesap grupları Cari işlemler hesabı, sermaye hesabı ve resmi rezervler
hesabıdır.
1- Cari işlemler hesabı: Ülkenin uluslar arası ekonomik işlemlerinden çok önemli
bir grubu cari işlemler hesabına kaydedilir. Bir ülkenin ihraç ettiği ve ithal
ettiği mal ve hizmet miktarını gösterir. Alt kalemleri şunlardır:
a) Mal ticareti: Dış ekonomik ilişkilerde en önemli yeri tutan işlemler mal
ithalat ve ihracatıdır. Mal ihracatı ile mal ithalatı arasındaki farka dış
ticaret dengesi denir. Dış ticaret dengesi öneminden dolayı ödemeler dengesi
ile karıştırılabilmektedir. Ödemeler dengesi ülkenin dış alemle olan gelir -
gider ilişkisini gösterirken dış ticaret dengesi ihracat ile ithalat arasındaki
farkı ifade eder.
b) Hizmet ticareti: Görünmeyen ticaret de denilir. Ülkenin hizmet alım -
satımını gösterir. Bu tip ödemelere örnek olarak dış turizm, uluslar arası
banka ve sigortaların komisyon veya primleri, yabancı yatırımları kar ve faiz
transferleri royaltyler, leasing bedelleri, yabancı danışmanlık ve mühendislik
hizmetleri verilebilir. Yabancı yatırım kar ve faiz transferleri hizmet
niteliğinde olmamasına rağmen sermaye hizmetlerini kullanmanın bedeli olarak
düşünülmüştür ve hizmet ticareti kısmında incelenmektedir.
c) Karşılıksız transferler: Bağış niteliğindeki işlemlerdir, bir ödeme
gerektirmezler. Türkiye için bu gruptaki en önemli kalemlerden biri yurtdışında
çalışan işçi gelirleridir (workers' remittances). Bunlar önceleri ihraç edilen
emek karşılığı olarak düşünülerek hizmetler bilançosuna kaydediliyordu. Ancak
daha sonraları bu uygulama değiştirilmiş tek yanlı transferler içine
alınmışlardır. Bunun nedeni yurtdışındaki işçilerimizin uzun yıllardan beri o
ülkelerde bulunmaları dolayısıyla o ülkelerde yerleşik kişiler gibi düşünülmeye
başlanmıştır.
Cari işlemler bilançosuna kaydedilen alacaklar ve borçlar toplamı birbirine
eşit değilse cari işlemler açığı ya da fazlasından söz edilir.
2- Sermaye hesabı: Ülkenin dış alemle yaptığı her türlü mali sermaye ve
dolaysız sermaye yatırımları, ödemeler bilançosunun sermaye hesabı bölümüne
kaydedilir. Alt bölümleri aşağıdadır:
a) Uzun vadeli sermaye hareketleri: Dolaysız yabancı sermaye yatırımları (başka
bir ülkede fabrika kurulması, ortak firma tesisi gibi) ile sınır ötesi tahvil
ve hisse senedi alım satımları (portfolyo yatırımları) uzun vadeli sermaye
işlemleri arasında yer alır. Resmi kuruluşlarca yabancı ülkelerden veya uluslar
arası finansman kuruluşlarından sağlanan proje ve program kredileri de bu gruba
girer.
b) Kısa vadeli sermaye hareketleri: Süresi genellikle 1 yıldan az olan sermaye
giriş - çıkışlarıdır. Dış ticaretin finansmanına yönelik krediler ile ülkeler
arasında faiz farklılıklarından ve döviz kuru değişmelerinden yararlanmak
(arbitraj yapmak) amacına yönelik sermaye hareketleridir. Söz konusu sermaye
kur ve faiz değişmelerine karşı çok duyarlı olup kolayca bir ülkeden diğerine
hareket edebilmektedir. O yüzden bunlara sıcak para (hot money) fonları da
denir.
Tekrar hatırlatmak gerekir ki sermaye hareketleri sonucunda oluşan faiz ve kar
payları sermaye hesabında değil cari işlemler hesabında hizmet ticaretinin
altındaki faiz kaleminde incelenir. Sermaye hareketleri ile cari işlemler
hesabı arasındaki diğer ilişki ise sermaye hareketleri ile cari işlemler
dengesi arasındadır. Bir ülkenin cari işlemler dengesi açık veriyorsa, bu açık
genellikle sermaye girişleriyle kapatılır. Yabancı ülkelerden kredi alınmaya
çalışıldığı gibi yabancı sermaye de teşvik edilir. Cari işlemler bilançosu ile
sermaye hesabı birbirini dengeleyemez ise bir açık veya fazla ortaya çıkar.
Ödemeler bilançosundaki cari işlemler ile sermaye hareketleri dengeleri
birlikte göz önüne alındığında, bunlar ekonominin genel dengesini oluşturur.
Eğer ekonominin genel dengesinde bir açık ya da fazla söz konusu ise bu fark
rezerv hareketleri hesabıyla denkleştirilir.
3- Rezerv hareketleri (Resmi rezerv değişmeleri) hesabı: Resmi rezervler
gerektiğinde kullanılmak üzere merkez bankası tarafından tutulan uluslar arası
ödeme araçlarıdır. Merkez bankası bu araçları döviz piyasasına müdahale etme
amacıyla kullanır. Merkez bankasının müdahale nedeni ekonomide cari işlemler
ile sermaye işlemlerinin sonucunda ortaya çıkan dengesizlikleri düzeltmektir.
Bir ülkenin uluslar arası rezervleri altın, döviz ve özel çekme haklarıdır
(SDR).
Resmi rezervlerin değişimini şöyle açıklayabiliriz: Eğer ülkenin döviz
gelirleri döviz giderlerini karşılayamıyorsa o takdirde döviz kurları
yükselmeye başlar. Çünkü ödeme yapabilmek için döviz talebi artmıştır. Tersine
döviz arzının döviz talebini aştığı durumda ise kurlarda düşme eğilimi görülür.
Eğer merkez bankası kur istikrarını sağlamak istiyorsa döviz piyasasına
müdahale etmek zorunda kalır. Döviz talep fazlası durumunda piyasaya döviz
satar, arz fazlası durumunda da piyasadan döviz satın alır. Bunlar resmi
rezervlerin değişmesine neden olur. Piyasaya döviz satıldığında rezervler
azalır, piyasadan döviz aldığında ise rezervleri artar.
Ödemeler bilançosundaki işlemlerden bir kısmı otonom nitelikte, diğer bir kısmı
ise denkleştirici niteliktedir. Ödemeler dengesinde bir açık veya fazla doğuran
işlemler otonom niteliktedir. Bunlar cari işlemler hesabı ile sermaye
hareketleri hesabıdır. Denkleştirici işlemler ise otonom işlemlerden kaynaklanan
dengesizlikleri telafi eder. Bu itibar ile resmi rezerv değişmeleri
denkleştirici işlem niteliğindedir.
4- Net hata ve noksan (istatistiksel farklar) hesabı: Bu hesap tek bir kalemdir
ve denge sağlamak için kullanılır. Dengenin gerçekleştirilememe nedenleri
arasında ithalat ve ihracat ile ilgili yanlış bilgiler, kaçakçılık, eksik
bilgiler, unutmalar, malların ülkeye giriş çıkışının farklı bilanço dönemlerine
rastlaması vb sayılabilir.
Off-Shore Bankacılık
Türk
bankacılık literatürüne kıyı bankacılığı olarak sokulan, aslında kıyı ötesi
anlamına gelen, Off shore Bankacılığı, müdahale ve denetimi ile vergilemenin
asgari düzeyde tutulduğu koşullarda konvertibl paralar üzerine işlem yaparak,
çok uluslu şirketlere, uluslararası girişimlere hizmet veren bir bankacılık
türüdür.
Genellikle serbest bölgelerde faaliyette bulunurlar. Kıyı finans merkezleri,
uluslararası mali işlemlerin liberal bir şekilde yürütüldüğü yerlerdir. Bu
merkezlerin en ünlüleri, Bahama Adaları, Hong Kong, Panama, Lüksemburg, İsviçre,
Bermuda, Liechtenstein, Cayman Adaları ve Bahreyndir. Ayrıca, Güney Kore,
Filipinler ve Singapurda da kıyı bankacılığı yapılmaktadır.
Bazı ülkelerde (örneğin, Singapur ve Filipinlerde), bölge halkına da kıyı
bankacılığının sunduğu kolaylıklardan yararlanma izni verilmiştir. Kıyı
bankacılığı uygulamasının gelişme koşulları olarak ise, özellikle siyasal
istikrar ve uygun çevre yaşantısı, yeterli döviz rezervleri ve fazlalık veren
bir ödemeler dengesi, uygun coğrafi konum, gelişmiş bir hava ulaşım şebekesi,
telekomünikasyon ve posta hizmetleri, uygun yasal çerçeve, para otoritelerinin
sağlayacakları belirli ayrıcalıklar (özellikle karşılık ayırma zorunluluğunun
kaldırılması gibi), ayrıcalıklı vergi oranları, kalifiye personel ve asgari
yerel idari denetim sayılabilir.
Oligopol
Ekonomide
aynı ya da benzer malların, az sayıda firma tarafından üretildiği piyasa
durumu. Tam rekabet ve monopol piyasa arasında bulunur. Temel özelliği,
firmaların kararlarının birbirine bağlılığının yüksek olmasıdır.
Her firma, fiyatlarda oluşan değişikliğin diğer firmalar üzerinde yaratacağı
etkiyi hesaplamak zorundadır. Oligopol durumunda bir firmanın satabileceği
miktar, yalnızca malın fiyatına değil, diğer firmaların fiyatlarına da
bağlıdır. Oligopol piyasalarda rekabet kendisini, reklam ve ürün
farklılaştırması gibi fiyatdışı alanlarda gösterir.
Oligopol piyasada büyük ölçüde söz konusu olan risk ve belirsizliğin en aza
indirilmesi yanında, karların yükseltilmesi amacıyla firmalar arasında
genellikle gizli ya da açık anlaşmalar yapılır. Bu tip anlaşmaların en yaygın
olanı fiyat rekabetini önlemek amacıyla yapılan anlaşmalardır.
Para Piyasası
Teknik
anlamda para arz ve talebinin karış karşıya geldiği piyasalara para piyasaları
denir. Para piyasası bu anlamıyla sermaye piyasasından daha geniş bir kapsam
taşımaktadır.
Sermaye piyasası, genellikle yatırım ve/veya işlet me sermayesi ihtiyacında
olanlar ile tasarrufların karşılaştığı bir piyasadır. Hatta klasik iktisatçılar
sermaye talebini yalnızca yatırım isteğine bağlama eğilimindedir.
Neoklasik iktisat doktrini ise, ödünç verilebilir fonlar teorisi ile bu
piyasının kapsamını gerçekçi bir şekilde genişletmiş ve fon arzının yalnızca
tasarruflardan, fon talebinin de yalnızca yatırım talebinden kaynaklanmadığını
vurgulamak istemiştir.
Keynesyen teori, kavramı bir açıdan daraltıp başka açıdan genişleterek doğrudan
para arz ve talebini kapsayan bir piyasa ile çalışmaktadır.
Para Politikası
Para
politikası, her ülkenin merkez bankasının çeşitli makro hedefleri
gerçekleştirmek ve/veya çeşitli makro sorunlara çözüm yaratmak amacıyla çeşitli
parasal araçlar vasıtası ile uyguladığı politikayı ifade etemktedir. Dünyada,
bağımsız, yarı bağımlı ve tam bağımlı merkez bankacılığı uygulamalarına bağlı
olarak, para politikasının etkinliği merkez bankasının pozsyonuna göre
farklılık arzetmektedir. Yani, bir ülkenin merkez bankasının bağımsızlığı ile
para politikasının etkinliği arasında doğru orantılı bir ilişki sözkonusudur.
Piyasa ekonomisi mantığının benimsenmiş olduğu bir ekonomide Merkez Bankası'nın
özerkliği çok önemlidir. Özellikle, 5 Kasım 2001 tarihinde yürürlüğe giren son
düzenleme TCMB'na özerklik konusunda yeni olanaklar sağlamaktadır. Merkez
Bankası faiz ve döviz kuru silahını kullanarak, ekonomideki parasal
büyüklükleri etkiler; parasal büyüklükleri baskı altında tutar veya parasal
büyüklükler üzerindeki baskıyı hafifletir.
Para politikası kararları alınırken ekonomi yönetiminin ve onun bir parçası
olarak Merkez Bankası'nın temel hedefi enflasyona neden olmaksızın tam istihdam
düzeyine ulaşmak ve bunu sürdürmektir. Parasal büyüklüklerin ve ekonomideki
likiditenin daha hızlı genişlemesini ve faiz oranlarının düşmesini sağlamaya
yönelik para politikasına genişlemeci para politikası, para arzındaki artışı
yavaşlatmayı, hatta para arzını daraltmayı ve faiz oranlarının yükselmesini
sağlamaya dönük para politikasına da daraltıcı para politikası denmektedir.
Piyasa Kavramları
İktisadi
açıdan piyasa, alıcı ve satıcıların birbirleri ile karşılıklı iletişim içinde
oldukları ve mübadelenin meydana geldiği yer olarak tanımlanır. Piyasa kavramı
genellikle teorik ve mekandan soyutlanmış bir kavramdır. Piyasa kavramı somut
olarak düşünülürse, daha çok borsa olarak tanımlanabilir. Borsa hangi türde
olursa olsun, arz ve talebin karşılaştığı bir mekandır.
Piyasa bir ülkenin sınırları içinde ise ve o ülkede yapılan işlemleri
kapsıyorsa buna iç piyasa (domestic market), işlemler ülke sınırlarını aşıyorsa
buna da uluslararası piyasa (international market) denir.
Mali Piyasa
Bir ülkede fon kullananlar ile fon arz edenler arasında fon akımlarını
düzenleyen kurumlar, akımı sağlayan araç ve gereçler ile bunları düzenleyen
hukuki ve idari kurallardan oluşan yapıya mali piyasa denilebilir. Tanımdan da
anlaşılacağı gibi, mali piyasa para ve sermaye piyasalarından daha geniş ve bu
piyasaları da kapsamına alan bir kavramdır.
Mali piyasa beş ana unsurdan oluşmaktadır.
a) Tasarruf sahipleri (fon arz edenler),
b) Yatırımcılar (fon talep edenler),
c) Yatırım ve finansman araçları,
d) Yardımcı kuruluşlar,
e) Hukuki ve idari düzen olarak sıralanabilir.
Para Piyasası (Money Market)
Kısa vadeli fon arz ve talebinin karşılaştığı piyasaya "para
piyasası" denir. Para piyasasının tipik özelliği kısa vadeli fonlardan
oluşmasıdır. Para piyasalarında vade genellikle bir yılı aşmaz. Para
piyasasından sağlanan fonlar kredi olarak işletmelerin dönen varlıklarının
finansmanında kullanılır. Para piyasasının araçlarını ticari senetler;
kaynaklarını çeşitli mevduat oluşturmaktadır.
Para piyasasının kendi içinde örgütlenmiş ve örgütlenmemiş para piyasası olarak
da bir ayrımı yapılabilir. Örgütlenmiş para piyasası bir bankalar sistemidir.
Çünkü işletmelerin nakit ihtiyacı çoğunlukla ticari bankalar tarafından
karşılanmaktadır. Örgütlenmemiş para piyasası banka sisteminin dışında kalan
piyasadır. Bankalar dışındaki kişi ve kuruluşlar da bazen işletmelere kısa
vadeli fon sağlarlar.
Sermaye Piyasası (Capital Market)
a) Özellikleri
En genel tanımıyla sermaye piyasası orta ve uzun vadeli fon arz ve talebinin
karşılaştığı piyasadır. Sermaye piyasası mali piyasa kavramından daha dar ve
teknik bir nitelik taşır ve genellikle mali piyasa kavramı içinde yer alır.
Sermaye piyasasının tipik özelliği ve para piyasasından ayrıldığı en belirgin
niteliği bu piyasanın orta ve uzun vadeli fonlardan oluşmasıdır. Bu vade bir
yıldan fazla olmalıdır. Sermaye piyasasından sağlanan krediler genellikle,
işletmelerin bina, makina ve teçhizat gibi duran varlıklarının finansmanında
kullanılır.
Para piyasasında olduğu gibi, sermaye piyasasının kaynakları da tasarruf
sahiplerinin birikimleridir. Sermaye piyasasının en önemli ve yaygın araçları
hisse senetleri ve tahvillerdir.
b) Çeşitleri
Sermaye piyasının bir bölümlendirmesini yapmak gerekirse aşağıdaki gibi bir
ayırım yapılabilir.
Birincil Piyasa (Primary Market): Hisse senedi ve tahvil gibi menkul değerleri
ihraç eden şirketler ile alıcıların yani tasarruf sahiplerinin doğrudan doğruya
karşılaştıkları piyasalardır. Buna hisse senetleri ile tahvillerin ilk kez
sürülüp "ihraç"tan alındığı piyasa da denilebilir. Arada şirketin
bizzat bulunmayıp bir banka ya da aracı kurumun bulunması bu alımın birincil
piyasadan olmasına engel değildir.
İkincil Piyasa (Secondary Market): Menkul kıymetleri ihraçtan alanlar, bunları
tekrar paraya çevirmek istediklerinde, hisse senetlerinde hiçbir zaman,
tahvillerde ise vadeden önce bunları ihraç eden kuruluşa müracaat edemezler.
İkincil piyasa bu durumdaki menkul kıymetlerin paraya çevrilmesini sağlayan
piyasadır ve menkul kıymet borsaları bu piyasayı tanımlamada en iyi örnektir.
İkincil piyasa, menkul kıymetlerin likiditesini arttırarak birincil piyasaya
talep yaratır ve gelişmesini sağlar. İkincil piyasanın en iyi teşkilatlanmış
bölümü menkul kıymet borsalarıdır. Bunun haricinde sermaye piyasası iyi
gelişmiş ülkelerde bir de "over the counter" (tezgah üstü) borsa dışı
piyasa vardır.
Birincil piyasa daha çok sermaye piyasası bilinciyle, ikincil piyasa ise menkul
kıymetler piyasası bilinciyle çalışır. Birincil piyasada uzun vadeli fonların
tasarruf sahibinden firmalara intikali söz konusudur ve birincil piyasada
yapılan tahvil ve hisse senedi satışları sonucunda firmaya yeni sermaye girer.
Oysa ikincil piyasada el değiştiren menkul kıymetlerden sağlanan fonların
bunları çıkaran şirketle bir ilgisi yoktur.
Para Piyasası ile Sermaye Piyasası Arasındaki İlişkiler
Geniş anlamdaki sermaye piyasası kavramına para piyasası da dahil olmaktadır.
Bu durumda gerek kredi arzı, gerekse kredi talebi para piyasasından sermaye
piyasasına ya da sermaye piyasasından para piyasasına kolayca kayabilir. Faiz
haddi iki piyasa arasındaki fon akımını ayarlayan bir düzenleyici olmaktadır.
Fon arz edenler, kendi yatırım politikalarını ve elde etmeyi umdukları gelire
bağlı olarak yatırılabilir fonları bu piyasalardan birine veya her ikisine
yönlendirilebilirler. Fon talep edenler de, ihtiyaç duydukları kredinin türüne
göre her iki piyasadan borçlanabilirler. Bazı aracı kuruluşlar, özellikle
bankalar hem para, hem de sermaye piyasası işlemleri yapabilirler ve her iki
piyasada çalışabilirler.
Para piyasası ile sermaye piyasasında cari faiz hadleri değişik olmakla
birlikte birbirleriyle ilişkilidir. Fonlar genellikle düşük faiz haddinden
yüksek olana doğru kayar. Para piyasasında meydana gelen bir faiz oranı artışı,
sermaye piyasasına da etki eder.
Portföy
Kişi ve
kuruluşlar sahip oldukları servetlerini çeşitli şekilde tutarlar:
*Nakit para,
*Altın ve döviz,
*Vadeli mevduat, tahvil, hisse senedi ve hazine bonosu gibi mali mevduatlar,
*Gayrimenkul ve yatırım malı olarak fiziki mevcutlar.
Servetin tutulma şekli olan yukarıdaki dört mevcudun bütününe kişi veya
kuruluşların portföyü denir. Kişi veya kuruluşların portföy yapısı bunların
risk alma eğilimlerine, likidite tercihlerine ve çeşitli mevcutların
sağlayacağı getiri oranlarına bağlıdır. Kişi ve kurumların likidite
ihtiyaçlarının değişmesi veya mevcutların getiri oranının değişmesi, portföyün
yeniden düzenlenmesi sonucunu verir.
Örneğin reel faiz hadlerinin yükseltilmesi halinde, portföy sahibi portföyünde
tuttuğu nakit parayı vadeli mevduata veya tahvile dönüştürme yoluna gidebilir.
Resesyon
En azından
altı ay süreyle ekonomik faaliyetlerde gerileme nedeniyle reel gayri safi yurt
içi hasılanın düşmesi. Ekonomik faaliyetlerde duraklama. Bir konjonktür
dalgasında doruğu izleyen reel ekonomik faaliyet düzeyinde ılımlı daralma
aşaması. Ekonomideki daralma ılımlı değil şiddetli olursa buna depresyon veya
slump denmektedir.
Sabit Kur
Bu
sistemde, yabancı paraların, yani dövizin alım-satımı ve hangi kurdan ne oranda
yurtdışına satılacağına devlet karar vermektedir. Bunun bir hükümet politikası
olarak benimsenmesinde özellikle dış ödemeler dengesinin durumu çok etkili
olmaktadır.
Hükümetler, bu yolla ithalatın sınırlanmasını sağlar ve dış ticaret dengesinin
oluşmasına çaba gösterirler. Ayrıca, ithalatın sınırlanması yoluyla istenen,
daha doğrusu arzulanan malların ithaline de yol açarak, ithalatın bir başka
biçimde denetlenmesini sağlarlar.
Bu sistemde devlet, kendi ulusal parasının uluslararası değerini de belirleme
çabasındadır. Burada serbest piyasa rejiminden uzaklaşılarak, özellikle bir
dalgalı kur politikasından kaçınılır. Yani, milli paranın yabancı paralar
karşısında dalgalanması ve belli piyasa değeri içinde değerinin oluşması
önlenir.
Bugün bu sistemden, yani katı haliyle bu sistemden önemli bir sapma
görülmektedir ve özellikle sabit kur politikası sadece sermaye hareketlerinin
kontrolünde uygulanmaktadır. Bunun dışında normal dövizle yapılan
giriş-çıkışlarda ve diğer işlemlerde piyasa değerine dayanan bir kur politikası
izlenir.
Sabit kur sistemi, sadece gelişmekte olan ekonomilerde değil, gelişmiş
ekonomilerde de uygulama alanı bulmaktadır. Örneğin, İngilterede 1947den
başlayarak yakın zamana değin sabit kur politikası uygulanmıştır. Buna göre
İngiliz yurttaşları, döviz alımında serbest bırakılmakta, ancak elde döviz
tutma hakkı sınırlanmaktaydı. Ayrıca bu işler için de döviz pozisyonu tutmaya
yetkili bankalar görevliydi. Kuşkusuz bunun nedeni, İngilteredeki dış ticaret
dengesinin açık vermesiydi.
Safi Hasıla
Fizyokratlardan
François Quesnay'nın tarımda safi bir hasılanın meydana geldiğini iddia ettiği
teori ile ilgili bir kavramdır. Her üretken faaliyet, belirli bazı harcamaları
gerektirmektedir. Bunlar kayıptır.
Diğer bir deyişle yeni servetin üretiminde bir miktar servet imha edilmektedir.
Yaratılan yeni servet ile imha edilen servet arasındaki fark, servetin net
artışını oluşturmaktadır. Fizyokratlar buna net hasıla adını vermekteydi.
Fizyokratlara göre net hasıla, yalnız bir üretim kategorisinde meydana
gelmekteydi ve bu da tarımdı. Ancak tarımda üretilen servet, tüketilen
servetten büyüktü. İstisnalar hariç çiftçi tükettiğinden daha fazlasını hasat
etmekteydi. Çiftçinin bütün yıl boyunca yaptığı tüketim karşılanmakta ve
tarımın safi hasıla meydana getirme kudreti sayesinde ekonomi ve uygarlık
mümkün olmaktaydı.
Diğer üretim sınıflarında net hasıla meydana gelmemekteydi; ticarette veya
ulaştırmada insan emeği fazla bir şey üretmemekteydi; yalnızca üretilmiş
malların yerine yenileri konmakta veya bunlar taşınmaktaydı. İmalat sanayiinde
zanaatkâr hammaddeleri bir araya getirmekte veya şeklini değiştirmekteydi.
Tarım dışındaki faaliyetler kısırdı, çünkü ilave bir servet yaratmamaktaydı.
Aslında imalat sanayiinde ve ticarette tarımdan daha fazla kazanç elde
edilmektedir. Fizyokratlara göre bu türlü kazançlar tarım sınıfından sanayi
sınıflarına yapılan servet transferi idi.
Standart Sapma
Standart
sapma piyasanın hareketliliği hakkında bilgi veren bir istatistiksel metottur.
Genellikle, tek başına bir gösterge olarak kullanılmaz, daha ziyade diğer
göstergelerin oluşturulmasında kullanılır. Örneğin, Bollinger Bands, hareketli
ortalamaya Standart sapmanın eklenmesiyle elde edilir.
Fiyatların hızlı değişim gösterdiği dönemlerde Standart sapma yüksek değerlere
ulaşır. Benzer bir şekilde, piyasanın durgunlaştığı dönemde Standart sapma
değeri düşer. Bir çok analizci, önemli tepe noktalarının hareketliliğin yüksek
olduğu, önemli dip noktalarının ise hareketliliğin düştüğü dönemlerde
oluştuğuna inanırlar.
Serbest Piyasa
Alışverişin
tam rekabet şartları içinde serbestçe yapıldığı piyasadır. Mal piyasaları için
kullanıldığı gibi üretim faktörleri piyasaları için de kullanılmaktadır.
Fiyatların resmi olarak tespit edildiği durumlarda resmi kurun dışında oluşan
piyasalara paralel piyasa veya serbest piyasa ismi verilmektedir.
Yabancı paralar için serbest kur sistemi olarak bilinmektedir. Serbest kur
sisteminde yabancı paralar piyasada serbestçe alınıp satılır ve fiyatları arz
ve taleple belirlenir. Ekonomide hükümet veya Merkez Bankası tarafından tespit
edilen resmi bir kur belirleniyorsa, bunun dışında serbestçe oluşan kura
serbest piyasa denir.
Sermaye
Ödenmemiş
Sermaye
Ticaret ortaklıklarında, ortaklar tarafından işletmeye konması taahhüt edilen
nakit sermayeden ortaklığa henüz ödenmemiş olan kısmı ifade eder. Bu
sermayedenişletmeye fiilen tahsis edilmiş kısma ise, ödenmiş sermaye adı
verilir.
Yasalarda aksine hüküm olmadıkça ticaret ortaklıklarına sermaye olarak para,
alacak, kıymetli evrak, taşınır ve taşınmaz mallar ile bunlardan yararlanma
hakları, sınai haklar ve kişinin emeği konabilir.
Konan sermaye, ortaklar arasında düzenlenen ortaklık sermayesi ile belli
edilir. Her ortak koymayı taahhüt ettiği sermayeden dolayı bu zamandan itibaren
ortaklığa karşı borçlu olur. Ortaklığın sözleşme ile belirlenen ve taahhüt
edilen sermayesi bilançonun pasifinde, bu sermayeden henüz nakit olarak
ödenmemiş kısım ise aktifinde ayrı bir hesapta gösterilir.
Yapılan ödemeler aktifteki ödenmemiş sermayeden düşülür. Pasifteki itibari
sermaye ile aktifteki ödenmemiş sermaye aarasındaki fark ödenmiş sermayeyi
gösterir. Ortaklık, her ortaktan taahhüt edilmiş ve öngörülen zamanda ödenmemiş
sermayeyi ödemesini isteyebilir; ödemediği takdirde, ortağı dava edebilir ve
gecikme dolayısıyla önceden ihtar etmek kaydıyla uğradığı zararın tazminini
isteyebilir. Ortaklığın iflâsı veya tasfiyesi ha linde de, taahhüt edilmiş ve
henüz ödenmemiş sermaye dolayısıyla ortakların sorumluluğu devam eder.
Ödenmiş Sermaye
Bir ortaklık sözleşmesinde kararlaştırılmış olan serma yenin fiilen ödenmiş
kısmıdır.
Özsermaye
Bir işletmenin özsermayesi, varlıkları ile borçları arasındaki farktır.
Bilançonun, normal olarak aktifinde varlıklar, pasifinde borçlar ve özsermaye
rapor edilir. Aktifte zarar ve pasifte birikmiş amortismanlar, şüpheli alacaklar
karşılığı gibi bazı karşılık hesapları da rapor edilebilir.
Özsermaye, işletmenin net varlıkları ile borçları arasındaki farktır. Bilançoda
özsermaye kısmı, çeşitli hesaplardan oluşur. Örneğin bir anonim şirket
bilançosunun özsermaye kısmında sermaye (hisse senetlerini temsil eder) hesabı
yanında çeşitli ihtiyat hesapları (kanuni, ihtiyari ve olağanüstü ihtiyatlar)
yer alır.
Bir dönemin kâr veya zararı özsermayedeki değişiklik cinsinden de ifade
edilebilir. Belli bir dönem zarfında özsermayede azaltma (sermaye azaltılması,
kâr dağıtımı gibi) veya artırma (sermaye artırımı gibi) yapılmadığı takdirde,
dönem sonu özsermayesinin dönem başı özsermayesini aşan kısmı dönem kârını
verir. Dönem sonu özsermayesi dönem başı özsermayesinden daha küçük ise, dönem zararı
söz konusu demektir.
Ülkemizde Vergi Usul Kanunu'na göre, dönem kâr/zararının, dönem başı ve dönem
sonu özsermaye karşılaştırması yolu ile hesaplanması gerekmektedir.
Sermaye Sistemleri
Türkiye'de
mevzuat gereği şirketler iki çeşit sermaye sisteminden birini seçebiliyorlar.
Bunlar kayıtlı ve esas sermaye sistemleridir. Kullanılacak sisteme şirketlerin
genel kurulları karar verir ve bu karar SPK tarafından incelenip onaylandıktan
sonra yürürlülüğe girer.
Kayıtlı Sermaye Sistemi
Kayıtlı sermaye sistemi, şirket yönetim kurullarına sermaye arttırımlarında
belli bir serbesiyet verir. Şöyle ki, genel kurullarından arttırabilecekleri
sermaye için bir maksimum limit (sermaye tavanı) isteyen yönetim kurulu, bu
tavanı aşmamak kaydıyla, en az beş yıl içerisinde de o tavana ulaşmak kaydı
ile, istediği zamanda, ister bir kerede ister bir kaç sermaye artırımı yoluyla,
tavan miktarına kadar sermayelerini yükseltebiliyorlar. Böylece daha serbest ve
hızlı hareket edebilen şirket ve yönetim kurulu, sermaye gereksinimi duyduğunda
en kısa zamanda bu ihtiyacını giderebilme imkanına kavuşuyor.
Şirketler kayıtlı sermaye sistemine genel kurularının karar vermesi ve SPK'nın
onaylaması durumunda geçebilmektedir; sisteme giriş ve çıkışlar SPK'nın
tasarrufuna bırakılmıştır. Son yıllarda şirketler arasında gözlenen eğim
kayıtlı sermaye sistemine geçiş yönündedir, bunun başlıca nedenide şirket
yönetim kurulların her sermaye artırımı için genel kurulun onayına ihtiyaç
duymayacaklar olmalarıdır.
Kayıtlı sermaye sisteminde, şirketlerin sermayesi için (finans literatüründe)
çıkarılmış sermaye ve tavan miktarı için kayıtlı sermaye tavanı terimleri
kullanılıyor. Çıkarılmış sermaye terimi türetildiği halde, uygulamada yerine
ödenmiş sermaye veya sermaye terimleri kullanılabiliniyor. Esasında aynı şeyi
belirten bu terimler, teorik açıdan sistemi doğru betimlemesi için yanlış
kullanılmaması uygun olacaktır.
Esas Sermaye Sistemi
Esas sermaye sisteminde bir sermaye tavanı yoktur. Şirketin ödenmiş sermayesi
ancak ve ancak genel kurulun alacağı zaman ve arttırım miktarı kararına göre
zamanında bir kerede yapılır. Eğer yeni sermayeye ihtiyaç duyulursa, o zaman
yapılacak tek şey genel kurulu toplamak ve oradan bu kararın çıkmasını
sağlamak. Esas sermaye sisteminde, sermaye terimi yerine ödenmiş sermaye terimi
kullanılır.
Spekülasyon
Spekülasyon,
en basit şekliyle, ileride fiyat değişikliğine uğrayacak malların, aradaki
fiyat farkından yararlanarak kâr etmek amacıyla önceden satın alınmasıdır.
Özellikle bireyler, tahvil faizlerinin düşük ve gelecekteki fiyatların belirsiz
olduğu dönemlerde, ileride tahvil fiyatlarının düşeceğini, dolayısıyla
faizlerin yükselebilme olasılığını düşünerek paralarını ellerinde tutmayı
tercih ederler. Spekülatif amaçla tutulan para miktarının fırsat maliyeti düşük
olduğundan, faiz oranları ile arasında tersine bir ilişki vardır. Diğer bir
deyişle, faiz oranları düştüğünde, spekülatif para talebi yükselir.
Spekülasyonun başlıca nedenleri şunlardır:
Savaş, kıtlık, enflasyon gibi nedenlerle gelecekteki fiyat artışlarındaki
belirsizlikler.
Tahvil fiyatlarındaki belirsizlikler.
Piyasadaki para miktarının artması.
Görüldüğü gibi spekülasyon, gelecekle ilgili tahminlere ve büyük ölçüde
tesadüflere bağlı bulunmaktadır. Fırsatları değerlendirmek amacıyla faaliyet
gösteren kişilere ise spekülatör denir.
Stagflasyon
Stagflasyon
kavramı, bir ekonominin, aynı anda hem işsizlik hem de enflasyon içinde
bulunması durumunu ifade eder. Yüksek bir enflasyon oranının, kullanılmayan
üretim kapasitelerinin, işsizliğin ve yetersiz bir büyüme hızının birlikte
yaşandığı bir ekonomik olayı ifade etmek için kullanılan stagflasyon, ciddi bir
ikilemi ortaya koymaktadır.
Daraltıcı para ve maliye politikaları, bir ekonomide talep enflasyonu için
çözüm olurken, yüksek işsizlik oranlarının azaltılması için genişletici
politikalar izlenmesi gerekmektedir. Stagflasyon durumunda, makro düzeyde
başlıca sorun, istihdam konusunda ortaya çıkmaktadır.
Özellikle enflasyon oranlarının yüksek olduğu dönemlerde ortaya çıkan işsizliğe
rağmen, ücret baskıları tercih edilmektedir. Yine artan işsizlik, çalışanların
hayat standardını korumaya yöneliktir.
Özellikleri
Devletin, maliye ve para politikası aracılığıyla enflasyonu kontrol altına
almak istemesi nedeniyle, ekonomik faaliyetler belli ölçüde daralır.
Enflasyon oranının yüksek olduğu dönemlerde, artan işsizliğe rağmen ücret
baskıları ve artan işsizlik, çalışanların hayat standartlarını muhafaza etmeye
yeğlenir. Bu durum ise sendikaların pazarlık güçlerini artırır.
Bu dönemde kârlar azalır. Bu durum ise özellikle rekabetçi serbest piyasa
ekonomisinin, uzun dönemde temelini sarsan ciddi bir olgu haline gelmektedir.
Daha yüksek ücretler için konan baskılar, toplumda artan işsizlikle birlikte
firmaları, işçi grevleri nedeniyle zarar ve kârların azalması tercihiyle karşı
karşıya bırakmaktadır.
Mücadele Tedbirleri
Stagflasyon olgusu, bir ekonomide, karar birimlerini enflasyonla mücadele
ederken işsizliği kötüleştirmeme ya da işsizlikle mücadele ederke,n enflasyonu
kötüleştirmeme arasında ciddi önlemler almalarını gerektiren bir ikilemle karşı
karşıya getirmektedir.
Bir yandan işsizliği gidermek için genişletici maliye politikası tedbirleri
uygulanması, diğer yandan fiyat artışlarını engellemek için daraltıcı bir
politikanın uygulanması gerekir ki karar vericiler (siyasal iktidarlar) için bu
gerçekten zor bir seçenektir ve bir tercih sorunudur.
Hangi politika seçilirse seçilsin, bir amacın gerçekleştirilmesi sırasında
diğer amaçtan uzaklaşılacaktır. Bu nedenle devlet politikasınca izlenilecek
yol, bu iki amacın optimal bir bileşimini gerçekleştirmeye çalışmaktır.
1970'li yılların başından beri stagflasyon olgusuna çözüm arayan gerek
Keynesyen iktisatçılar, gerekse Monetaristler, ekonominin mikro yapısını daha
iyi anlamamız gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Bu nedenle, yeni bir takım
ekonomik gelişmeler gündeme gelmiş ve Keynes Devrimi'nden bu yana ilk kez mikro
temelli ekonomi politikalarının, birçok iktisatçının dikkatini çekmeye
başladığı görülmüştür.
Bundan böyle hem Keynesyenler hem de Monetaristler, stagflasyon olayının çözümü
için ekonominin mikro yapısını daha iyi anlamamız gerektiğini ortaya
koymuşlardır. İşte günümüz ekonomik olaylarının çözümü için hem makro hem de
mikro ekonomi araçlarını kullanma zorunluluğu, böyle bir anlayışın sonucu
olarak ortaya çıkmıştır.
Stagflasyonla mücadelede, geleneksel maliye politikası araçlarının
kullanılması, olayın ortaya çıkış kaynak ve türlerinin ve de bunların
ekonomideki etkinlik derecelerinin belirlenmesi kaçınılmazdır. Bu belirleme
yapıldıktan sonra, mevcut araçlarla istikrarsızlığın kaynağına inilebilecektir.
Bu araçlar bilindiği gibi vergi, harcama, borçlanma ve bütçe politikası
araçlarıdır.
Ayrıca stagflasyon olayı, işsizlik sorununu da kapsamında bulundurduğu için,
stagflasyonla mücadele programları içinde ücret ve fiyat kontrolleri, sektörel
ve bölgesel farklılıkların giderilmesi benzeri önlemler alınabilir.
Gelirler Politikası
Bir ekonomideki fiyat ve ücret artışlarına karşı uygulanması düşünülebilecek
politikalardan biri, ücret ve fiyatların oluşum sürecine doğrudan doğruya
müdahale etmektir.
Gelirler politikası, geniş kapsamlı bir kavramdır ve kamu harcamalarıyla
vergileri değiştirmeksizin, toplam talebi azaltmaksızın ekonomideki
enflasyonist baskıları önlemek amacıyla alınan birçok önlemi tanımlamak için
kullanılmaktadır. Gerçekten gelirler politikası, artan fiyat ve ücretleri
azaltmak için firma ve sendikaları ikna etmeye çalışmaktan, kabul edilebilir
çeşitli fiyat ve ücret artışları için çeşitli göstergeler geliştirmeye ve
sonuçta fiyat ve ücretlerin genel olarak dondurulmasına kadar çeşitli önlemleri
kapsamaktadır.
Gelirler politikası içinde, yasal olarak fiyat tavanları belirlemek ve bunlara
uymayanları cezalandırmak şeklinde uygulanan fiyat ve ücretlerin dondurulması
önlemi, diğerlerine kıyasla en kısıtlayıcı olanıdır ve enflasyonu kesin olarak
aşağıya çekebilmektedir. O zaman niçin bu yolla enflasyondan
kurtulunamamaktadır? Bunun nedeni, eğer ekonomide kaynakların optimum dağılımı
isteniyorsa, ücret ve fiyatların değişmesi gerektiği düşüncesidir.
Bir enflasyonla mücadele politikasının amacı, ortalama fiyat artış oranını,
fiyatların kaynak dağılımındaki rolüne müdahale etmeden azaltmaya çalışmak
olmalıdır. Kısa bir dönem için fiyat ve ücretlerin dondurulması nedeniyle
bozulan kaynak dağılımı çok küçük olabilir ve fazla maliyetli de değildir.
Ancak ücret ve fiyatların uzun süre sabit tutulması durumunda, emek ve mal
piyasalarında anormallikler (bozukluklar) ortaya çıkacaktır.
Vergi Temelli Gelir Politikası
Vergi temelli gelir politikaları, daha düşük parasal ücret artışlarını öneren
ve kabullenen firmalarla, işçileri mükafatlandıran; aşırı ücret artışlarını
öneren ve kabullenen firmalarla, işçileri cezalandıran bir vergi sisteminin
kullanımıdır.
Bu sistemde ücretleri belli bir sınırda tutan firmalara ve işçileri vergi
azaltılması yoluyla mükafatlandırılmakta, aksine aşırı ücret artışları öneren
ve alan firmalarla işçiler, yüksek vergiler yoluyla cezalandırılmaktadır.
Böylece vergi temelli gelir politikaları, düşük parasal ücret ve fiyat
artışlarını daha cazip, aşırı parasal ücret ve fiyat artışların daha az cazip
kılarak nispi fiyatları değiştirmeyi planlamaktadır.
İndeksleme
Gelir vergisinin, özel ücret sözleşmelerinin, işsizlik tazminatlarının ve
sosyal güvenlik yardımlarının cari enflasyon oranına göre indekslenmesinin,
enflasyon oranında beklenmeyen bir azalmanın maliyeti olarak gösterilen
işsizlik oranını düşüreceği ileri sürülmektedir. Çünkü enflasyon oranında
beklenilmeyen bir azalmanın, ekonomide işsizliği artırmasının bir nedeni, ücret
sözleşmelerinin parasal olarak sabit olmasıdır.
Üç yıllık bir ücret sözleşmesi, beklenen bir enflasyon oranını kapsamaktadır.
Bu durumda, eğer cari enflasyon oranı beklenen enflasyon oranının altında ise,
ücret maliyetleri, mal ve hizmet fiyatlarından daha hızlı artacak ve daha az
emek gücü istihdam edecektir. Ancak, parasal ücretler, enflasyon oranına
indekslenirse, parasal ücretlerdeki artış oranı, enflasyon oranındaki azalmaya
otomatik olarak karşılık verecektir.
Üretim Teşvikleri Politikası
Bazı ekonomistler, özellikle arz yönlü ekonomistler, üretken faaliyetler
üzerinden alınan yüksek oranlı vergilerin, toplam arzı ciddi bir biçimde
etkilediğine inanmaktadırlar. Onlara göre, uygulanacak bir vergi azaltılması
programı, ekonomide çalışmayı, tasarrufu, yatırımı, üretkenliği ve toplam arzı
teşvik edecek ve böylece stagflasyon olayının çözümüne yardımcı olabilecektir.
Kamu harcamalarının toplam arz üzerindeki etkisi ise, teşvikler üzerinde ters
yönlü bir etkiye sahip olduğu için daha farklı olacaktır. Çünkü, artan kamu
harcamaları, borçlanma ile finanse edildiği takdirde, ödünç verilebilir fonlar
piyasasından fon çekildiği için, faiz oranları yükselmekte ve özel yatırım
harcamaları azalabilmektedir. Bu durumda, zamanla, ekonominin sermaye birikim
oranının azalacağı ve bu nedenle ekonomik büyümenin gecikebileceği açıktır.
Borçlanmaya seçenek olarak, kamu harcamalarının, üreticilerin gelirleri
üzerinden alınan vergilerle finanse edildiği durumda ise, teşvikler ortadan
kalkacak, vergilenebilir üretken faaliyetlerin fırsat maliyeti artarsa, karar
vericiler daha çok birinciyi tercih edeceklerdir. Burada önemli olan soru, bu
ikâme etkisinin ne kadar önemli olduğudur.
Stand-by Kredisi
Stand-by
kredisi, bir firmanın likidite sıkıntısıyla karşılaşması halinde, bankadan gerekli
fonları derhal almasını sağlayan, önceden yapılmış bir anlaşmadır. Uluslararası
Para Fonu'nun üye ülkelerle imzaladığı stand-by anlaşmaları, dış ödeme
açıklarını karşılamayı hedef tutan aynı mahiyette destek kredileridir.
Stand-by Teorileri
Stand-by
teorilerine göre, normal zamanlarda merkez bankalarının piyasa istikrarını ve
iktisadi dengeyi ön planda tutmaları gerekir. Ancak merkez bankaları, önemli
bir noktada, öbür kredi müesseselerinden ayrılırlar. Onlar kazanç amacıyla
çalışmazlar, kamuya hizmetle görevlidir ve sorumlulukları vardır. Likidite
krizlerinde ve finansman darboğazlarında, merkez bankaları aktif ve etkili
müdahalelerle bankalara ve piyasaya yardımcı olmalıdır.
Stopaj
Bir tür
vergi alma yöntemi. Bu yöntemde vergi, borcu olan mükellefin kendisi tarafından
değil, aracı konumdaki üçüncü bir kişi tarafından ödenir. Vergi dairesinin
işini büyük ölçüde azaltan bu yöntem vergi kaçakçılığına imkan vermemesi
açısından önemlidir.
Sürekli Enflasyon
Sürekli
enflasyon, geçmişteki fiyat artışlarını devam ettirme isteğinden kaynaklanan
enflasyondur. Yakın geçmişte, yakın sahalarda, sektörlerde veya mallarda
yapılan fiyat artışlarını emsal alan müteşebbis veya yönetici, kendi mallarının
fiyatlarını artırabilmektedir. Son bir iki ay zarfında kendi ürettiği mala
yakın mallara zam yapıldığını gören müteşebbis veya yönetici, yakın oranlarda
zam yapmaktadır.
Zam yapılabilmesi için piyasaların oligopolcu olması gerekmektedir. Oligopol
piyasalarında tek üreticinin fiyat arttırmasından çok, aynı malı üreten 3 veya
4 oligopolcunun birden ve aynı oranda fiyatlarını artırmaları beklenmelidir.
Sürekli enflasyon, beklentilere bağlı enflasyondan (sonuç bakımından aynı
olmakla beraber) kullanılan kıstasın zamanlaması bakımından farklıdır.
Beklentilere bağlı enflasyon, geriye bakarak ve yapılan zamları emsal alarak
değil, ileride meydana gelmesi muhtemel fiyat artışlarını esas alarak yapılan
fiyat artışlarıdır. Sürekli (intertial) enflasyon, Neo-Keynesçiler tarafından,
beklentilere bağlı (expectational) enflasyon ise Monetaristler tarafından öne
sürülmüştür.
Taban Fiyatı
Tarım
ürünlerinde devletin, üreticinin ürününü, üzerinden satın almayı yükümlendiği
fiyat. Tarım üreticilerinin bir kısmını korumak amacıyla uygulanan Tarımsal
Destekleme Politikası. Tütün, buğday, ayçiçeği, şekerpancarı, pamuk, fındık,
kuru üzüm, çay, buğday, zeytinyağı gibi belirli tarım ürünleri için devlet en
düşük satış fiyatlarını belirler ve bu fiyatlardan destekleme alımları yapar.
Burada amaç, üreticinin serbest rekabet koşullarında özel alıcılar karşısında
korunmasıdır.
Taban fiyatı, söz konusu ürün için en düşük fiyat olup üreticiler bu fiyatın
üstünde fiyat veren özel alıcılara ürünlerini satmakta serbesttirler.
Destekleme politikasının amacı, uzun dönemde yalnızca desteklenen ürünlerin fiyatlarını
diğer ürünlere göre arttırmak değildir. Amaç, fiyatların maliyetleri
karşılamasını sağlamak ve yıldan yıla fiyatlarda ortaya çıkabilecek
istikrarsızlığı önlemektir.
Piyasa fiyatı bu tabanın altına düşmez, devletin satınalma tekeline sahip
olmadığı durumlarda, piyasa fiyatı, bu tabanın üzerinde oluşabilir. Türkiye'de
taban fiyat uygulamasına 1932'de buğday alımıyla başlandı ve giderek kapsamı
genişletildi. Taban fiyatı uygulaması, ürünle ilgili kamu kuruluşlarınca
yürütülür. Ancak taban fiyatının belirlenmesi kimi ürünlerde Bakanlar Kurulu
veya ilgili Bakanlık tarafından sağlanır.
Satınalımda finansman, Ziraat Bankası tarafından üstenilir. Taban fiyat
uygulaması, alımlarla ilgili kuruluşun, satınalma fiyatının altında satış
yapması ya da ürünün pazarlanamaması gibi nedenlerle, sözkonusu bankalara
borcunu ödeyememesi sonucu emisyonun genişlemesine neden olabilir. Taban
fiyatları ayrıca, tarımda verimliliği azalttığı ve bütçenin siyasal amaçlar
doğrulutusunda kullanılabilmesini sağladığı için olumsuz yönde
eleştirilmektedir.
Takasbank
İMKB'de
işlem gören senetlerin muhafazası ile görevli olan İMKB Takas ve Saklama
Bankası A.Ş., böylece işlemlerin düzgün olarak işlenmesi ve düzenli olarak
tutulmasına faydalı olmaktadır.
Kote olan senetlerin büyük bir kısmı burada muhafaza edildiği için ayrıca
fiziki bir dolaşıma, hatta şirketlerin senet basmalarına gerek yoktur. Şöyle
ki, İMKB'deki işlemler elektronik ortamda yapıldığından burada fiziki bir
dolaşım olmamaktadır, bu durum da gereksiz sayıda senet basılması külfetinden
şirketleri kurtarmaktadır.
Tedavül
"Elden
ele dolaşma" anlamındaki bu kelime, günümüz Türkçesi'nde
"dolaşım" terimiyle karşılanmaktadır. İktisat biliminde, özellikle
paranın tedavülünden (dolaşımından) söz edilir.
Merkez bankalarınca bastırılıp mal ve hizmetlerin alım satım işlemlerine aracı
olmak ya da değer biriktirmede kullanılmak üzere hazırlanan paraların hepsi
"bilfiil" tedavüle çıkmış değildir. Çok az bir kısmı merkez bankasıın
kasasında beklemektedir. Fiilen tedavüle çıkan para alım satım işlemleri
yür.dükçe elden ele dolaşır ve kendisinden beklenen işlevleri yerine getirir.
Temerrüt
Temerrüt,
hukuk dilinde "gecikme","direnme" gibi sözcüklerle de ifade
edilmektedir. Temerrütte borcun zamanında ifa edilmemesi, ifada gecikilmesi söz
konusudur. Borcun zamanında ifa edilmemesine neden olan kişi alacaklı ise
alacaklının temerrüdü; ifanın borçlu tarafından ödenmesi, zamanında yerine
getirilmeyip böylece borcun ihlaline yol açılması halinde borçlunun temerrüdü
oluşur.
Alacaklının Temerrüdü
Bununla ilgili koşullar Borçlar Kanunu'nun (BK) 90. maddesinde düzenlenmiştir.
Bu konuda aranan koşullar şunlardır: Her şeyden önce borçlu tarafından borcun
ifası, borç ilişkisinde öngörülen zamanda ve yerde gerçek ve eylemli (fiili)
olarak, yani usulü dairesinde alacaklıya önerilmiş olmalıdır.
İfanın gerçekleşmesi için alacaklının yapması gereken işler varsa ve
alacaklının bu işleri savsaklaması nedeniyle borçlu edimini yerine
getiremiyorsa, yine alacaklının temerrüdü söz konusu olur. Örneğin, edime ilişkin
bazı özelliklerin alıcı tarafında belirlenmesi gerekiyorsa ya da bir yapı
yapılmasına ilişkin istisna sözleşmesinde inşaat ruhsatı alma yükümü alacaklıya
aitse ve alacaklı bu işleri yerine getirmezse, yine sonuç olarak alacaklı
temerrüde düşmüş olur.
Bu koşulların dışında borcun ifasının "imkân dahilinde" bulunması da
zorunludur. Başka bir deyişle, ifanın imkânsızlığı alacaklının temerrüdünü
engeller. Ayrıca alacaklı kendisine sunulan edimi haklı bir neden olmaksızın
reddetmiş bulunmalıdır. Alacaklının temerrüdünün doğurduğu sonuçlar
şöylebelirlenebilir:
Tevdi: Borçlu, alacaklının temerrüdü halinde, alacaklıya vereceği şeyi uygun
bir yere tevdi ederek, sorumluluktan kurtulabilir. (BK m. 91) Alacaklının
borçlanılan şeyi nereye tevdi edeceğini ifa yerindeki yargıç tayin eder. Yani
borçlu, yargıca başvurarak tevdi yerinin tayinini ister. Eğer verilecek şey
ticari eşya niteliğindeyse, yargıç kararı olmaksızın da bunu bir ardiyeye tevdi
edebilir. Tevdi gerçekleştiğinde borçlu, şeyin hasara uğramasından ve tevdi
giderlerinden sorumlu olmaz. Borçlu tevdi ettiği şeyi geri alacak olursa, o
zaman alacak bütün bağımlı haklarla birlikte, kesintiye uğramaksızın varolmaya
devam eder.
Satmak hakkı: Borcun konusunu oluşturan mal, özellikleri, niteliği gereği çok
masraflı ise, borçlu önce alacaklıyı bu konuda uyararak ve uyarıdan (ihtardan)
sonra satış için yargıçtan izin alarak söz konusu malı alenen sattırabilir.
Malın değeri belirliyse ve satış giderini kaldırmayacak ölçüde azsa, o takdirde
açık artırma, hatta ihtar bile yapılmaksızın satış mümkündür. Borçlu satım
bedelini tevdi ederek borcundan kurtulabilir.
Sözleşmeden dönme: Edimin konusu bir yapma borcu ise, bu takdirde tevdi olanağı
bulunmadığından, borçlu sözleşmeden dönebilir (akdi feshedebilir). (BK m. 94)
Sözleşmeden dönme halinde, BK'nın 106-108. maddeleri arasında düzenlenen
borçlunun temerrüdü ile ilgili hükümler burada da örnekseme yoluyla uygulanır.
Bu temel sonuçların dışında, alacaklının temerrüdü halinde aşağıdaki hükümler
de meydana gelir: Alacaklı temerrüde düştüğü andan itibaren, mal borçlunun
kusuru olmadan hasara uğrar ya da telef olursa, bundan doğan zarara alacaklı
katlanır. Temerrüt tarihinden itibaren, edim için borçlunun yapacağı giderler,
özellikle şeyin korunma giderleri alacaklıya ait olur. Eğer alacaklıya ifa
öneren borçlu, daha önce borçlu temerrüdüne düşmüş bulunmaktaysa, bu öneriyle
birlikte temerrütten kurtulur ve temerrüt tarihinden itibaren temerrüt faizi
işlemez.
İfa, alacaklının reddi gerçekleşmeden de imkânsız hale gelebilir. (BK m. 95)
Buna göre:
İfa alacaklının şahsına bağlı bir sebeble ona önerilmezse,
Borçlu, alacaklının şahsını bilemiyorsa, borçlu alacaklının temerrüdünde
tanınan tevdi ve sözleşmeden dönme olanaklarından yararlanabilir.
Bu hallere örnek olarak, alacaklının gaip olması, temyiz kudretini yitirmiş
bulunması ve kendisine bir kanuni temsilci atanmamış bulunması, alacaklının
ölmesi üzerine gerçek mirasçının çekişmelere meydan vermesi, birden fazla
kişinin gerçek alacaklı olduklarını iddia etmeleri gibi olaylar verilebilir.
Borçlunun Temerrüdü
Borçlu, borcun konusunu oluşturan edimi borç ilişkisinde öngörülen zamanda
yerine getirmediği takdirde temerrüde (gecikmeye) düşer. Bu duruma borçlunun
temerrüdü (gecikmesi, direnmesi) denir; geciken borçluya da "mütemerrit
borçlu" adı verilir.
Temerrüt faizinin ödenmesinin kusura bağlı olmadığını yinelemekle yetinelim.
Temerrüdün alacaklı yönünden doğurduğu hükümleri, daha doğrusu alacaklıya
sağladığı yetkileri de açıklamak gerekir.
Borçlar Kanunu, tam iki taraflı sözleşmelerde alacaklıya daha geniş haklar
vermiş ve borçlunun durumunu daha da ağırlaştırmıştır. Genel olarak alacaklı
aynen ifa ve gecikmeden doğan zararın tazmini ve para borçlarında ayrıca
temerrüt faizi isteyebilirken, tam iki taraflı sözleşmelerde ek bazı haklara
sahip kılınmaktadır. (BK m. 106-108)
Alım, satım, hizmet, kira, istisna gibi tam iki taraflı bir sözleşmede,
temerrüt olayının gerçekleşmesinden sonra, alacaklının, ek olanaklardan
yararlanabilmesi için borçluya borcunu ifa için bir süre (mehil) vermesi
gerekir. Mehil uygun olmalıdır. Uygunluk her somut olayın özelliklerine göre
ayrı ayrı değerlendirilmelidir.
Mehil, temerrüt için aranan ihtarla birlikte yapılabilir. BK'nın 107. maddesi
hükmüne göre, borcun kesin olarak belirli bir zamanda ödeneceği
kararlaştırıldığı takdirde ya da ifanın artık anlam ve faydasını yitirdiği
durumlarda mehil tayinine gerek kalmaz. Mehile karşın ifanın borçlu tarafından
yerine getirilmediği durumlarda alacaklının sahip bulunduğu yetkiler şunlardır:
Alacaklı, aynen ifa ve gecikme tazminatını, tüm temerrüt hallerinde olduğu gibi
isteyebilir.
Alacaklı, ifadan vazgeçtiğini mehil bittiğinde derhal borçluya bildirerek, ifa
etmemeden doğan zararın giderilmesini isteyebilir. Buna alacaklının "ifa
çıkarı (menfaati)" denir ve bu olasılıkta borç ilişkisi varlığını
sürdürür. Bu bildirim, mehil tayini ile ilgili ihbar ile birlikte de
yapılabilir.
Alacaklı, mehil sonunda sözleşmeden dönebilir ve sözleşmeye duyduğu güven
nedeniyle uğradığı zararı (menfi zararı) talep edebilir. (BK m. 108/II) Dönme
yerine yasa ve uygulama "fesih" terimine ağırlık vermektedir. Dönme
(fesih) beyanı ile birlikte borç ilikisi ortadan kalktığından, taraflar
verdiklerini sebepsiz zenginleşme kurallarına göre iade ile yükümlüdür. (BK m.108/I)
BK'nın 106-108. maddelerinde yer alan hükümler, bu konuda özel hükümler
öngörülmemişse uygulama alanı bulacaktır. Örneğin satım sözleşmesinde, malı
teslim etmiş olan satıcının, semeni (satış bedelini) tediyede temerrüde düşen
alıcıya karşı bu hakkını ayrıca saklı tutmamışsa, sözleşmeden dönemeyeceği
örgörülmüştür. (BK mü 211/III)
Kısmi temerrüt durumunda ise, BK'nın 106-108, maddeleri hükümleri sadece
gecikmeli bölüm için uygulama alanı bulabilecekir. Bu husus, Türk Ticaret
Kanunu'nun 25/I. maddesinden anlaşılmaktadır.
Tröst
Firmaların
tek yönetim altında gruplaşmasıyla tröstler meydana gelir. Tröstler 19.
yüzyılda ABD'de ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Tröstlerin piyasada egemenlik
kurması ve piyasayı etkilemesi o derece ileri bir düzeye varmıştır ki, sonuçta antitröst
yasalar ortaya çıkmıştır.
Tröstler, ticari veya sınai işletmelerin piyasada daha güçlü olabilmeleri, daha
çok kâr sağlamak amacıyla gerek mali ve gerekse yönetim bakımından daha büyük
kuruluşlar haline gelmeleridir.
Tröstler rakip kuruluşları piyasadan uzaklaştırmak için çeşitli yöntemler
kullanabilirler. Faaliyette bulunan rakip işletmeyi zayıf duruma sokmak ve
sonuçta ortadan kaldırmak veya rakip işletmeyi kendine bağımlı bir duruma
getirmek gibi. Tröstlerin en çok faaliyet gösterdikleri alanlar şunlardır:
Petrol, madenler, otomobil, uçak, gıda, ulaştırma, büyük mağazalar vb.
Hukuksal yapı bakımından tröstler genellikle üç grupta toplanabilir:
Voting tröst: Bu çeşit tröstler hisse senedi sahiplerine ait hakların
başkalarına devredilmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bir veya birkaç müteşebbis,
hisse sahiplerinin ellerindeki senetleri almakta ve rey hakkını kendi
hesaplarına kullanmaktadır. Böylece hisse sahiplerinden aldığı vekâletle
girişimciler, kendi sermayelerini riziko altına sokmadan piyasada faaliyette
bulunabilmektedir.
Füzyon veya kaynaşma: Voting tröstlerin yasa dışı ilan edilmesinden sonra,
füzyonlar ortaya çıkmıştır. Bu çeşit tröstte, tröste dahil işletmelerin
dağıldığı ve bunların yerine tek bir şirketin ortaya çıktığı görülmektedir. Dağılan
şirketlerin hisse sahiplerine yeni şirketin hisseleri verilmektedir.
Holding: Bu sistemde şirketler hukuksal kişiliklerine ve bağımsızlıklarına
sahiptir. Ancak bunların üzerindeki holdingin, şirketlerin hisse senetlerine
sahip olması nedeniyle, bunları kontrol etmek ve yönetmek olanağı vardır.
Çağımızda tasarruf sahiplerinin paralarını işletmek üzere menkul hizmetler
konusunda ihtisaslaşmış şirketlere yatırım tröstleri denmektedir. Yatırım
tröstleri iki şekilde olabilir:
Investment trust company olarak adlandırılan şirketler piyasada kendi hisse
senetlerini satar ve elde ettikleri gelirle başka şirketlere ait hisse
senetleri ve tahviller satın alırlar. Böylece tröstün hisse senetlerine sahip
olanlar diğer şirketlere de ortak olurlar.
Unit trust denen firmalar ise, piyasadan satın aldıkları hisse senetlerini ve
tahvilleri verimliliklerine göre düzenleyerek, unit denen küçük hisseler
şekline getirirler. Bu hisseler tasarruf sahipleri tarafından satın
alındığında, tasarruf sahipleri ancak bunların gelirlerinden yararlanabilir,
fakat hissedar durumuna geçemezler.
Yatırım tröstleri görüldüğü gibi küçük tasarruf sahiplerini spekülasyndan
korumakta ve bu nedenle de ilgi görmektedir.
Üretim
İnsanoğlunun
yaşamını sürdürebilmesi için sınırsız olan gereksinimlerini karşılamaya yönelik
kıt (ekonomik) kaynakların miktarını veya faydasını arttırmak amacıyla harcanan
çabaların tümüdür. Buna göre, insanların üretim etkinliği, yeryüzünde varolan
birçok malları sentez ve çözümleme işlemiyle gereksinmeleri karşılamaya uygun
kılan uğraşlar olmaktadır. Kısaca varolan maddelerden yeni faydalar meydana
getirme işidir.
Vadeli Borsa İşlemleri
Borsalar,
soyut pazarlardır. Satıcılar bedelini tahsil etmeden ve hatta ellerinde
bulunmadığı halde, bir mal veya senedi arz edebilirler. Alıcılar da malı
görmeden, bedelini ödemeden alım yapabilirler. Alım ve satım, borsa
komisyoncuları aracılığıyla gerçekleştirilir.
Vadeli satış yapanlar, fiyatın düşmesini bekleyenlerdir. Sahibi durumunda
olmadıkları senetleri veya malı bugün pahalıya satıp, ileride ucuza alarak
teslim edeceklerini hesaplayanlardır. Vadeli alım yapanlar ise, fiyatın
yükseleceğini tahmin edenlerdir. Bunların çoğunluğu, vadesi gelmeden yahut
gelince aldıklarından pahalıya, kârla devredebileceklerini düşünenlerdir.
Örneğin bir kimse, X şirketi hisse senetlerinin üç aya kadar yükseleceğini
tahmin etmektedir. Stockbroker firmalardan birine 1 milyar liralık üç ay
vadeli alım yapmasını emreder. Komisyoncu firmasıyla yapacağı anlaşmaya göre,
sipariş bedelinin belirli bir yüzdesini, normal zamanlarda %10unu mevduat
olarak yatırır. Stockbroker da emri yerine getirir. Ancak alıcının vade
tarihinde ödeyeceği 1 milyarı olmayabilir. Satmış olan kimsenin elinde de 1
milyarlık hisse senedi bulunmayabilir.
Senet kurunun satış anında 100,000 lira olduğunu varsayalım. Satıcının kâr
etmesi, hisse senedi kurunun 100,000 liranın altına düşmesine bağlıdır. Tahmini
gerçekleşirse, vade tarihinde spot marketden ucuza alıp teslim etmeyi
tasarlayabilir veya vade gelmeden fiyatın düştüğü anda alması için kendi
komisyoncusuna emir verebilir.
Alıcının kâr etmesi, hisse senedi kurunun 100,000 liranın üstüne çıkmasına
bağlıdır. Vade tarihini bekleyerek spot markette kârla devretmeyi düşünebilir
veya vade henüz gelmeden kur belirli bir düzeye erişince hemen satması için
stockbrokera talimat verebilir.
Borsada kote edilmiş olan bütün senetler, vadeli piyasada alınıp satılamaz.
Vadeli borsa işlemlerinin özel kuralları vardır. Borsa yönetimi, vadeli işlem
konusu olabilecek senetler için ayrı bir liste tertipler. Alınıp satılabilecek
miktarlara da bir taban yahut alt sınır koyar.
Satıcı ve alıcı, spekülasyon zararlarını sınırlı tutmak için bazı önlemler
alabilirler. Ağır zarara uğramak ihtimalini önleyici formüllerden biri, primli
piyasa işlemidir. Primli piyasada işlem yapanlar, uğrayabilecekleri zararı
sınırlı tutmak için, götürü bir miktar ödeyerek gerektiğinde iptal etmek üzere
anlaşmaya bir kayıt koydururlar.
Satıcı ve alıcı, stockbrokera sipariş verirken stop loss order ve stop order
gibi limited order çerçevesinde formüllerle işlemin olumsuz ihtimallerin
zararını önceden kararlaştıracakları bir azami miktarla sınırlayabilirler.
Borsa alım-satımlarında zarar etmiş veya bekledikleri kârı elde edememiş
kişiler, ileride durumun uygun bir gelişme göstereceğini umarak zaman kazanmayı
tercih edebilirler. Bu takdirde, vade uzatılır. Tamamlanmış olan bir vadenin
uzatılmasına, report denir.
Bear marketde, yani kurların düşmesini öngören spekülasyonlarda, bazen
satılmış değerleri temin ederek teslim olanağı bulunmayabilir. Değeri düşen
senetleri, sahiplerinin satmak istemedikleri görülebilir. Böyle durumlarda,
tahmini doğru çıksa bile, spekülatör, taahhüdünü yerine getirememek
tehlikesiyle karşılaşır. Aranılan tahvil veya hisse senedi borsada satışa
arzedilmiyorsa, satıcı bunları ödünç alarak ve haliyle oldukça ağır bir bedel
ödeyerek teslim edebilir. Bu işlem deport terimiyle ifade edilir.
Vadeli Kur
Kambiyo
piyasasında alım-satım, vadesiz ve vadeli olarak ikiye ayrılır. Uluslararası
terminolojide, vadesiz piyasaya spot market ve vadeli piyasaya forward market
denir. Vadeli piyasada süre overnight, iki gün ihbarlı, yedi gün, yedi gün
ihbarlı, bir aylık, üç aylık, altı aylık, dokuz aylık, yıllık olabilir.
Forward market'da dövizin fiyatı, alım-satım anındaki kurdur. Ödeme ise, vade
tarihini izleyen hesap gününde gerçekleştirilir. Forward market'da vade
tarihlerinden her birinin arz ve talep eğrileri ayrıdır. Bir dövizin vadeli
kuru, stop market fiyatı altında olduğunda iskontoludur. Vadeli kuru spot market
fiyatı üstünde olan dövizler primlidir.
Vadeli piyasada alıcı veya satıcının taahhüdünü yerine getirememesi halinde, bu
durum "hammered" ya da "hammering" terimiyle belirtilir.
Yabancı Sermaye
Yatırılabilir
kaynakların kişi ve kuruluşlar tarafından başka bir ülkeye taşınmasına verilen
addır. Yabancı sermaye yatırımı, doğrudan, yani bizzat kuruluş ve kişi
tarafından bir başka ülkede yapılabileceği gibi, taşındığı ülkedeki kurulu
bulunan bir şirketin yatırımına iştirak şeklinde de olabilir.
Türkiye'de yabancı sermaye politikası 1954 yılında çıkarılmış bulunan 6224
sayılı yasayla düzenlenmiştir. Ayrıca istikrar tedbirlerinin alındığı 24 Ocak
1980'den sonra çıkarılan Yabancı Sermaye Çerçeve Kararnamesi, bu alandaki
uygulamaları birleştiren tamamlayıcı bir düzenleme niteliğindedir. Bu
kararnameyle yabancı sermaye izinleri büyük ölçüde kolaylaştırılmış, yabancı
sermayenin çalışma alanları genişletilmiş ve yatırımları da ha çekici hale
getirmeye yönelik önlemler getirilmiştir.
Kararnamenin bir başka yeniliği de daha önce Devlet Planlama Teşkilatı ile
çeşitli bakanlıklar tarafından yürütülen işlemlerin, Başbakanlık bünyesine
Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığı'na bağlı Yabancı Sermaye Genel Müdürlüğü'nün
yetki alanı içine alınmış olmasıdır.
Yürürlükteki mevzuatta yabancı sermaye için öngörülen koşullar ülkenin ekonomik
gelişmesine yararlı olma, özel girişime açık bir alanda çalışma, tekel ya da
özel bir imtiyaza sahip olmamadır. Döviz, araç, gereç ve makinenin yanı sıra
lisans, patent, marka gibi maddi olmayan haklar da yabancı sermaye olarak
getirilebilir.
Sermaye sahiplerine düşen net kazançlar ile tasfiye ya da kısmi satıştan elde
edilen getiriler, ana yabancı sermayenin geldiği ülkenin parasıyla ve resmi
kambiyo kuru üzerinden dışarıya aktarılabilir. Bu aktarma işlemlerinde Maliye
Bakanlığı'nın izni gereklidir.
Yatırım Ortaklıkları
Çok ortaklı
bir sermaye şirketinin, kaynaklarını çok sayıda şirket pay senedine dağıtarak
portföy oluşturması hali olarak tanımlanır. Yatırım ortaklıkları ya pay senedi
çıkarmak, ya da diğer anonim şirketlerin pay senedini satın almak gibi iki
biçimde uygulanagelmektedir.
Yatırım ortaklığının çekici yönü, bu amaçla yaptığıişletmecilik harcamalarını
kendi vergi esası olan gelirinden mahsup etmesi ve paydaşlarına da bu şekilde bir
kâr garantisi sağlamasıdır.
Günümüzde, tanım olarak tekrarlanırsa, yatırım ortaklıkları çeşitli küçük
tasarruf sahibi insanların parasını toplayarak bir anonim şirket aracılığıyla
çeşitli kuruluşların hisse senedine yatırmak için bir portföy oluşturulması
halidir. Burada artık bir şirketin hisse senetlerinden değil, birkaç şirketin
hisse senetlerinden oluşan bir portföy bulunmakta ve bu kuruluşa parasını
yatırmış olan küçük tasarruf sahibi yurttaş bu portföyün sağladığı gelir
ortalamasından yararlanmaktadır.
Yatırım ortaklıkları özellikle yatırım kaynaklarının daraldığı dönemlerde ilgi
görmüştür. İlk yatırım ortaklıklarının 1868 yılında Londra'da kurulduğunu
görüyoruz. Bu yatırım ortaklığının adı Forn and Colonial Trust'tı. En yaygın
örneğini gördüğümüz Amerika'da yatırım ortaklıkları 1940 yılında çıkarılmış
bulunan Yatırım Ortaklıkları Yasası ışığında denetlenmektedir.
Yatırım ortaklıklarının klasik hisse senetlerine yapılan yatırımdan farkı,
şirket farklılaştırması ve çeşitlendirmesi yaratması ve böylelikle küçük
tasarruf sahibine kârını bir şirketin iniş ve çıkışına bağlı bırakmamasıdır. Bu
durumda çoğu zaman zarar eden şirketin zararını, yani kâr gelirinden
yoksunluğunu kâr eden, kazanç sağlayan şirketin yüksek kârıyla dengeler.
Günümüzde yatırım ortaklıkları ya işletmeciliğin de bizzat yapıldığı işletmeci
yatırım ortaklıkları, ya da işletmeciliğin yapılmadığı, sadece hisse senetleine
iştirakin sağlandığı yatırım ortaklıkları hali bulunmaktadır. Birinci örnekte
genellikle yatırım ortaklığı bir şirketler grubunun üst kuruluşu olarak
kurulmuş olup, bu şirketler grubunun ihraç ettiği pay senetleri küçük tasarruf
sahiplerine verilmektedir.
Burada aynı zamanda işletmecilik yoluyla sağlanan gelirler hisse senedi
sahiplerine yansıtılmaktadır. Diğer halise, şirket politikasına herhangi bir
müdahaleni olmadığı, sadece yıl sonu bilançolarına göre küçük hisse
sahiplerinin gelir sağladığı durumdur.
Accepting House
İngilterede
bazı büyük firmalar geçmiş yüzyıllarda taşralı ve yabancı müşterilerinin
senetlerine gerektikçe bir komisyon karşılığı kefil olurlardı. Bu işlemler,
zamanla önem kazanmış ve kabul kredisi terimi doğmuştur. 19. yyda kabul
kredisinde uzmanlaşan ve yalnız kredi aletlerini garanti ederek faaliyetini
sürdüren firmalara accepting house denilmiştir.
Accepting house güvencesine dayanan çekler, poliçeler ve benzeri senetler,
dünyanın neresinden gelirse gelsin, Londra piyasasında itibar görmüştür. Büyük
Britanyada, Commonwealthde ve öbür ülkelerde çalışan firmaların bir accepting
house imzasıyla desteklenmiş senetlerini mevduat bankaları tercihen iskonto
etmişlerdir. Accepting houselardan bazıları 20. yyda merchant banker
statüsüne geçmişlerdir. 1976da Londrada 18 accepting house vardı. Accepting
Houses Committee denilen bir organ, hem bu firmalar arasında, hem de bu
firmalar ile Hazine ve Bank of England arasında koordinasyon sağlamaktaydı.
Açığa İmza
Bir senet
veya belge metninin tamamen veya kısmen yazılmasından önce ilgililere
imzalatılmasıdır. Mali portesi, vadesi ya da ödeme koşulları sonra yazılmak
üzere açık bırakılarak sözleşme imzalanmasına, iş hayatında rastlanabilir.
Yahut sözlü anlaşma yapıldıktan sonra, taraflardan biri boş kağıdı imzalayıp
diğer tarafa tevdi edebilir.
Açığa imza, karşı tarafa mutlak güven beslendiği ya da zorunluluk nedeniyle
başka türlü harekete imkân bulunmadığı durumlarda söz konusu olabilir. İlkel
psikolojili kişilerin gösteriş arzusu veya sorumsuz zihniyet etkisi altında
açığa imza verdikleri de, tatbikatta görülmüştür.
Açık Bütçe Politikası
Devletin
ekonomik durgunluğu ve işsizliği önlemek üzere bütçe açığını bir ekonomi
politikası aracı olarak benimsemesidir. Açık veren ya da ekonomik politika
çerçevesinde açık verdirilen bütçede kamu harcamaları ile normal devlet
gelirleri (vergi, resim, harç, vb. ) arasındaki fark borçlanma ile karşılanır.
Dolayısıyla munzam harcama karşılığı borçlanma olmaktadır. Borçlanma yolu ile
devlet harcamalarının ekonomik etkileri, borcun kimlerden alındığına bağlı
olarak değişiklik gösterir.
Borçlanma Merkez Bankasından yapılıyorsa, bu emisyona, munzam para arzına yol
açar. Merkez Bankasından alınan borç ödenmeyebilir. Özel ekonomi birimlerinden
yapılan borçlanmanın vadesi geldiğinde ödenmesi gerekir. Devletin özel ekonomi
birimlerinden yaptığı borçlanma, ana paranın ve faizinin geri ödenmesi
dolayısıyla gelir dağılımını değiştirmektedir. Klasik iktisatçılar denk bütçe
yanlısıydılar. Bunun sebebi ekonominin kendi mekanizmaları sayesinde her zaman
dengeye geleceği konusundaki inançlarıydı. Bu iktisatçılara göre ekonomik
durgunluk ve işsizlik arızi durumlar olup, devletin müdahalesi gerekmeden
düzelebilir.
Devlet bütçesinin açık vermesi ise ekonominin normal işleyişine bir müdahale,
dengeyi bozucu bir husus sayıldığından, kesinlikle benimsenmemekteydi.
1920lerin sonuna rastlayan büyük Dünya Ekonomik Krizi , klasik iktisatçıların
yanıldıklarını göstermiştir. Ancak teorik açıdan ekonominin neden kendi kendine
dengeye gelemediğinin ispatlanması için J.M. Keynesin Genel Teori adlı eserini
beklemek gerekmiştir. Keynes bu eserinde getirdiği yeni kavramlar ve analizi
ile bir ekonominin düşük istihdam seviyesinde de dengeye gelebileceğini ispat
etmiştir.
Durgunluk ve işsizliğin yaygın olduğu, kapasitenin kullanılmadığı bir ekonomide
munzam harcamalar yapılarak gelirlerin artırılması gerekir. Bu munzam
harcamaların yapılması ise devlete düşmektedir. Devlet Merkez Bankasından ya
da özel ekonomi birimlerinden elde ettiği parayı harcadığında, bu harcamanın
ekonomi üzerinde canlandırıcı bir etkisi olmaktadır. Devletin yaptığı munzam
harcama vasıtası ile gelir yaratılması ve sağlanan canlanma, yapılan ilk
harcamaların çok üzerinde olmaktadır ki, bu olguya çarpan etkisi denir.
Açık bütçe politikası ya da borçlanma karşılığında harcama yapılarak ekonominin
canlandırılmasını, normal kamu gelirlerinin yetersizliğinden dolayı bütçe açığı
meydana gelmesinden ayırmak gerekir. Açık bütçe politikası, iktisadi durgunluk
ortamında bilinçli olarak uygulanan bir politikadır. Oysa hükümetler, vergi
sistemlerinin yetersizliğinden dolayı, öngörülen harcamaları karşılamak üzere
tam çalışma ve hatta enflasyon ortamında bile açık finansman yoluna
gitmektedirler.
Günümüzde çok görülen bu husus enflasyonu büsbütün körüklemektedir. Son
yıllarda dünya ülkelerinde gözlenen ekonomik bunalım çeşidi, 1920lerdeki büyük
depresyondan farklıdır. Büyük depresyonda üretimin düşmesinin yanı sıra
fiyatlar ve gelir düzeyi de düşmekteydi. Oysa günümüzde üretim düşmesine,
işsizliğin artmasına rağmen fiyatlar yükselmeye devam etmektedir ki, bu duruma
stagflasyon adı verilmiştir.
Stagflasyon ortamında ekonomiyi canlandırmak için açık bütçe politikasına
başvurulursa şiddetli bir enflasyonla karşılaşılır. Bu nedenle açık bütçe
politikası yerine bunun tam zıddı olan sıkı para politikası uygulanmaktadır.
Sıkı para politikası enflasyonu frenlemekle beraber, durgunluğu büsbütün
artırmaktadır. Bu nedenlerle, durgunluk ve enflasyonun bir arada olduğu bir
ortama hangi ekonomi araçlarıyla müdahale edilmesi gerektiği kesinlik
kazanmamıştır.