Açık Bono
Bir
kıymetli evrak olan bononun taşıması gereken unsurlardan birisi, kayıtsız
şartsız muayyen bir bedeli ödeme vaadinin bulunmasıdır. Bu nedenle belirli bir
miktar ödeme vaadi taşımayan bonolar geçerli değildir.
Ticari hayatta çeşitli nedenlerle bononun taşıması gereken diğer unsurları
taşıyan, ancak ödeme vaadinin miktar (para) kısmı boş bırakılan bonolar
düzenlenebilmektedir. İşte para kısmı ileride doldurulmak üzere boş bırakılarak
düzenlenen bonolara açık bono denir.
Tarafların anlaşmalarına ve hüküm bağladıkları olayların gerçekleşmesine göre,
açık bononun para kısmı doldurularak şekli unsurları tamamlanmaktadır.
Açık Pozisyon
Vadeli
piyasa işlemlerinde fiyat değişikliğinden zarara uğrayabilecek bir alıcı veya
satıcı açık pozisyondadır. Bir örnek verelim: 7 aralık tarihinde Zürih'te bir
ay vadeli dolar kuru 1,5 frank olsun. Bir kambiyo operatörü, bir ay vade ile 1
milyon dolar satsın. Vade tarihine değin dolar kuru 1,7 franga yükselirse,
kambiyo operatörünün zararı 200 bin frank tutacaktır.
Doların yükselme olasılığını göze alarak 7 Aralık'ta vadeli satış yapan bir
kambiyo operatörü açık pozisyondadır. Dolar kurunun yükselmesine karşı
korunmasızdır. Vadeli satış yaparken bir risk altına girmiştir. Vadeli piyasada
alım veya satım yapanlar, açık pozisyon riskini "hedging" denilen bir
yöntemle önleyebilirler.
Aciyo
Bankaların,
yaptıkları işlemler üzerinden aldıkları faiz. Bankacılık ve borsada önceleri,
madeni paraların itibarı değeriyle gerçek değeri arasındaki fark olarak
tanımlanırdı. Daha sonra bir ticari senedin, üstünde yazılı değeri ile senet
kırdırıldığı takdirde banka tarafından ödenen miktar arasındaki fark olarak ele
alındı. Günümüzde iskonto koşullarıyla eş anlamlıdır; iskonto, posta masrafları
ve komisyon bedelinden oluşur.
Anonim ortaklıkların pay senetlerinde ve tahvillerinde aciyo, pay senetlerinin
ya da tahvillerin ortaklıkça gerçek değerden fazla bir değerle satılmaları
durumunda, gerçek değerle satış fiyatı arasındaki olumlu farktır. İhraç primi
olarak da adlandırılır.
Adi Çek
Çizgili ya
da bloke olmayan çek anlamını taşımaktadır. Adi çek, açık ve basit bir ödeme
emri niteliğinde olup çizgili ya da bloke çeklerden ödeme biçim ve yöntemi
açısından ayrılır. Adi çekin bedeli, ibraz anında karşılığının bulunması
koşuluyla nakden ve hesaben ödenebilir.
Karşılığının olup olmadığının bilinmemesi açısından bloke çekten (bloke çekte
karşılık garanti edilmiştir), hem nakden ve hem de hesaben ödenebilmesinden
dolayı da çizgili çekten (çizgili çek yalnızca hesaben ödenir) faklıdır.
Adi Hisse Senedi
Yasada
kullanılan bir terim olmayıp, uygulamada imtiyazlı (ayrıcalıklı) hisselerin
karşısında yer alan payları ifade etmek üzere benimsenmiş bir kavramdır.
Ticaret Kanunu'nun 401. maddesinde, esas sözleşme ile bazı tür hisse
senetlerine kr payına ya da tasfiye artığına katılma gibi "sair"
hususlarda ayrıcalık tanınabileceği kabul edilmiştir.
Gerçekten de anonim ortaklıkta bazı paylar sahiplerine diğerlerine oranla daha
fazla oy hakkı verebilir ya da örneğin, ortaklık tesislerinden yararlanma olanağı
sağlayabilir. İşte bu durumda üstün hak sağlayan paylara imtiyazlı, diğerlerine
adi hisse (payı temsil etmek üzere senet çıkarılmışsa adi hisse senedi) adı
verilir.
Ancak, adi pay-imtiyazlı pay ayrımı bazen yanılgılara yol açabilir. Çünkü bir
anonim ortaklıkta bir grup hisse senedi örneğin, kârdan, diğer grup hisse
senedi ise tasfiye artığından yararlanmada üstün hak sağlıyorsa, artık
ayrıcalıklı hisseden değil, değişik haklar veren pay gruplarından (pay
kategorilerinden) söz etmek doğru olur.
Adi Senet
Resmi bir
makam ya da memur katılmaksızın, taraflarca özel biçimde hazırlanan yazılı
belgelerdir. Adi senetlerde yazı kısmı el ile ya da makine ile hazırlanmış
olabileceği gibi daha önceden basılmış da bulunabilir.
Adi senedin borçlu tarafından imzalanması gerekir. İmza atamayanlar senedi
mühürleyebilecekleri gibi, parmak izi ile de işaretleyebilirler. İspat
açısından adi senede pul yapıştırılması ya da tarih atılması önemli değildir.
Fakat imza ve mühürün senet metninin yazılmasından sonra konulması ve yapılacak
ekler ile kazıntı ve silintilerin ayrıca imzalanarak onaylanması gereklidir.
Aksi takdirde senet geçersiz sayılabilir. (Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, mü
297, 298)
Adi bir senedin geçerliliğine hükmedilebilmesi için, bir belgenin kendisine
izafe olunan kişi tarafından imzalanmış olunması gerekir. Bir kişi senedi
imzalamadığını ileri sürer, yani imzasını inkâr ederse, aksini ispat etmek
diğer tarafa düşer. Yargıç kararını verirken gerekirse tarafları da dinler ve
imzasını inkâr edenle karşılaştırma yapabilmek amacı ile yazı yazdırabilir.
Bunlardan da bir sonuç alamazsa bilirkişi incelemesi yaptırabilir ve tanık
dinleyebilir.
Bir senedin imzası ikrar (kabul) olunmuş ya da mahkeme tarafından ilgili kişiye
ait olduğu saptanmışsa, bu artık onu imzalayan ile "külli halefi"
hakkında hüküm ifade eder; üçüncü kişilere karşıysa hüküm doğurmaz.
Bir senet kendisine ibraz olunan noter ya da diğer bir yetkili memur tarafından
onaylanmışsa ibraz tarihi ya da imza edenlerden birinin ölümü tarihi veya imza etmesine
engel olan olayın gerçekleşme tarihi veya o senedin resmi bir işleme esas
alındığı tarih, üçüncü kişiler hakkında da hüküm ifade eder.
Bu tür senetlerde, sözü edilen diğer senetlerin tarihleri üçüncü kişiler
hakkında ancak son senet tarihinin onaylanmış sayıldığı tarihten itibaren
hesaplanır. Fakat ibrayı ve kabzı gerektiren adi senetlerle tüccarların ticari
işlemleri hakkındaki senetlerin, yukarıdaki usule göre resmiyet kazanmamış
olması durumunda bile üçüncü kişilere karşı geçerli sayılacağı kabul
edilmiştir. Bununla beraber bunun aksi ispat olunabilir. (Hukuk Usulü
Muhakemeleri Kanunu, m.300)
Agroekonomi
Fransızca'dan
dilimize geçen kavram, agro ve economie sözcüklerinin birleşmesinden doğmuştur.
Agro sözcüğü, "tarım bilimi" anlamına gelen agronomienin kısaltılmış
şeklidir.
Agroekonomi, ekonomi biliminin tarım alanına uygulanmasıyla ortaya çıkmış bir
bilim dalıdır. Türkiye'de iktisat fakültelerinde ve ekonomi bölümlerinde
bağımsız Tarım Ekonomisi ya da Tarımsal Ekonomi dersleri, programlarda yer
almaktadır.
Tarımsal üretim ve dağıtımın dünya düzeyindeki dengesizliğinin sürmesi,
agroekonomi alanındaki çalışmalara ilginin giderek artmasına yol açmaktadır. Bu
alandaki bilimsel çalışmalar, disiplinler arası yakınlaşmayı ve işbirliğini
zorunlu kılmaktadır.
Ajur
Dilimize
Fransızca'dan geçen bu terim, günü gününe, hazır, gecikmesiz anlamına gelir.
Ajur, bir terim olarak, muhasebe açısından günlük işlerin yapıldığını ve
bitirildiğini, kayıtların günü gününe defterlere geçirilmiş olduğunu ifade
eder. "Defterimiz ajur", "kayıtlarımız ajur" ifadelerinde
olduğu gibi.
Akreditif
İhraç
edilen malların bedelleri genellikle akreditif denilen kredi mektupları
aracılığıyla yapılır. İthalatçı firma, kendi bankasına emir vererek, almayı
kararlaştırdığı malın karşılığını, ihraç eden firmanın bankasına bir ödemeyi
taahhüt ettiğini bildirir. İşte bu taahhütün yapıldığı belgeye
"akreditif" ya da "kredi mektubu" denir.
Bu şekilde ihracatçı firma malı ihraç ettikten sonra, ödemenin yapılacağını
garanti etmiş olur. Kredi mektubunda, ihraç edilecek (ithal edilecek) malların
özellikleri ve diğer koşullar da esasa bağlanabilir. Örneğin, ihraç sırasında
hazırlanacak ve ithalatçı firmaya gönderilecek menşe şahadetnamesi, ambalaj
şekli, malın kaç partide ve hangi aralıklarda gönderileceği kredi mektubunda
belirtilebilir.
Bu durumda kendi bankası, belirtilen hususlara uymaması halinde, ödemenin
garanti edilemeyeceğini belirterek ihracatçıyı uyarır. İhracatçı, malı ihraç
ettikten sonra, akreditifte belirtilen hususları yerine getirdiğini kendi
bankasına belgeler. Banka bunları ithalatçının bankasına ulaştırır. Bu şekilde
uyuşma sağlandıktan sonra kredi mektubunda yazılı karşılık satıcının bankasına
transfer edilerek ödeme gerçekleştirilir.
Akredif geri çevrilebilir (kabili rücu) ya da geri çevrilmeyen (gayri kabili
rücu) olmak üzere iki şekilde açılabilir. Geri çevrilebilen akreditif türünde,
ihracatçı firmaya herhangi bir uyarıda bulunulmaksızın açılan kredinin
durdurulabileceği ya da koşullarının değiştirilebileceği taraflarca kabul
edilmektedir.
Bu tür akreditif satıcı firmaya yeterli güvence sağlamadığı için fazlaca
benimsenmez. Geri çevrilemeyen mektup türü daha fazla kullanılan türdür. Satıcı
firma belli koşullara uyduğu takdirde mektubun iptal edilemeyeceği ya da
değiştirilemeyeceği taraflarca bilinir.
Alonj
Bir şeyi
uzatmak için yapılan ilavedir. Kambiyo senetlerinin (poliçe, bono, çek) arka
yüzüne yapılacak işlemler için yer kalmadığı zaman, senede uzunlamasına eklenen
kâğıda alonj denmekte ve alonj üzerinde yapılacak her türlü işlem senedin
arkasına yazılmış sayılmaktadır.
Bu terim dilimize Fransızca'daki okunuş şekliyle girmiştir. Kambiyo
senetlerinde cironun alonj üzerinde yapabileceği gibi aval şerhinin de alonj
üzerinde yazılabileceği Türk Ticaret Kanunu'nun 595, 613, 690 ve 730.
maddelerinde öngörülmüştür.
Anatosizm
Eski
Yunanca'daki ana ve tokos sözcüklerinin bileşimidir. Ana
"yineleyen-doğurgan" demektir. Tokos, "faiz"dir. Anatosizm,
"faizin faiz doğurması" anlamındadır.
Anatosizm, faizin hesap dönemi sonunda anaparaya eklenerek işletilmesidir. Bir
başka deyişle, faizin kapitalizasyonudur. Bileşik faiz yönteminin işletilen
paraya uygulanmasıdır.
Ankes
Taahhütleri
karşılamak üzere bulundurulan nakit rezervdir. Türk bankacılık uygulamasında
ankes oranı disponibilite oranından farklı anlamda kullanılmakta ve
disponibilite oranından daha dar bir likidite nispetini ifade etmektedir.
Disponibilite kapsamına kasa mevcutları yanında T.C. Merkez Bankası nezdinde
tutulan serbest tevdiat, Devlet İç İstikraz Tahvilleri, kullanılmamış reeskont
kredileri gibi bazı aktif değerler de dahil olurken ankes durumu daha ziyade
sadece banka kasasındaki nakit imkânı kapsamına almaktadır.
14.1.1970 tarih ve 1211 sayılı T.C. Merkez Bankası Kanunu'nun 40. maddesi
(6.12.1984 tarih, 3098 sayılı Kanun ile değiştirilen şekli) ile bankaların
taahhütlerine karşı bulunduracakları umumi disponibilitenin nitelik ve oranının
gerektiğinde T.C. Merkez Bankası tarafından tespit edilmesi
kararlaştırılmıştır.
Faaliyetteki bankalar tespit edilen oranlara uymak zorundadırlar. Buna
uyulmaması durumunda, T.C. Merkez Bankası, disponibilite oranını eksik tesis
eden bankalara eksik tesis olunan disponibl değerler üzerinden, bu hususta
belirleyeceği esas ve şartlara göre cezai faiz tahakkuk ettirir. "ltın ankesi"
merkez bankalarının emisyona karşılık olarak bulundurdukları kıymetli maden
rezervidir.
Ankonsinyasyon
Malın,
komisyon karşılığında, komisyoncuya ya da tüccara bırakılması anlamına gelir.
Mallar satılıncaya kadar vedia akti hükümleri uygulanır. Malları emanet alan
kimse bunları kendi adına ve malı bırakan kişi hesabına satar. Bazen bir
işletmenin acentesi de, işletme tarafından verilen malları ankonsinyasyon alır
ve hatta bir miktar para da öder. Mallar satılınca hesaplaşılır ve komisyonunu
alır.
İhracat sisteminde, konsinye satışlarda, yani kesin olarak satış yapılmadan
komisyoncuya mal gönderilmesi hallerinde, minimum fiyatın satıcıya garanti
edilmesi aranır. Minumum fiyatla satış fiyatı farkından giderlerin
düşürülmesinden sonra kalan tutar, komisyoncu ile satıcı arasında paylaşılır.
Bundan ötürü bu işlem, "ortak hesap ile satış" şeklinde
nitelendirilir.
Antrepo
Gümrük
vergisine ya da yalnız gümrük kontrolüne tabi malların ülkeye giriş, transit
veya aktarma için beklemesine ve bu bekleme anında belli işlemlerin yapılmasına
izin verilen yerlerdir.
Antrepoya giriş, bir vergi yükümlülüğünü kapsamamaktadır; ayrıca malların
antrepoya girişteki şekil ve niteliğinin korunması zorunluluğu da söz
konusudur. Bu özellikleri nedeniyle antrepo bir gümrük dışı bölge ya da sınırlı
bir serbest yer sayılmaktadır.
Belirli bir gümrük rejiminin uygulama aracı ve yeri olan antrepolar, tüm giriş
mallarına açık tutulur. Ülkemizde de, girişi ve transit geçişi yasak olmayan
yabancı ülkelerin malları antrepo rejiminden yararlanır.
Aracı Kurum
Aracı kurum
isminden de anlaşılabileceği gibi, hisse senedi ticaretinde yatırımcı ve piyasa
arasında bilgi aktarma ve aracılık fonksiyonlarını yerine getirirler. Bu
kapsamda yapabilecekleri sermaye piyasası faaliyetleri;
Sermaye piyasası araçlarının ihraç veya halka arz yoluyla satışına aracılık
Daha önce ihraç edilmiş olan sermaye piyasası araçlarının aracılık amacıyla
alım satımı
Finansal göstergelere, sermaye piyasası araçlarına mal ve kıymetli madenlere
dayalı vadeli işlem sözleşmesi yapılmasına aracılık
Menkul kıymetlerin geri alım veya satım taahhüdü ile alım satımı
Yatırım danışmanlığı
Portföy işletmeciliği veya yöneticiliği.
Arbitraj
Menkul
Kıymetler, kıymetli madenler, para, kıymetli evrak gibi değerlerin, iki piyasa
arasındaki fiyat farklarından yararlanmak amacıyla fiyatların düşük olduğu
yerlerden alınması, fiyatların yüksek olduğu yerlerde satılmasıdır. Ancak,
arbitraj denildiği zaman genellikle kambiyo arbitrajı anlaşılmaktadır.
Kambiyo arbitrajı, çeşitli piyasalarda kote edilen dövizlerin kurları
arasındaki farktan yararlanmak amacıyla yapılan alım-satım işlemidir. Arbitraj
işlemi, genellikle kısa süreli bir işlem olup, bir dövizin bir piyasadan
alınması ile başka bir piyasada satılması arasında geçen zaman dönemi oldukça
kısadır.
Arbitraj işlemi, döviz borçlarının en az maliyetle ödenmesi, alacaklarının ise
en fazla para ile tahsili olanağını sağlar. Arbitraj işlemi ile sağlanan kâr,
çoğunlukla oldukça küçüktür. Bankalar bu tür işlemlere çok rağbet
ettiklerinden, çeşitli piyasaların kurları, arbitraj işlemleri sonucu birbirine
yaklaşmakta, aradaki fark, çoğunlukla ulaşım giderlerini karşılayacak düzeylere
düşmektedir. Bu bakımdan arbitraj işleminden önemli ölçüde kâr sağlanabilmesi,
işlemin büyük ölçeklerde yapılmasına bağlıdır, ancak bu da arbitraj işleminin
riskini artırır.
Dolaysız (Vasıtasız) Arbitraj
İki piyasa arasında karşılıklı olarak ve kendi paraları üzerinden doğrudan
doğruya yapılan arbitraj işlemine "dolaysız arbitraj" denir. Bunu bir
örnekle açıklayalım. 1 İngiliz Sterlininin (Pound) ABD Doları karşısındaki
kuru New Yorkta, 1,8000 ABD Doları, Londrada ise 1,8001 ABD Dolarıdır. Bu
durumda İngiliz Sterlininin ABD Doları karşısındaki fiyatı Londrada, New
Yorktakinden daha yüksektir. Bunun sonucu olarak, New Yorkta dolar satarak
sterlin almak ve Londrada sterlin satarak dolar almak kârlı bir iştir.
New Yorkta sterlin satın alınması bu piyasada dolara karşı sterlinin fiyatını
artıracaktır. Londrada ise, aksi yönde gelişme olarak, sterlinin dolar karşısındaki
fiyatı düşecektir. Bu süre, her iki yerde, iki dövizin fiyatı (kuru) eşitlenene
kadar sürecektir. İki farklı yerde dövizlerin alım ve satım işlemi esas olarak
"düşük al-yüksek sat" ilkesine dayanmaktadır.
Dolaylı (Vasıtalı) Arbitraj
Dolaysız arbitrajda iki olan ülke ve para sayısı dolaylı arbitrajda en az üçe
yükselir. Aynı paranın, değişik yabancı piyasalardaki kurlarının birbirlerinden
farklı olmasından yararlanılarak, başka bir piyasadan alınıp diğer bir piyasada
satılmasıdır.
Örneğin, Amsterdamda İsviçre Frangının şorin cinsinden fiyatı New Yorkta
dolar olarak ifade edilmiş olan fiyatından yüksekse New Yorkta dolar ile
İsviçre Frangı satın almak ve Amsterdamda İsviçre Frangı satarak şorin almak,
daha sonra da şorini satarak dolar almak kârlı olacaktır.
Mekan Arbitrajı
Burada, farklı piyasalarda aynı zamanda mevcut kur farkları arasındaki
farklardan yararlanmak amacıyla arbitraj yapılması söz konusudur. Yukarıda
dolaysız ve dolaylı arbitraja ilişkin olarak verilen örnekler böyledir.
Zaman Arbitrajı
Burada, farklı vadeler için olası marjlar arasındaki farklılıklardan
yararlanmak amacıyla arbitraj yapılması söz konusudur.
Faiz Arbitrajı
Farklı paraların kısa süreli yatırımlarının gelirleri arasındaki
farklılıklardan yararlanmak amacıyla yapılan arbitraj işlemidir. Bu tür
arbitraj da Covered ve Uncovered (spekülatif) olmak üzere ikiye ayrılır.
Serbest piyasa ekonomisinin geçerli olduğu bir dünyada faiz oranları, teorik
olarak bütün dünyada birbirine eşitlenir. Ancak böylesi bir dünya varsayımsal
olduğundan, bir paranın faiz oranı, başka bir paranın faiz oranından yüksek
olabilir. Böylece, parasını daha yüksek faiz oranına sahip paraya yatırmak
isteyenler arbitraj işlemine başvuracaklardır.
Kambiyo kontrol rejiminin uygulandığı ülkelerde arbitraj işlemleri kontrol
rejiminin sıklığına koşut olarak ya yapılamaz ya da çok kısıtlı bir şekilde
yapılır. Ülkemizde bankalar, kendilerine döviz pozisyonu tutma yetkisinin
tanınması ile birlikte arbitraj yapma olanağına sahip olmuşlardır. Bankalarımız
arbitraj işlemlerini ya kendileri için ya da müşterilerinin dış ticaret
işlemleri için gereksinme duydukları döviz türünü sağlamak amacıyla
yapmaktadırlar.
Sermaye Artırımı
Bedelsiz
Sermaye Artırımı
Bedelsiz Sermaye artırımı, şirketlerin kendi iç kaynaklarını (emisyon primi,
yeniden değerleme değer artışı, yedekler, iştirak ve duran varlık satış
karları, temettü) kullanarak yapmış oldukları ve ortaklarından ilave kaynak
talep etmeden bedelsiz olarak hisse senedi dağıttıkları sermaye artırım
türüdür.
Bedelsiz Sermaye artırımı şirkete ek bir finansman kaynağı sağlamamakla beraber
şirketlerin bedelsiz sermaye artırımına gitme nedenleri bulunmaktadır. Başlıca
nedenleri emisyon primi ile iştirak ve duran varlık satış karı kalemlerinden
yapılan sermaye artırımlarının şirkete sağladığı vergi avantajıdır. Bir başka
neden ise şirketlerin enflasyon karşısında erimiş olan sermayeyi güncellemek
amacıyla yapılmak istenmesidir.
Bedelsiz Sermaye artırımında kullanılan Temettü dışındaki kaynaklar birer
Özsermaye kalemi olup, esasında yapılan işlem Özsermaye kalemleri arasında
tutarların yer değiştirmesinden ibarettir.Temettünün Bedelsiz Sermaye
artırımında kullanılması ise şu şekilde olmaktadır; Şirketler'in Genel
Kurulları dönem sonunda elde ettikleri kar'dan dağıtılabilinecek olan kısmından
temettü tutarlarını belirler.
Yine Şirketlerin Genel Kurulları veya Genel Kurulların yetkilendirmesi ile
Yönetim Kurulları bu temettü tutarların bir kısmının veya tamamının nakit
olarak değilde hisse senedi şeklinde bedelsiz olarak sermaye artırımında
kullanabilir.
Rüçhan Hakkı ve Bedelli Sermaye Artırımı
Bedelli Sermaye artırımı, şirketlerin dış kaynaklardan temin etmiş oldukları
yeni kaynaklar karşılığında yani bir bedel karşılığında hisse senedi
dağıttıkları sermaye artırım türüdür. Ortakların Bedelli Sermaye artırımına
katılma hakları da Rüçhan Hakkı olarak adlandırılmaktadır.
Şirketleri Bedelli Sermaye artırımı yapmaya iten başlıca iki neden
bulunmaktadır. Bunlardan ilki, şirketin faaliyet hacminin büyümesine paralel
olarak sermaye ihtiyacının olması. İkincisi ise, yeni yatrırımlar neticesinde
şirketlerin fon ihtiyacı içinde olması ve ihtiyaç duyulan fonların bir kısmının
sermaye artırımı yoluyla temin edilmeye çalışılması.
Bedelli Sermaye artırımı şirkete ek bir finansman kaynağı sağlamaktadır. Bu
kaynak genellikle mevcut ortaklardan temin edilmekle beraber bazı durumlarda da
mevcut ortakların Rüçhan Hakları kısıtlanarak, yeni ortaklara bu imkan primli
olarak kullandırılmaktadır. Böylece yeni ortaklar edinebilen şirketleri bu yola
iten başlıca neden daha fazla fon temin etme ihtiyacıdır.
Bu yolla şirketler normalde 1.000 TRL nominal değere sahip yeni senetleri
mevcut ortaklarına yine 1.000 TRL'den kullandırarak, bir senet karşılığında
böylece 1.000 TRL fon temin edecekken, yeni ortaklara daha yukarı bir fiyattan
senetleri satarak daha fazla fon temin etme olanağını elde etmektedirler.
Yukarıda bahsedildiği gibi şirketler Bedelli Sermaye artırımında genelde 1.000
TRL'lik nominal değere sahip yeni senetleri yine 1.000 TRL karşılığında mevcut
ortaklarına kullandırmakla beraber, bazı zamanlar daha fazla fon ihtiyacı
içinde olan şirketler daha yüksek bir fiyattan Rüçhan Hakkını mevcut
ortaklarına kullandırma yoluna gitmektedir.
Arz-Talep Dengesi
Arz edilen
miktarın talep edilen miktara eşit olması durumuna arz - talep dengesi
denmektedir. Bu eşitliği sağlayan ve farkedilir bir değişme eğilimi göstermeyen
fiyat seviyesine ise denge fiyatı denmektedir. Belli bir fiyattan arz edilen
miktarın aynı fiyattan talep edilen miktarı aşması durumunda ortaya bir arz
fazlası çıkmakta ve bu da fiyat seviyesinin düşmesine neden olmaktadır.
Yine belli bir fiyattan talep edilen mal miktarının arz edilen mal miktarını
aşması durumunda ortaya talep fazlası çıkmakta ve fiyat seviyesinin
yükselmesine neden olmaktadır. Piyasa ekonomisi koşullarının geçerli olduğu bir
ortamda, arz-talep bir araya gelerek piyasa dengelerini oluşturur.
A Grubu Hisse Senetleri
Bazı hisse
senetleri tahvil faizine benzeyen bir dividant garantisi taşır. Şirketin kâr
ettiği yıllarda önceden belirlenen oranda bir kâr payı dağıtılır. Bu kâr payı
dağıtılmadan diğer hisse senetlerine ödemede bulunulmaz. Öncelikli hisse senedi
olarak adlandırılan ve gerek kâr gerekse oy hakkı bakımından
farklılaştırılabilen (A,B,C vb) bu hisse senetlerinin en önemlilerini A Grubu
hisse senetleri oluşturur.
Ticaret hukukunda ana ilke, dağıtılan kâr ne olursa olsun, aynı kategorideki
hisse senedi sahipleri arasındaki eşitliğin bozulmamasıdır. Ancak Türk Ticaret
Kanunu'nun 455/2ü maddesi ana sözleşmede hisse senetlerinin bazılarına öncelik
hakkı tanımaktadır.
Bu hak, senetlerin sahiplerine çoğu kez şirket kârından pay almakta öncelik
tanıdığı gibi bazı durumlarda, diğer gruplardan daha yüksek kâr payı almak
şeklinde de ortaya çıkmaktadır. A grubu hisse senetleri öncelik hakkının
işletme tasfiye payları üzerinde bulunduğu anonim şirketlere bile
rastlanmaktadır.
Banka
Para ve
kredi işlemleri yapan sermaye şirketi. Bankalar, kredi verenlerle (mevduat
sahipleri) alanlar arasında aracılık yaparak nakit sermaye sağlarlar. Bankanın
karı, kredi verdiği paralardan aldığı yüksek faiz ile mevduat sahiplerine
ödediği daha düşük düşük faiz arasındaki farktan doğar. Bankalar, ekonominin
önemli yapı taşlarıdır. Para arz-talebini sağlarlar, halkın küçük tasarruflarını
toplar, büyük fonlar oluşturarak bireysel tasarruflarla karşılanamayacak ölçüde
büyük krediler verebilirler. Böylece yatırıma kaynak sağlanmış olur.
Bankacılık yaklaşık 4000 yıllık bir geçmişe sahiptir. Sümerler döneminde bugün
basit bir banka işlemi olan para bozma işlemlerini yapan kimseler olduğu
bilinmektedir. Günümüzde kullanılan banka sözcüğü Ortaçağ'da ortaya çıkmıştır.
İtalya'da ticaretin yoğun olduğu yerlerde, bir masa üzerinde madeni paraların
ağırlığını tartan, ayarlarına bakan ve para değişimi yapan sarraflar vardı.
Bu sarrafların toplandığı masaya banka ya da banco denirdi. Bugün de çeşitli
dünya dillerinde bu sözcük kullanılmaktadır. Bizim tarihimizde ise bankacılık
geçmişi çok daha kısadır. Osmanlı İmparatorluğu döneminde devlete ait paralarla,
yabancı paralar birlikte kullanılırdı. Bunları değiştirme işlemi ise genellikle
müslüman olmayan azınlıklarca yapılırdı. Sarraf denilen bu kimseler özel banka
işlemlerinin yanısıra, hükümete borç verme ve onun adına tahvil çıkarma
işlerini de yaparlardı. İlk banka, 1847 yılında Galatalı J. Alleon ve T.
Baltazzi tarafından kurulan, ancak bir sene sonra iflas eden Bank-ı Dersaadet
(İstanbul Bankası)dır.
Bilanço
Bir
işletmenin belli bir tarihteki finansal durumunu, yani sahip olduğu varlıkları,
borçlarını ve özvarlığını gösteren bir tablodur. Bilanço, temel muhasebe
eşitliğine (varlıklar = borçlar + özkaynaklar) dayanır.
Bilançonun varlıklar tarafına "aktif", borçlar ve özvarlık tarafına
"pasif" adı da verilir. Bilanço kalemleri çeşitli biçimlerde gruplanabilir.
En yaygın kullanılan gruplamalardan birine göre gerek varlıklar, gerek borçlar
likidite derecelerine (nakte dönüşme çabukluklarına) göre sıralanır. Yaklaşık
bir yıl içerisinde nakte dönüşmesi beklenen varlıklara cari varlıklar ya da
döner varlıklar denir. Kasa, alacak hesapları, stoklar cari varlık
örnekleridir.
Nakte dönüşmesi daha uzun süren alacak varlıklar ise sabit varlıklar ya da
duran varlıklar olarak sınıflanır. Arsa, binalar, makine ve teçhizat,
"duran varlık" örnekleridir. Borçlar da, bilançoda kısa vadeli
(yaklaşık bir yıl içerisinde ödenecek olan) ve uzun vadeli (daha uzun bir
sürede ödenecek olan) borçlar olarak sınıflanır.
İşletmenin sahip olduğu varlıklarla borçları arasındaki farka eşit olan kaynak,
işletme sahiplerinin işletmenin varlıkları üzerindeki hakkını temsil eder.
Özkaynak, işletme sahiplerinin işletmeye para ve/veya mal olarak koyduğu
sermayeden ve dağıtılmamış kârlardan oluşur.
Dağıtılmamış kârlar, genellikle, kâr dağıtımında kullanılabilme ve diğer belli
amaçlara tahsis edilmiş olma durumunu açıkça belirtmek üzere, kanuni,
fevkalade, özel, genel ihtiyatlar gibi gruplara ayrılarak rapor edilir.
Dağıtılmamış kârlar terimi bazen de yalnızca kâr dağıtımında serbestçe
kullanılabilecek kısım için kullanılmaktadır.
Hukuki kurallara (özellikle vergi kanunlarına) uygun olarak hazırlanan
bilançoya "mali bilanço" , muhasebe ilkeleri temel alınarak
işletmenin özelliklerine ve işletme yönetiminin amaçlarına uygun olarak
hazırlanan bilançoya da) "ticari bilanço" denir.
Belli durumlarda finansal tabloların (bilanço ve gelir tablosu) hazırlanmasını
düzenleyen hukuki kurallarla muhasebe ilkeleri arasında uyuşmazlık olabilir.
Bilançoda yer alan varlıkların, çoğu zaman piyasa değerlerini yansıtmadığına
dikkat edilmelidir. Bazı istisnaları olmakla birlikte, muhasebe ilkelerine göre
varlıklar, bilançoda tarihi değeriyle, yani elde edildiklerinde işletme
tarafından katlanılmış olan maliyetleriyle rapor edilir.
Boom
Ekonomik
etkinliklerin en yüksek olduğu dönem. İki boom arası genellikle yedi-sekiz
yıldır. Boom sırasında üretim artmakta, fiyatlar ve ücretler yükselmekte,
işsizlik azalmaktadır. Tam istihdam sağlandıktan sonra artan ücretler ve
fiyatlar, boom'u enflasyoncu bir karaktere sokar.
Birçok sanayileşmiş ülkede, 1892'den 1913'e kadar geçen sürede her yedi-sekiz
yılda bir boom meydana gelmiştir. Bu tarihten sonra savaş sonrası döneme kadar
uzun süreli bir depresyon görülmektedir. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası
uygulanan tam istihdam politikası resesyonların ortadan kalkmasını sağlayamamıştır.
Stockbroker
Müşteri
hesabına menkul değer alıp satan aracıya, "stockbroker" denir.
"Stockbroker", sermaye piyasası sisteminin mali aracılarındandır.
Komisyon karşılığında çalışır. Yeni çıkarılan menkul değerlerin pazarlanmasını
üstelenebilir. Borsa faaliyetiyle ilgili cari hesap açarak müşterisinin
mevduatını kabul edebilir veya ona ikrazda bulunabilir.
Büyüme
Ulusal
ekonomiler de canlılar gibi büyür. Her ülkede nüfus, işgücü, kaynaklar, sermaye
teçhizatı vb. yıldan yıla değişik oranlarda büyümektedir. Üretimi artırmak için
yatırım harcamaları yapıldıkça istihdam seviyesi yükselmekte, sermaye stoku
genişlemekte, işlenmemiş topraklar üretime açılmakta ve sonuç olarak milli
hasıla çoğalmaktadır.
Büyüme sırasında iktisadi unsurlarda meydana gelen değişikliklerin yanında
toplumsal sorunların görünüşü de değişmektedir. Eğitim talebi artmakta,
köylerden şehirlere göç hızlanmakta, sağlık hizmetlerinin gelişmesi gerekmekte,
siyasal yapıda dalgalanmalar meydana gelmektedir.
Bu kadar karmaşık olayın bir arada cereyan ettiği büyüme sürecinde, kesin
sonucu belirtecek ölçünün bulunması çok güçtür. İktisadi unsurların çoğundaki
değişmeleri rakamlandırmak nispeten kolaydır. Oysa toplumsal değişiklikleri
istatistik seriler halinde düzenleyip yorumlamalara gitmek oldukça güçtür.
Rakamlarla ifade edilebilen iktisadi unsurlarda da büyüme sırasında meydana
gelen dalgalanmalar değişik oranlarda olmaktadır. Şu halde sorun, bu çeşitli
iktisadi unsurlardan en iyi gösterge olabilecek birini seçmek ve temel ölçü
olarak kullanmaktır. Uluslararası alanda en yaygın olarak kullanılan ölçü,
üretim hacmi ve milli gelirdir. Yalnız, milli gelir artışının ulusal bir
ekonominin topyekün büyümesini yansıtmadığını, fert başına refah artışına bir
ölçü sayılamayacağını da belirtmek gerekir. Çünkü nüfus artışı, yükselen milli
gelirin bir kısmını yutmaktadır. Şu halde büyümeyi fert başına milli gelir
rakamıyla da ölçmek gerekecektir.
Burada unutulmaması gereken bir nokta, milli gelirdeki artışların büyümenin
sonucunu belirtmekte olmasıdır. Aslında milli gelir endeksinin altında önemli
iktisadi toplumsal ve siyasal olaylar yatmaktadır. Ölçü olarak milli gelir
seviyesi seçildiğine göre, büyümenin tanımı şöyle yapılabilir: İktisadi büyüme,
milli gelirde bir yıldan ötekine meydana gelen artış oranından ibarettir.
Örneğin, bir ülkenin milli geliri 1995 yılında 100 trilyon lira iken 1996
yılında 107 trilyon liraya çıkmışsa büyüme hızı %7'dir. Aynı ülkede yıllık
nüfus artış hızı %3 ise, 1995-1996 arasında fert başına milli gelir %4 artmış
demektir.
Yazı ve konuşma dilinde "büyüme" terimi yerine bazen
"gelişme", "kalkınma" gibi sözcüklerin de kullanıldığı
görülmektedir. Büyüme, gelişme ve kalkınma terimlerinin anlamları arasında fark
görenler bu tutumu hatalı bulmaktadırlar. Bunlara göre büyüme sadece bir gövde
genişlemesini ifade etmekte, gelişme ve kalkınma ise ulusun iktisadi, sosyal ve
siyasal hayatındaki genel gelişimi belirtmektedir.
İktisadi büyüme sorunu özellikle İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra yaygın bir
şekilde ele alınmıştır. Önceleri savaştan zarar görmüş olan Batı ülkelerinin
ekonomilerini yeniden düzenlemeleri için gösterilen çabalar kısa zamanda
gelişmekte olan ülkelere de yönelmiştir. Son yıllarda bu sorunun daha da yoğun
olarak tartışıldığı göze çarpmaktadır. Bununla beraber büyüme sadece bugünün
sorunu değildir.
İktisat biliminin kurulduğu yıllarda, hatta daha önceki dönemlerde bile büyüme
ile ilgili fikirlerin tartışıldığı görülmektedir. Fakat 1950'lere kadar bu
tartışmalar yalnızca gelişmiş ekonomilerin nasıl gelişmiş oldukları ve bundan
böyle bunalımsız nasıl büyüyebilecekleri noktaları üzerinde süregelmişti.
Sonraları az gelişmişlerin büyüme sorunlarının ele alındığı teorik modeller
yaygınlaştı. Günümüzün dinamik dünyasında az gelişmişlerin hızla bünye
değiştirerek gelişen ekonomiler niteliğini kazanmaları sonunda, az gelişmişler
için kurulan modellerin de aynı hızla varsayımlarını ve çerçevelerini
değiştirdikleri göze çarpmaktadır.
Deflasyon
Açık ya da
baskı altında tutulan enflasyon durumlarında, paranın satın alma gücünü stabilize
etmek ya da yükseltmek için uygulanan ekonomik ve mali tedbirlere verilen
addır.
Kredi deflasyonunda reeskont oranının yükseltilmesi, mevduat zorunlu
karşılıklarının yükseltilmesi, kredi kontenjanlarının düşürülmesi ve açık
piyasa işlemlerinin yapıldığı ülkelerde merkez bankasının portföyünde bulunan
kıymetli evrakın piyasaya sürülmesi yoluyla krediyi daraltıcı bir politika
izlenmelidir.
Defter Değeri
İşletmenin
sahip olduğu bir varlığın muhasebe defterlerinde kayıtlı bulunan değerini ifade
eder. Varlıkların çoğu, defterlerde tarihi maliyetleriyle kayıtlı
bulunduğundan, bu varlıkların defter değerleri, onların piyasa değerlerini
yansıtmaz.
Defter değeri kavramıyla ilgili olarak çok sık kullanılan bir terim, "net
defter değeri" dir. Net defter değeri, amortismana tabi bir sabit varlığın
defter değerinden, birikmiş amortismanı çıkarılarak hesaplanır. Bir sabit
varlığın satışından sağlanan kâr ya da zarar, sabit varlığın satışından
sağlanan gelirle, sabit varlığın net defter değeri arasındaki fark olarak belirlenir.
Devalüasyon
Dış dengeyi
sağlamak için başvurulacak yollardan biri de ulusal paranın dış değerinin
düşürülmesidir. Devalüasyonun amacı, ithalatı pahalılandırıp, ihracatı
ucuzlatmak ve böylece döviz girişini çıkışına göre hızlandırmaktır. Dış ödemelerinde
açık veren, yani ihracatı ithalatından az olan ülke, ulusal paranın dış
değerini indirerek ihracatını artırıp ithalatını azaltabilir. Sonuç olarak da
dış denge sağlanır ve açık kapanır.
Devalüasyonun dövizle ifade edilen değer olarak, ihracatı artırıp ithalatı
daraltması için, bazı koşulların varlığı gereklidir. Devalüasyon yapılan ülkede
ihraç malları arzı elastik değilse (yani ihraç malları üretimi ve arzı,
fiyatlar yükselse de kolaylıkla artırılamıyorsa), para ayarlamasının ihracat
artırıcı etkisi doğmaz.
Ülkenin ihraç mallarına olan dış talep elastikliği uygun değilse (yani
yabancılar için söz konusu ülkenin ihraç malları fiyatlarının düşmesi fazla bir
anlam ifade etmiyorsa), ihracat miktar olarak genişlese de, ihracattan elde
edilen dövizde bir artış beklenemez.
Söz konusu ülkenin ithal malları talep elastikliği düşükse (yani ithal malları
zorunlu ihtiyaç malları ise ya da halkın yabancı mallara karşı özel bir güveni,
rağbeti ve tutkusu varsa), fiyatlar yükseldiği zaman ithalat miktar olarak
daralsa da, ithalat için harcanan döviz azalmaz.
Devlet Bütçesi
Normal
devlet gelirlerinin toplam devlet harcamalarına eşit olması demektir. Maliye
biliminde uzun yıllar başlı başına bir amaç olarak benimsenen bütçe dengesinin
sağlanması, daha sonra konjonktürel bütçe kavramının geliştirilmesi ile eski
önemini kaybetmiştir.
Ekonomik dengenin korunması için, klasik anlamda bütçe dengesinden
vazgeçilebileceği düşüncesi ağırlık kazanmıştır. Ekonomik istikrarı
sağlayabilmek için bütçeden yararlanılırken, depresyon yıllarında bütçenin açık
vermesi, enflasyon yıllarında ise bir fazlayla kapanması ile konjonktür devresi
sonunda dengenin sağlanması istenmektedir. Ancak, klasik maliye teorisinin
savunduğu bütçe denkliği ilkesinin doğruluğuna, kamuoyunda ve politikacılar
arasında bugün de genellikle inanılmaktadır.
Karma ekonomilerde, hassas bir denge olan kamu ve özel sektör arasındaki
dengeyi sağlamakta, bütçe denkliği bir araç olarak görülmektedir. Bütçe dengesi
sağlanarak kamu harcamaları artışının önlenebileceği ileri sürülmektedir.
Dividant (Kar Payı)
Anonim
şirketlerde, safi kârdan ve bu amaçla ayrılmış yedek akçelerden ortaklara,
şirkete yatırmış oldukları sermayeyle orantılı bir şekilde nakit olarak ya da
hisse senedi şeklinde dağıtılan paylardır.
Dividant dağıtımı şirket genel kurulunun yetkisi içine girer. Uygulamada anonim
şirket yönetim kurulları, dağıtılmasını önerdikleri kâr payını genel kurula
bildirirler. Genel kurul ise bu öneriyi kabul eder ya da etmez. Şirket ana
sözleşmesinde belirlenmiş kurallar varsa yönetim ve genel kurul bunlara uymak
zorundadır.
İşletmelerin dividant dağıtımı kararı alırken birçok unsuru (sadece kârların
dağıtılabileceği, işletmenin likidite durumu, borçlanma sözleşmelerinin
sınırlamaları, işletmenin yatırımlarının geleceği, ortakların özel vergi
durumları, kârların yıllar itibariyle gösterdiği seyir, dağıtılmayan kârların
vergi durumu ve şirketin halka açık olup olmaması vb) ayrıntılı olarak analiz
etmelerinde yarar vardır.
Kuramsal açıdan dağıtılan dividantların şirketlerin pay senetlerinin pazar
değerlerini etkileyip etkilemediği hususu yukarıda sayılan çok yönlü bir
analize bağlı olduğundan, kesin ve standart bir çözüme ulaşılmamıştır. Bu
nedenle, her durumun kendi özellikleri dikkate alınarak, dividant ödemelerinin pay
senedi pazar değerine etkileri ölçülmelidir.
Ülkemizde dividant ödemelerinin pay senedi pazar değerini etkilediği,
dolayısıyla bunlar arasında yüksek bir korelasyon olduğu görülmektedir. Nitekim
yüksek oranda dividant dağıtan işletmelere ait pay senetleri, sermaye pazarında
yüksek fiyatlara alınıp satılmaktadır.
Döner Sermaye
Devletin
ticari ve sınai nitelikteki iktisadi işletmeleri genellikle özerk bütçeli
olarak yönetilmekteyse de, belirli bir kısmı da genel bütçe içinde
yönetilmektedir. Piyasa malı özelliğinde üretimde de bulunan söz konusu kamu
kuruluşlarına, işçi ve uzman çalıştırmak, malzeme satın almak gibi
ihtiyaçlarını karşılamaları amacıyla döner sermaye tahsis olunabilmektedir.
Genel bütçe içinde idare olunan hastane, mesleki okullar, darphane gibi
kuruluşların belirtilen nitelikteki faaliyetlerinde etkinlik sağlamak için
bunlara döner sermaye verilmektedir. Söz konusu kuruluşlara, genel bütçeden bir
defa için döner sermaye verilmektedir. Bunların mal ve hizmet üretimleri
sonucunda sağladıkları paralar, döner sermayeye gelir olarak kaydedilmektedir.
Bu kuruluşların harcamaları da gene döner sermayeden yapılmaktadır.
Buraya başlangıçta tahsis olunan ödenek, diğer normal ödeneklerde olduğu gibi
yok olmamakta, gelir-gider akımı içinde devamlı olarak kullanılabilmektedir.
Faaliyetleri sonucunda elde ettikleri gelirleri de genel bütçeye değil döner
sermayeye gelir kaydedilmekte, böylece ilgili kamu kurulunca sermayenin tekrar
tekrar kullanılması imkânı doğmaktadır.
Döviz
Yabancı
paralara döviz denilir. Döviz, "efektif" ya da "kaydi"
olabilir. Banknot ve metal sikkeler efektiftir. Çek, poliçe, emre yazılı senet,
havale ve kredi kartları kaydi ödeme araçlarıdır. Transferlerin büyük kısmı
kaydi para ile gerçekleştirilir.
Günümüzde, efektifin uluslararası ödemelerde payı küçük bir orandır. Döviz alım
satımları, kambiyo işlemleridir. Kambiyo işlemleri, vadeli ve vadesiz olarak
ikiye ayrılır. Vadesiz işlemlerde, alım satım yapılan yerin o andaki peşin kuru
uygulanır. Alıcının talebini belirlemesiyle satış akdi ve fiyatı kesinleşir.
Ancak, kambiyo operatörleri arasındaki işlemlerde, satılan döviz, iki iş
gününün geçmesiyle fiilen alıcı emrine girer. Vadeli işlemlerde ise, fiyatı
satış anında kesinleşmiş olan döviz, ileride günü gelince alıcı hesabına geçirilir.
Döviz Dengesi
Bir ülkenin uluslararası ekonomik ilişkilerinde kazandığı dövizlerle harcadığı
dövizlerin denk olmasıdır. Kural olarak döviz dengesi, ülkenin hedef aldığı ya
da daha genel bir deyişle tam istihdamı sürdürecek olan gelişme düzeyinin gerektirdiği
mal ve hizmet ithalatını, kendi mal ve hizmet ihracatından kazandığı dövizle
yapabilmesi durumudur. Ancak bazı koşullarda ithalat gereksinmesi ihracat
geliriyle karşılanamaz. Bu durumda açığın ortaya çıktığı dönemde kısa vadeli
sermaye hareketleriyle (dış kredi) ve/veya döviz rezervlerinin kullanılmasıyla
döviz dengesi sağlanır.
Daha sonraki dönemler için ise, döviz kurunu değiştirerek (devalüasyon) ya da
doğrudan ithal kısıtlamalarına gidilerek ithalat azaltılır ve ihracatın
sağladığı döviz kazançlarına eşitlenerek döviz dengesi sağlanır.
Bu mekanizmanın gelişmekte olan ülkelerde sürekli olarak kurulması güçtür. Bu
ülkelerde döviz açığı yapısal ve kronik bir nitelik kazanmıştır. Bu nedenle
kısa vadede ticari borçlanma ve rezerv kullanımı, uzun vadede de parasal
önlemlerle sürekli bir döviz dengesi sağlanamaz.
İthalatın kısılması ise, kalkınma hızının düşürülmesi, hatta bazı durumlarda
yurt içi üretim kapasitesinin ithal malı girdilere bağlı olan kısmının
kullanılamaması gibi istenmeyecek bazı sonuçlar doğurabilir. Bu durumda, kısa
vadeli borçlanmaların yanı sıra, uzun vadeli dış borçlanmaya da başvurularak
döviz açığı kapanacak ve döviz dengesi sağlanacaktır. Bu nedenle, özellikle
gelişmekte olan ülkelerde, döviz dengesi, ihracat gelirlerinin yanı sıra, dış
kredi kullanımını da kapsayacak şekilde düşünülmektedir.
Döviz Rezervleri
Bir ülkede merkez bankası ve bankalar sisteminde birikmiş olan döviz mevcuduna
döviz rezervi adı verilir.
Durgunluk
Bir
ekonomi, durgunluk içinde bulunduğunda, toplam arz-toplam talep dengesindeki
bozukluk, arza oranla talep eksikliği şeklinde ortaya çıkmakta, diğer bir
deyişle, toplam talep yetersizliğinden meydana gelen bir toplam arz-toplam
talep dengesizliği söz konusu olmaktadır.
Bu durumda milli gelir, eksik istihdam düzeyinde gerçekleşecek, işsizlik
artacak mal ve faktör fiyatlarında genel bir düşme eğilimi gözlemlenecektir.
Buna göre, bir ekonomide durgunlukla mücadele programının, toplam talepteki
yetersizlikleri giderme ve efektif talep düzeyini yükseltme amacına yönelmesi
gerekmektedir. Bu nedenle de maliye politikası yoluyla durgunlukla mücadele
etmek için kamu harcamalarının artırılması ve/veya vergilerin azaltılması yolu
seçilmektedir.
Kamu Harcamaları Politikası
Ekonominin toplam talep düzeyindeki yetersizlikleri gidermek amacıyla, vergi
gelirleri, eski düzeyinde bırakılarak kamu harcamaları artırılabilir. Bu
durumda bir bütçe açığının meydana geleceği ve toplam talepte net bir artış
yaratılmış olacağı açıktır.
Durgunlukla mücadelede kamu harcamaları politikası, ekonominin tam çalışma
düzeyinde dengeye kavuşabilmesi için özel harcamalardaki yetersizliklerin, kamu
harcamaları ile giderilmesi sonucunu doğurmaktadır. Bu tür politika ile milli
gelir düzeyinin düşmesi önlenmiş, özel sektör harcamalarının azalmasına engel
olunmuş ve ekonomideki daraltıcı güçler ortadan kaldırılmaya çalışılarak,
yeniden genişleme süreci içine sokulmuş olacaktır.
Mal ve Hizmet Alımına Yönelen Kamu Harcamaları
Yatırım harcamalarının ve cari harcamaların ekonomi üzerindeki etkisi aynıdır.
Bunlarda yapılacak bir artışın, toplam talebi doğrudan etkilediği için, ekonomi
üzerindeki genişletici etkisi, transfer harcamalarının genişletici etkisinden
daha etkili ve daha kesin olacaktır.
Kamu Transfer Harcamaları
Kişilere yapılması halinde, firmalara yapılmasından daha etkili olmaktadır.
Transfer harcamaları, harcama eğilimleri yüksek kişilere yapılıyorsa, hem
durgunlukla mücadele açısından hem de gelir dağılımında eşitliğin sağlanması
açısından etkin bir çözüm olacaktır.
Ekonomik durgunluk dönemlerinde milli gelirin tam istihdam düzeyine
yükseltilmesi ve işsizliğin giderilmesi için, kamu harcamalarının özellikle
yatırım harcamalarının ve marjinal tüketim eğilimleri yüksek, düşük gelirli
gruplara yapılan transfer harcamalarının artırılması gerekir.
Kamu Gelirleri Politikası
Durgunlukla mücadelede, kamu harcamalarını aynı düzeyde bırakarak vergileri
azaltma yoluna gidilebilmektedir. Bu durumda da yine bir bütçe açığı
yaratılacağı ve bu açığın diğer bir kamu geliri türü olan borçlanma ile kapatılabileceği
açıktır.
Vergi Politikası
Durgunluk dönemlerinde kamu harcamaları politikasının amacı, ekonomide özel
harcamalardaki yetersizliği telafi etmek olduğu halde, vergi indirimlerinin
amacı, kullanılabilir kişisel gelirleri artırmak suretiyle özel tüketim ve
yatırım harcamalarında bir artış sağlamaktır. Bu yolla ekonomik hayattaki
daralmanın önlenmesi ve genişlemenin sağlanması planlanmaktadır.
Durgunlukla mücadelede vergi indirim politikasının etkinliği için verginin
konusunun geniş olması gerekir. Böylece indirimlerden daha çok kişi
yararlanabilecek, kullanılabilir gelirleri artacak, böylece tüketim ve yatırım
mallarına olan talebin artması sağlanacaktır.
Kişisel gelir vergileri ile gider vergileri, bu açıdan etkin vergilerdir.
Servet vergileri ise bu anlamda elverişli bir vergi türü değildir. Durgunlukla
mücadelede, kamu harcamalarını artırmak, vergileri indirmekten daha etkilidir.
Borçlanma Politikası
Kamu harcamalarının artırılması ve/veya vergilerin indirilmesiyle bütçede
meydana gelecek açığın kapatılması, borçlanma ile olacaktır. Ancak durgunluk
dönemlerinde borç yönetimi ile ekonomideki sorunların çözümü, enflasyonist
dönemlere oranla daha kolay olmaktadır. Çünkü, durgunluk dönemlerinde,
ekonomide büyük ölçüde kullanılmayan fonlar bulunmaktadır. Eğer devlet
borçlanma yoluyla bu fonları toplar ve ekonomik hayatın canlanması için
kullanabilirse, ekonomideki daralmayı önleyebilecektir.
Durgunluk dönemlerinde de borçlanmanın kimden yapılacağı önemli bir konudur.
Durgunlukla mücadelede başarılı olabilmek için borçlanmanın, ekonomide özel
harcamalar üzerinde en az etki meydana getirecek şekilde yani toplam talebi en
az azaltıcı şekilde gerçekleştirilmesi gerekmektedir.
Kişilerden Borçlanma
Eğer kişiler, devlete borç verdikleri parayı kullanmayarak, atıl tuttukları
fonlardan karşılıyorlarsa toplam talepte bir azalma olmayacak, aksine devlet,
bu parayı kullandıkça toplam talepte net artışlar sağlanacaktır.
Ancak devlete borç verilen fonlar, kişilerin yatırım ve tüketim harcamalarını
kısmaları yoluyla karşılanıyorsa, başlangıçta toplam talep azalmış olacak, elde
edilen bu fonların devletçe harcanması, tekrar ekonomiye sokulmasıyla toplam
talep, yine borçlanmadan önceki düzeye gelecek ama harcamayı yapan kesim
değişmiş olacaktır. Sonuçta, ekonominin toplam talebinde bir değişiklik meydana
gelmemiş olacaktır.
Ticari Bankalardan Borçlanma
Ticari bankaların portföylerinde, kullanılmayarak, atıl tutulan fonların
borçlanılması ve bunların devlet tarafından ekonomiye aktarılmasıyla
genişletici bir etki yaratacağı açıktır.
Ticari bankaların atıl fonlarından değil de özel kişi ve firmalara sağlanan
kredilerden borçlanıyorsa, bunun talebi artırıcı, ekonomiyi genişletici etkisi
daha az olacaktır.
Merkez Bankası'ndan Borçlanılması
Bütçe açığının Merkez Bankası'ndan borçlanılarak finanse edilmesi durumunda,
toplam talep üzerinde hiçbir azaltıcı etki meydana gelmeyecektir. Çünkü, kamu
harcamaları, para arzı artırılarak karşılanmaktadır. Bu nedenle durgunluk
dönemlerinde bütçe açığını finanse etmenin en etkin yolu Merkez Bankası'ndan
borçlanmaktır.
Durgunluk dönemlerinde, kısa vadeli borçlanmalar tercih edilmelidir.
Genişletici maliye politikası, politikacılar açısından çok cazip olduğu için
uygulama şansı çok yüksektir. Ancak böyle bir politikanın ekonomiyi,
enflasyonist sürece sokma tehlikesi söz konusu olduğundan iyi planlanması
gerekir.
Efektif Döviz Kuru
1970'li
yıllarda yayılan esnek (dalgalı) döviz kuru sistemiyle birlikte kullanımı
yaygınlaşan bir kavramdır. Nominal veya reel olarak hesaplanabilir. Esnek döviz
kurları yaygınlaşınca, çok taraflı kur değişmelerinin ticari rekabet gücü
açısından önemi de artmıştır.
Örneğin, dünya piyasasında doların gidişini değerlendirirken (ikisi de dünyanın
en büyük ticari gücü olduğu için) sadece ABD doları ile F. Almanya markı
arasındaki parite değişmesine bakmak yetmez. Kanada ABD'nin, Fransa da F.
Almanya'nın en büyük ticaret ortağıdır. Bütün bu paralar arasındaki parite
değişmesi önem kazanır. Bunun için döviz kurlarının ticaret payları ile
tartılanarak hesaplanması, efektif döviz kuru kavramının yerleşmesine
götürmüştür.
Bir paranın (ticaret payları ile tartılı olmak üzere) belli başlı diğer paralar
karşısında değerinin değişmesi, hem döviz piyasasındaki hem de ticari rekabet
gücündeki gidişin göstergesidir. Buna, nominal efektif kur denilmektedir.
Ancak, ülkelerin yaşadığı enflasyon oranının farklı olması dolayısıyla, nominal
efektif kur değişmeleri ticari rekabet gücünü göstermekte yetersiz kalır.
Bir ülkenin parası, dünya piyasasında, ancak o ülke ile dış dünya arasındaki
enflasyon farkını telafi edecek oranda değer yitiriyorsa, reel olarak kur aynı
kalmıştır; ticari rekabet gücünde kur değişmesinden kaynaklanan
bir değişme olmamıştır.
Efektif kurlardaki reel azalış veya artış, döviz piyasasındaki ve ticari
rekabet gücündeki durum değişmesinin göstergesi olarak kullanılır. Nominal
değerden reel değere varmak için, döviz kuru, ilgili ülke ile dış dünya
arasındaki enflasyon oranındaki fark için düzeltilir. Ancak, reel kurların
hesaplanmasındaki (kullanılacak fiyat istatistikleri başta olmak üzere) çeşitli
istatistiksel sorunlar vardır. Bunun yanında, ticari rekabet gücünü belirleyen
diğer etkenlerin varlığı da bir gerçektir. Efektif kurların hesaplanmasında iki
ayrı çeşit tartı kullanılabilir:
1 ) Çok taraflı ticaret tartısında, ülkelerin dünya ticaretindeki payı veya
belirli bir bölge ticareti söz konusu ise (sanayileşmiş ülkeler veya B. Avrupa
ülkeleri gibi) buradaki pay söz konusu olur;
2) İki taraflı ticaret tartısıyla her ülkenin birbirleriyle karşılıklı ticaretindeki
payları belirlenir. Genellikle iki taraflı ticaret tartısı birinciye tercih
edilmektedir. Bunun iki nedeni vardır: Birincisi, her ülke piyasasında alıcı ve
satıcıların karşılaştığı yerli ve yabancı fiyatlara olan ortalama döviz kuru
etkilerini yansıtmasıdır; diğeri de, reel kurların hesaplanmasında, fiyat
seviyesi değişmeleri ile döviz kuru değişmelerinin incelenmesine daha uygun
olmasıdır. Buna karşılık, çok taraflı ticaret tartısı, iki ülkenin üçüncü
piyasadaki rekabet gücünü saptamak açısından daha uygun düşmektedir.
Ekonomi Kavramı
Eski
Yunan'da ekonomi sözcüğünün kelime anlamı, bir evin mal varlığını yönetme
sanatıydı. O dönemde ilgi veya etki alanı bir evden ibaret olan ekonomi, bugün
bütün dünyayı ilgilendirmekte ve etkisi altına almaktadır.
Ekonomi, sınırlı kaynakların nasıl kullanılacağını inceleyen sosyal bilim
dalıdır. Tarih boyu ekonomi birçok farklı şekilde tanımlanmıştır. Bu tanımın da
zaman içinde anlamını ve önemini yitireceği bir gerçektir, bunun sebebi
bireylerin ihtiyaçları, üretim biçimleri ve malları, dolayısıyla yaşam
biçimleri değişmekte ve gelişmekte, bu değişme ve gelişme de ekonominin
anlamını ve işlevini insanlığın gelişmesine paralel olarak değiştirmektedir.
Kendisinden önce ekonomi hakkında birçok görüş belirtilse de, klasik ekonomi
geleneğinin 1776'da Adam Smith'le başladığı kabul edilir. Onu bu kadar önemli
yapan, ekonominin literatür analizinden ve ahlaki araştırmasından çok,
işleyişiyle ilgilenmesiydi. A.Smith, 1776'da Ulusların Zenginliği adlı 5
ciltlik bir eser yayınlamış, burada kendinden önce yapılamayan, kapsamlı ve
tutarlı bir iktisadi düzen modeli ortaya koymuştur.
Tarihsel dönemlere bakıldığında, çeşitli ekonomik düzenler görülmektedir. Bu
düzenler, üretim kaynağı, miktarı, yöntemi gibi konularda birbirinden çok
farklı özellikler göstermektedir. Tarihte ekonomik düzenlerde üretim kaynakları
şunlar olmuştur: Toprak, emek, sermaye ve bilgi. Toprağın üretim aracı olduğu
Sanayi Devrimi öncesi dönem, insanların sadece toprağı işleyerek yaşadığı ve
üretimlerinin yegane tarımsal ürünler olduğu dönemdir, bu yüzden toprak kutsal
sayılmış ve savaşların başlıca nedeni olmuştur.
Sanayi Devrimi'yle sanayileşen, makineleşen ve seri üretime geçen insanoğlu,
tarımsal üretim tekelini kırdı. Bu dönemde ekonomik aktörler; insanın kol
gücünü örnek alan makinaların bulunduğu fabrikalar, buralarda çalışan işçiler
ve onları yöneten sermaye sahibi kapitalistlerdi. 20. yüzyılın ikinci
yarısında, teknoloji alanında, özellikle bilgisayar, yaşanan gelişmeler de
günümüzde ekonomik aracın bilgi olmasını sağlamıştır. Bu amaçla ve insan
beynini örnek alarak üretilen bilgisayarlar, bu yeni devrin sembolleri haline
gelmiştir.
Bilgi Çağı'nı başlatan bu gelişmeler tüm insanlığı olduğu gibi ekonominin
tanımını da değişime zorlamaktadır. Sermaye, emek, hammadde gibi sınırlı
kaynakları ve araçları olan, Sanayi Dönemi kökenli ekonomiden farklı olan
günümüzün bilgiye, insan beynine dayanan ekonomi sistemi, bilginin ve insan
aklının sınırsız olmasından dolayı sınırsız kaynağa ve araca sahiptir. Dolayısıyla
ekonomi de sınırsız kaynakların idaresini inceleyen sosyal bilim olma
gerçeğiyle karşı karşıyadır.
Emisyon
Türkçe
karşılığı "ihraç" demek olan emisyon sözcüğü yabancı dillerde
çıkarmak, yaymak, tedavüle koymak anlamında kullanılır. Kâğıt paranın,
tahvillerin, hisse senetlerinin ilk defa piyasaya sürülmesi emisyondur. Ufaklık
paranın piyasaya çıkarılmasında emisyon terimi kullanılmaz.
Emisyona Merkez Bankası yetkilidir. Emisyon Merkez Bankası'nın aktif ve
pasifindeki gelişmelerin sonucu oluşur. Emisyonu etkileyen en önemli kalemler
altın ve yabancı dövizler karşılığında, ticari ve sınai senetlerin reeskonta
veya avansa kabulleri suretiyle, hazineye kısa vadeli avans, hazine kefaletini
haiz bonoların iskontosu suretiyle oluşmaktadır. Merkez Bankası mevduatı ise,
arttığı zaman emisyon ihtiyacını azaltan, azaldığı zaman emisyon ihtiyacını
artıran bir faktördür.
Enflasyon
Genel fiyat
düzeyinde devamlı artış ve paranın değer kaybetmesi anlamına gelmektedir.
Sözcük anlamı şişkinliktir, ilk kez 1838'de ABD'de görülmüş ve sözcük olarak da
ilk kez burada kullanılmıştır. Toplam mal ve hizmet arzının, toplam talebi
karşılayamaması, kısaca üretimden çok tüketim, enflasyonun temel özelliğidir.
Üretimle karşılanamayan ve artan talep karşısında, piyasayı daha yüksek bir
fiyat düzeyinde dengeye getirir.
Enflasyonun Sebepleri:
· Devletin karşılıksız para basması
· Maliyetlerdeki artışlar, yüksek faiz ve devalüasyon
· Bütçe açıkları
· İthal malların fiyatlarında yükselme
· Bankaların krediyi genişletmesi
· Tasarrufların yatırımdan çok olması
Enflasyonun Sonuçları:
· Gelir dağılımında adaletsizlik
· Tasarrufta azalma, tüketimde artış
· Paradan kaçış; gayrimenkul, altın gibi yatırım araçlarına kayma
· Dış ödemelerde zorluk
· Sanayi yatırımlarında azalma
· İthalatı kısmak için devalüasyon yapılması zorunluluğu
· Üretimin artmaması sonucu istihdamın olumsuz etkilenmesi
· GSMH'da düşüş
Esnek Kur Sistemi
Esnek
(flexible) kur sistemine yüzen (floating) veya serbest değişken kur sistemi
(freely fluctuating exchange rate system) gibi isimler de verilmektedir. En
aşırı biçiminde bu sistemde, döviz piyasaları üzerinde hiçbir devlet müdahalesi
yoktur. Döviz kurları tamamın piyasadaki döviz arz ve talebine göre oluşur.
Bu sistemde, bir ülkenin dış ödemeler dengesi, döviz kurları aracılığıyla
sağlanacağından, dış ödemeler dengesinin açık ya da fazla vermesi söz konusu
olmayacaktır. Örneğin dış ödemeler dengesi açık veriyorsa, döviz talebi (yani
ithalat) döviz arzından (yani ihracattan) daha fazla olacağından, döviz kuru
yükselecektir. Döviz kurunun yükselmesi bu defa ithalatın azalmasına ve
ihracatın artmasına neden olacaktır. Döviz kurundaki yükselme, dış açık ortadan
kalkana kadar devam edecektir.
Esnek kur sistemi serbest piyasa mekanizmasının dövize uygulanmış şeklidir.
Akademisyenler açısından ilgi çekici olan bu sınırsız değişken kur sistemine
uygulayıcılar; örneğin dış ticaret firmaları, mali yöneticiler, dış
yatırımcılar ve hükümetler pek sıcak bakmamaktadır. Sistemin lehinde ve
aleyhinde pek çok görüş vardır.
Değişken Kur Sistemini Savunan Görüşler
Ulusal paranın gerçek değeri: Hükümetlerin belirledikleri kurlar çoğunlukla
ulusal parayı aşırı değerlendirir. Oysa değişken kur sistemlerinde kurlar
gerçek denge değerini bulur. Bu da uluslar arası kaynak dağılımının optimum biçimde
yapılmasını sağlar.
Dış denge: Bu sistemlerde döviz talep fazlası kurlarda yükselmeye, döviz arz
fazlası da kurlarda düşmeye yol açarak dengesizliği otomatik biçimde giderici
sonuç doğurur. Esnek kur sistemindeki bu otomatik dengeleme mekanizmasına
karşılık sabit kur sistemlerinde dış denkleşme hükümet kararlarına bağlıdır.
Dış rezerv ihtiyacı: Sabit kur sistemlerinde kur istikrarını sağlama amacıyla
döviz rezervlerine ihtiyaç vardır. Oysa bu sistemde dış denge kendiliğinden
sağlandığından dış rezerve de gerek kalmaz.
İç ekonomik politikalar: Esnek kur sistemi otomatik kur değişmeleri yoluyla dış
denge sorununu çözümler. O bakımdan hükümetler dış dengenin bozulma endişesi
olmadan maliye ve para politikalarıyla iç ekonomik hedeflerin gerçekleştirilmesine
çalışabilirler.
Dış şoklar: Yurt dışından kaynaklanan bir enflasyon veya depresyon karşısında,
kurlar derhal gerekli uyumu sağlayıp ekonomiyi bu denetim dışı faktörlerin
etkisinden korurlar. Sabit kur sistemlerinde dış şoklar ülkeyi daha kolay etkiler.
Kurlarda ufak değişmeler: Dalgalı kur sistemlerinde kurlar arz ve talebe göre
her an ufak uyum hareketleri gösterdiğinden sabit kur sistemlerinde olduğu
gibi, uzun süreler sonunda yapılacak büyük oranlı bir kur değişikliğine gerek
kalmaz. Böylece ekonomi büyük kur ayarlamalarının şokundan kurtulmuş olur.
Bürokrasiye gerek olmaması: Değişken kur sistemi fiyat mekanizmasına dayalı,
basit ve uygulaması kolay bir sistemdir. Kurlarla ilgili olarak hükümetin karar
almasına ve denetimde bulunmasına gerek yoktur. Böylelikle sistem gereksiz
bürokrasiyi önler.
Esnek Kur Sistemine Karşı Görüşler
Dış ticaret ve mali akımları caydırma: Sürekli değişen kurlar uluslar arası
ekonomik belirsizlik doğurarak riskleri artırır. Bu da uluslar arası ticari ve
mali akımları engelleyici etki yapar. Gerçi kur riskine karşı vadeli
piyasalarda korunma olanağı vardır. Ama bu önemli bir maliyeti gerektirir.
Ayrıca bazı ülkelerde bu piyasalar henüz kurulmuş dahi değildir.
Yurt içi enflasyonu artırma: Esnek kur sistemleri enflasyonu hızlandırır. Çünkü
kurlar yükselince ham madde ve gıda maddelerinin fiyatları yükselir. Bu da
ücretleri ve sanayide maliyetleri artırır. Oysa kurlar düşünce ücretlerde ve
öteki girdilerde bir düşme olmaz. Dolayısıyla döviz kurlarının fiyatlar
üzerindeki etkisi tek yönlüdür; bu da artış doğrultusundadır. Buna rachet
effect denir.
Esnekliklerin düşük olması: Döviz kurlarındaki ufak bir değişmenin dış dengeyi
sağlayabilmesi için döviz arz ve talep esnekliklerinin yüksek olması gerekir.
Bu esnekliklerin değerinin yüksek olmadığı durumlarda belirli bir dış
dengesizliği giderebilmek üzere çok büyük kur değişmelerine gerek vardır.
Hatta, eğer esnekliklerin değeri Marshall - Lerner koşulunu sağlayamıyorsa
(ihracat ve ithalat esneklikleri toplamı 1 den büyük değilse) kur değişimi dış
dengenin oluşumuna hiç katkı yapmaz.
İstikrar bozucu spekülasyon: Sabit kur sistemini savunanlar değişken kur
sisteminin istikrarı bozucu spekülasyona yol açacağını, bunun da kurlardaki
istikrarsızlığı hızlandıracağını iddia ederler. Ancak bununla ilgili bir
kanıtları yoktur. Esnek kur savunucuları ise bu sistemde spekülatör
davranışlarının istikrar bozucu değil, istikrar sağlayıcı olduğunu ileri
sürerler. Ayrıca serbest kur sistemi savunucularına göre 1973 ten sonraki
dönemde 1960'lardaki gibi büyük mali istikrarsızlıkların yaşanmamış olması bu
sistemin sanıldığı kadar sakıncalı olmadığını göstermektedir.
Euro-Bond Piyasası
Euro-bond
piyasası, yirminci yüzyılın ikinci yarısında gelişmiştir. Döviz karşılığı
satılan ve sürümü uluslararası mali aracılık sendikaları aracılığıyla
gerçekleştirilen tahvillere "Euro-bond" denilmektedir.
Euro-bond işlemlerine ait haberler ve istatistikler, Association of
International Bond Dealers tarafından yayımlanmaktadır. Euro-bond'ların çeşitli
tipleri vardır: Hisse senedine çevrilebilir tahviller, indeksli tahviller,
portföy tahvilleri ve mülkiyet hakkına dönüştürülebilir tahviller gibi.
Faiz
Belli bir
paranın iade şartı ile belli bir zaman kullanılmasına karşılık verilen kiraya
faiz denir. Kira müddeti kiraya verilen meblağın miktarı ve kira bedeli, faiz
tutarının azalıp çoğalmasında esaslı rol oynar. Basit faiz ve bileşik faiz
olmak üzere iki çeşit faiz vardır.
Basit faiz hesaplarında faize verilen miktar sabittir. Faiz tutarı ayrıca
hesaplanır. Bileşik faiz hesaplarında her dönemin faiz tutarı ana paraya
eklenir ve böylece bulunan tutar yeni kapitali teşkil eder. Bileşik ve basit
faiz hesaplamalarda faiz süresi 1 yıldan az olabilir.
Borç alan ve veren arasındaki münasebetler ve anlaşmalar, hesaplama yöntemleri
ve yasal düzenlemeler dikkate alındığında çok çeşitli faiz kavramları ortya
çıkar (kanuni faiz; temerrüd faizi; iç faiz; dış faiz; peşin faiz; vb).
Bankalarda alacaklı ve borçlu cari hesaplara Hamburg metodu, direkt metod veya
endirekt metod denilen hesaplama yöntemleri ile faiz verilir. Bankalarımızda
borçlu hesaplarda yıllık gün sayısının 360 alacaklı hesaplarda 365 olarak
alınması teamül halindedir.
Faiz Oranı
Faiz sermayenin geliridir ve yüzde ile ifade edilir. Kelimenin en yaygın
kullanışına göre faiz, kredi işlemlerin de uygulanan, fon alışverişinde oluşan
bir fiyattır. Faiz kavramı ile fonların ödünç verilmesi kavramı arasındaki bağ
konusunda uygulamada tam bir açıklık olmasına karşılık, iktisat teorisinde faiz
çok değişik şekillerde işlenmiş ve faizin haklılığı, özü, rolü ve belirlenmesi
teorik tartışmaların konusu olmuştur.
Faiz oranı herhangi bir fiyat gibi piyasada arz ve talep güçlerinin karşılıklı
etkisiyle belirlenirken, para otoritelerinin geniş müdahalelerine konu
olmuştur. Bu müdahaleler ya doğrudan ya da dolaylıdır. Faiz oranlarına tavan
koyma ve vadesiz mevduata faiz yasağı uygulama gibi doğrudan müdahalelerin yanı
sıra, para otoriteleri faiz oranları düzeyini reeskont oranlarını değiştirerek
de etkileyebilirler.
Günümüzde faiz oranları para politikası aktarma süreçlerinde araç, parasal ara
amaç ve gösterge olarak önemli rol oynamakta, ekonomideki iç ve dış dengelerin
oluşmasına katkıda bulunmaktadır.
Üretim Faktörleri
Firmaların
mal ve hizmet üretimi gerçekleştirmek için kullanmak zorunda oldukları her
unsur üretken kaynaklar veya üretim faktörleri olarak adlandırılılır. Bu
faktörler, üretimi gerçekleştirmek için kullanılan Doğal Kaynaklar (Hammadde ve
Toprak), Emek (İşgücü), Sermaye (Milli Servet) ve Girişim (Teşebbüs) üretim
faktörleridir.
Doğal kaynaklar üretim faktorü, hammadde ve topraktan oluşur. Toprak tarım ve
taş ve toprağa dayalı sanayi benzeri alanlarda hammadde olma ve mal ve hizmet
üretimi için kurulacak bir tesisin inşaası için gerekli olan arazi anlamında
gayrimenkul olma özelliği ile ortaya çıkar. Emek insanın kafa ve vücut
çabasıdır. Emek üretim faktörü bir ulusal ekonomide istihdam edilen işgücünü
temsil eder. En vasıfsız iş gücünden en tepe yöneticiye kadar üretimde görev
alan her birey emek faktörü içerisinde yer alır. Bir bireyin emek üretim
faktörü içerisinde yer alması, alın teri karşılığında ücret alması ile mümkün
olabilir.
Sermaye üretim faktörü, bir ulusul ekonomide mal ve hizmetlerin üretilmesi,
üretildikten sonra tüketim merkezlerine taşınması ve tüketilmesi için
kullanılan tüm alt ve üst yapı unsurlardır. Binalar, demirbaş, yollar,
köprüler, barajlar, fabrikalar, makinalar, taşıt araçları, içme suyu veya doğal
gaz sistemleri, yani yer üstünde ve altında bulunan tüm fiziki unsurlar sermaye
üretim faktörü kapsamına girer ve tüm bu değerlerin toplamı Milli Servet'i
temsil eder.
Girişim üretim faktörü ise, diğer üç üretim faktörünü piyasalarından temin eden
ve mal ve hizmet üretimini organize eden faktördür. Mal ve hizmet üretiminin
gerçekleşmesi için yatırım yapan ve birikimlerini kaybetme riskini göze alarak
mal ve hizmet üretiminde görev alan üretim faktörüdür. Bir nevi orkestra
şefidir.
Üretim faktörleri GSMH'nın yaratılmasına sağladıkları katkı nedeniyle Milli
Gelir'den bir pay almaya hak kazanırlar. Milli Gelir'den doğal kaynaklar üretim
faktörünün aldığı paya rant, emek üretim faktörünün aldığı paya ücret, sermaye
üretim faktörünün aldığı paya faiz ve girişim üretim faktörünün aldığı paya ise
ise kar geliri diyoruz. Milli Gelir ülkenin ulusal sınırları içerisinde mal ve
hizmet üretiminde görev alanlara ödediğimiz faktör gelirlerini tanımlamaktadır.
Eğer, Türk vatandaşı olup, dünyanın başka ülkelerinde mal ve hizmet üretiminde
görev alan insanlarımız var ise, örneğin yurt dışındaki işçilerimiz, onların
yabancı ülkelerde kazandıkları üretim faktör gelirlerini Türkiye'ye
göndermeleri halinde, yurtdışından gelen rant, ücret, faiz veya kar cinsinden
faktör gelirlerine ise Dış Alem(den gelen) Faktör Gelirleri denilmektedir.
Füzyon
Füzyon,
1890'da, Amerikalı devlet adamı John Sherman'ın tröstler aleyhine kanun
çıkarması üzerine, tröstlerin hukuki yapısında yapılan değişiklik sonucu ortaya
çıkmıştır. Kaynaşma diye de adlandırılan bu yeni birleşme çeşidinde, dağılmış
bulunan tröste dahil işletmeler, tek bir büyük şirket şeklinde ve tek yönetim
altında birleştirilmiştir.
Dağılan şirketin hissedarlarına da yeni kurulan şirketin hisseleri verilmiştir.
Rocekfeller gibi büyük işadamlarının sistemi, vergi yükü getirmesi, pahalı
bürokratik işlemlere yol açması gibi nedenlerle eleştirmeleri üzerine yeni bir
birleşme çeşidi olan holdingler ortaya çıkmıştır.
Teminat Mektubu
Dış
ticarete konu olan malın bedelinin ithalatçı tarafından ihracatçıya ödenmesini
garanti etmek üzere bankaların ithalatçıdan alacakları talimata dayanılarak
ihracatçı lehine verdikleri garantiyi ifade eden mektup. Mahiyet itibariyle
teminat mektubu sayılabilir, çünkü ithalat edilecek malın bedeli satış
sözleşmesine göre vesaikin ya da malların sevkine veya kredili satış söz
konusuysa belirli bir vade dahilinde ithalatçı tarafından ödenmediği taktirde
bankaca ödeneceği taahhüt edilmektedir. İşlemde satıcı, bir bankanın itibarına
güvenerek malını sevkeder.
Gelişmekte Olan Piyasalar
Gelişmekte
olan menkul kıymet piyasaları farklı şekillerde tanımlanabilir. Bir yandan
"gelişmekte olan" tanımı küçük ve durağan piyasalar karşısında belli
bir gelişme sürecine giren, büyüyen ve gittikçe karmaşıklaşan piyasaları ifade
edebileceği gibi diğer yandan da gelişme potansiyeline sahip olduğu varsayımı
altında, kalkınmakta olan ekonomilerdeki tüm piyasaları ifade edebilir.
IFC, gelişmekte olan menkul kıymet piyasalarının belirlenmesinde ikinci tanımı
daha uygun bulmaktadır. Buna göre gelişmekte olan ülkelerdeki tüm menkul kıymet
piyasaları, gelişme düzeylerine bakılmaksızın gelişmekte olan menkul kıymet
piyasaları kapsamı içerisinde değerlendirilmektedir.
Bazı gelişmekte olan ülkelerdeki borsalar son yıllarda bir çok gelişmiş ülke
borsasından daha büyük işlem hacmine ulaşmış bulunmaktadır. Bunlara örnek
olarak Brezilya, Güney Kore, Tayvan, Singapur, Meksika, Arjantin, Malezya ve
Endonezya verilebilir. IMKB ise en hızlı gelişen borsalardan biri olup, bir kaç
yıla kadar yukarıda adı geçen 8 büyük gelişmekte olan ülke borsasının arasına
girmeye adaydır.
Gayri Safi Milli Hasıla GSMH
Ulusal bir
ekonomide belirli bir sürede (genellikle bir yıl) üretilen mal ve hizmetlerin
piyasa fiyatlarıyla ifade edilen değerlerinin toplamı. Buna alıcı fiyatlarıyla
GSMH denir. Bundan vasıtalı vergiler ve sübvansyonlar çıkartıldığında buluna
büyüklüğe ise faktör fiyatlarıyla GSMH adı verilir. Ulusal ekonominin etkinlik
düzeyinin analizinde elverişli bir gösterge olarak kabul edilir.
Safi milli hasıladan, amortisman (yıpranma) paylarını da içermesiyle ayrılır.
Hesaplanması oldukça zor bir ekonomik büyüklüktür, bir mal ya da hizmetin
değerini çift sayılmasının önlenmesi gerekir. Hesaplanmasında gelir ya da
giderin temel alınmasına göre değişik yöntemler uygulanır. Yaygın hesaplama
yöntemi, kişisel tüketim harcamalarına gayri safi iç yatırım ve net dış yatırım
ile devlet harcalamalarının eklenmesidir.
Ekonomideki üretim etmenlerinin gelirlerinin toplanması yoluyla da hesaplanır.
Hesaplamalarda piyasa fiyatları kullanıldığından, analizlerin sağlıklı olması
bakımından belirli bir yılın fiyatları sabit kabul edilerek gelişmeler buna
göre değerlendirilir.
Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı
Gayrimenkul,
ülkemizde yıllardır devam eden enflasyonist ortam nedeni ile her zaman popüler
bir yatırım aracı olmuştur. Ancak, genel olarak Türkiye'de gayrimenkul alımının
şekli, batılı ülkelerdeki alım şeklinden farklıdır. Ülkemizde gayrimenkul
yatırımlarının tamamına yakınının finansmanı özkaynaklardan (nakit)
sağlanırken, istatistiklere göre ABD'de inşaat yatırımlarının %70'lik bir kısmı
kurumsal sermaye tarafından yapılmaktadır.
Türkiye'de ise bu oranın %5 seviyesinde kaldığı gözlenmektedir. Aynı zamanda,
Türkiye'de bu yatırımların %3'üne yakın bir kısmı sermaye piyasası araçları ile
finanse edilirken, aynı oran ABD'de %60'tır. Bu farklılığın temel nedeni, yıllardır
devam eden yüksek enflasyon ve faiz ortamı nedeniyle kullanımı mümkün olmayan
uzun vadeli kredilerdir.
Gelişmiş batı ülkelerinde ekonomik büyümeye katkı sağlayan sektörlerin başında
gelen gayrimenkul yatırım sektörü, faizlerin düşmesi ile birlikte önümüzdeki
dönemde yatırımcıların gözdesi haline gelebilir. Önümüzdeki dönemde kurumsal
kimlikleri ile planlı gayrimenkul yatırımlarını teşvik edecek gayrimenkul
yatırım ortaklıkları ile kaliteli, uygun fiyat ve ödeme şartları ile
gayrimenkul sahibi olmak mümkün olabilecektir.
Dünya'da GMYO'lar
İlk örneklerine 20. yüzyılın başında rastlanan GMYO'lar, Amerikan sermaye
piyasalarının ürünüdür. Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları, gayrimenkul ve
gayrimenkul projelerine yatırım yapan şirketlerdir. Genel olarak, yatırımcıların
küçük birikimlerini birleştirerek işmerkezleri, otel ve alışveriş merkezleri
gibi projelere yatırım yapmaktadırlar.
1990'ların sonunda ABD'de sermaye piyasalarında işlem gören GMYO'ların toplam
piyasa değeri USD 8,7 milyar iken, pazardaki en büyük GMYO'nun piyasa değeri
USD 700 milyondu. Ancak, 2000'in sonunda aradan geçen 10 yılın ardından ABD'de
sermaye piyasalarında işlem gören GMYO'ların toplam değeri USD 138.8 milyara
ulaşırken pazarın en büyük şirketinin piyasa değeri ise 10 milyar dolara
ulaşmıştır. Bu rakam 10 sene öncesinin gayrimenkul yatırım ortaklıkları
sektörünün toplam büyüklüğünden daha da büyüktür.
Türkiye'de GMYO'lar
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), ilk olarak 1995 yılında gayrimenkul ya da
gayrimenkule dayalı sermaye piyasası araçlarına yatırım yapmak üzere kurulacak
gayrimenkul yatırım ortaklıkları ile ilgili düzenleme yapmıştır. Daha sonra bu
düzenlemeler uygulamada karşılaşılan sorunlar nedeniyle 1998'de revize
edilmiştir. Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları (GYO)'lar tüzel kişilik olarak
kurumlar vergisi ve gelir vergisi stopajından istisna tutulmuşlardır. Bu
ortaklıklardan kar payı elde edenler için 4369 sayılı kanun ile 01.01.1999
tarihinden itibaren vergi muafiyeti kaldırılmıştır.
GYO'lar, İMKB'de işlem gören diğer şirketler gibi A.Ş. statüsündelerdir. Fakat
diğer şirketlere göre 3 önemli farklılıkları vardır. Birincisi, faaliyetlerini
Gayrimenkul Yatırım Ortaklıklarına İlişkin Esaslar Tebliği'ne göre yürütmeleri,
ikincisi vergi muafiyetine sahip olmaları, üçüncüsü ise çıkarılmış
sermayelerinin %49'unu halka arz etmek zorunda olmalarıdır. SPK tebliğine uygun
olarak GYO'lar kurulu ya da dönüşüm işlemlerinin tamamlanmasını takip eden 1
yıl içinde hisse senetlerinin kayda alınması talebiyle SPK'ya başvurmak
zorundadırlar.
Halka Arz
Şirketler
hukukunda önem arzeden bir kavramdır. "Anonim ortaklıklar"ın tedrici
kurulma şeklinde, ana sözleşmenin düzenlenmesinden ve Ticaret Bakanlığı'ndan
izin alınmasından sonra ortaklık hisseleri halka arz edilir.
Kurucular hiç sermaye taahhüdünde bulunmamışlarsa, tüm sermaye halka
başvurularak taahhüt ettirilebilir. Kurucuların çağrısı üzerine, ortaklıkta pay
sahibi olmak isteyenler bir katılma taahhütnamesiyle ortaklığa katılma
talebinde bulunurlarü Hukuken hisselerin halka arzı bir "icaba davet
", katılma taahhüdü de "icap"tır.
Ortaklık kurucuları bu icabı kabul zorunda değildirler. Bu şekilde hisselerin
halka arzı, hisseli komandit şirketlerde de yumuşatılmış şartlar altında
geçerlidir. Bunların yanı sıra, anonim şirketlerin ödünç para bulmak için
tahvil çıkararak halka arz etmeleri söz konusudur.
Tahviller, kıymetli evrak niteliğine sahiptirler ve nama ya da hâmile yazılı
olabilirler. Anonim şirketlerin halka arz edebilecekleri tahvil tipleri
hukukumuzda şunlardır: Primli, ikramiyeli, kâra katılma hakkı veren, teminatlı,
değişir kıymetli, pay senetleriyle değiştirilebilir tahviller.
Genel Kurul, tahvil çıkarılmasına ilişkin olarak karar aldıktan sonra,
tahviller halka arz edilecekse bir izahname hazırlanır. Bununla, gerekli
bilgiler halka duyurulur. İzahname bir icaba davet niteliğindedir. Tahvilleri
satın almayı taahhüt eden kişiler de icapta bulunmuş olurlar. Ortaklığın kabul
etmesiyle sözleşme tamamlanmış olur. Bu sözleşme, bir ödünç sözleşmesidir.
Halka Arz Yöntemleri
Aile şirketleri veya bir kaç ortağın bulunduğu şirketler, yukarıdaki
sebeplerden biri veya birkaçını özönüne tutup halka açılmayı düşünüyorsa,
kullanabileceği birkaç metod vardır ve genellikle bir danışman aracı kuruluş
kullanıldığından, aracı kuruluşun hazırlayacağı öneriler arasından, şirket
yönetimi en uygununu seçecektir. Çok fazla halka açılma metodu olduğundan biz
burada belli başlı bir kaçını kısaca anlatmakla yetineceğiz.
Sabit Fiyatla Talep Toplama Yöntemi, bu metodda şirket ortakları yapılmış olan
önfizibilite çalışmaları ışığında belli bir fiyat ve arz edilecek hisse miktarı
belirlerler. Bu ilgili yatırımcı grubuna sunulur ve isteyen kişilerden
talepleri toplanır. En sonunda hisselerin karşılığını yatırmış olan
yatırımcılara hisse senetleri dağıtılır. Bu metodda aracı kurum sadece
yatırımcılar ile şirket arasında elçilik görevi görebileceği gibi, bu halka
arzı kendisi de üstlenebilir (underwriting). Underwriting anlaşması
çerçevesinde arzı kendisi üstlenen bir aracı kuruluş, hisselerin tamamını
satmayı taahüt eder. Eğer satamadığı senet olursa, bu durumda satılamayan kısmı
kendisi almakla mükelleftir.
Halka açılacak senetler, sermaye arttırımında ortakların rüçhan haklarının
kısıtlanması yoluyla (şirket yapmayı düşündüğü bedelli sermaye artırımına
mevcut ortakların kullanım haklarını kısıtlar ve primli fiyattan bu tutarlar
halka arz edilir) olabileceği gibi, ortakların payından satılması yoluyla da
olabilir.
Fiyat Teklifi Alınması Yöntemi, bu metodda şirket belli bir taban limitin
altında olmamak koşuluyla senetler için teklif edilen fiyatlar alınır ve nihai
karara göre hisseler satılır. Bir başka metod ise, gelişmiş ülkelerde sıkça
kullanılan, senede dönüştürülebilinen tahvil ihraç etme yoluyla (convertible
bonds) olabilir. Burada, şirket yatırımcılara tahvil ihraç eder ve bu tahvilde,
tahvil sahibine önceden belirlenen bir fiyattan hisse senedi alma hakkı
verilir. Eğer tahvil sahibi (bondholder) ileride oluşacak konjektürde fiyatı
uygun bulursa tahvilini hisse senediyle değiştirir.
Hazine Bonosu
Hazine
bonoları, vade tarihinde alacaklıya ödenecek devlet borcudur. Borçlu durumunda
olan, Hazine'dir. Merkez Bankası, ticaret bankaları ile öbür mali aracılar,
şirketler veya özel kişiler alacaklı olabilirler.
Hazine bonoları, kamu sektörünün dalgalı borçları arasında yer alır. Hazine
bonolarının ara piyasasındaki dolaşım hacmi ülkelere ve dönemlere göre çok
değişik olabilir. 1950'li yılların başlangıcında, Londra kliring bankalarının
toplam plasmanlarında, hazine bonolarının payı %24'e ulaşmıştı. 30 Haziran
1967'de, Amerika ticaret bankalarının ticaret ve endüstri firmalarına açtıkları
krediler 84 milyar dolar ve hazine ile mahalli idarelere tahvil ve bono
karşılığı verdikleri borç ise 101 milyar dolar tutmaktaydı.
Hazine bonolarının başlıca iki tür. vardır: Senetli bonolar ve cari hesap
bonoları.
Senetli bonolara, formüllü bonolar da denilmektedir. Formüllü bonolar sabit
vadeli veya müterakki faizli olabilir. Borç ve faiz miktarları indekslenebilir.
Sabit vadeli hazine bonoları, günü geldiğinde ödenir veya yenileri ile değiştirilir.
Vadesinden önce de para piyasasının günlük faiz oranlarına göre nominal
fiyatlarının üstünde veya altında devredilebilir. Para piyasasında faiz haddi
yükselince, dolaşımdaki hazine bonolarının fiyatı düşebilir. Faiz haddi
düşünce, durum tersinedir ve hazine bonoları kurlarının yükselmesi beklenir.
Sabit faizli hazine bonoları, genellikle 1 veya 2 yıl vadelidir. Vadenin daha
kısa veya daha uzun olduğuna da rastlanabilir.
Müterakki faizli yahut artan faizli hazine bonoları, değişken faizlidir. Bu tip
bonoların asgari vadesi 3 ay olup, sahibi dilerse hiçbir işleme bağlı
olmaksızın 3 yıla dek uzatılabilmektedir. Dolaşıma çıkarılmasından üç ay sonra
ödenmesi talep edilen bonolara asgari faiz uygulanmaktadır. Süre uzadıkça, faiz
oranı da yükseltilmektedir. Böylece, ellerinde bono bulunanlar uzun süretutmaya
teşvik edilmektedir.
İkinci tür, cari hesap bonolarıdır. Cari hesap bonoları, kaydi borç'tur.
Bunlar, devredilebilir senet değildir. Hazinenin borcu, Merkez Bankası'ndaki
kayıtlarda tutulur. Cari hesabın alacaklıları, genellikle mali aracılar ve bazı
büyük firmalardır. Cari hesap bonolarının başlıca üç avantajı vardır. Borcun
maliyeti, formüllü bonolardan ucuzdur. Hazine, pazarlama masraflarından
tasarruf sağlayarak fon temin edebilir. Devletin kimlere borçlu olduğu
kayıtlardan izlenebilir.
Hedging
Vadeli
piyasa işlemlerinde fiyat değişikliklerinden zarara uğramamak için alıcının
veya satıcının hedging yapması mümkündür. Bir bankanın müşterisine (1 dolar =
2,5 mark) hesabıyla bir ay vadeli dolar satışı yaptığını göz önüne getirelim.
Sattığı doların miktarı 1 milyondur. Fiyat, satış anındaki kurdur; ancak
dolarları bir ay sonra teslim edecektir. Vade tarihine değin dolar kuru 2,7
marka yükselirse, banka 200 bin mark zarara uğrayacaktır.
Bankalar, genellikle açık pozisyon riski altına girmezler. Müşterisine bir ay
vadeli dolar satan banka, simultane, yani aynı anda yaptığı ikinci bir vadeli
operasyonla 1 milyon dolar satın alır. Vade tarihinde dolar 2,7 marka yükselmiş
olursa, birinci operasyondan uğrayacağı zararı ikincisinin kârı kapatır.
Holding
Holding,
iktisadi gücün belli ellerde toplanması ve iktisadi büyümenin sağlanması
amacıyla başka şirketlerin hisselerini elde ederek bunları kontrol altına alan
kuruluştur. Günümüzde çok rastlanan birleşme tiplerinden biri olan holdingleri,
tröst veya kartel gibi diğer birleşme tiplerinden ayıran en önemli özellik,
bağlı şirketlerin hukuksal kişilik sahibi ve bağımsız olmalarıdır.
Holding, mülkiyet edinme, kontrol ve yönetim mekanizmasını şirketlerin hisse senetlerine
sahip olarak gerçekleştirmektedir. Bu kontrol için gerekli şart olmamakla
birlikte, holding, sahip olduğu hisse senetleri ile diğer şirketlerin
yönetiminde yarıdan bir fazla oyu sağladığında, bu şirketlerin mutlak kontrol
ve yönetimine sahip olmaktadır.
Küçük hissedarların çok sayıda olduğu şirketlerde ise holdingin sadece oylu
hisseleri elde etmesi, yönetimde etkin rol oynaması için yeterli olmaktadır.
Diğer taraftan, bu şirketler hukuken bağımsız olduklarından karşılaştıkları
riskler şirketlerin faaliyetlerini etkilemektedir. Şirketlerin, dolayısı ile
sermayenin, değişik alanlara dağılmış olması, iştiraklerin birinin kârının
diğerinin zararını kapatmasını sağlamaktadır.
Aynı şekilde holding, şirketlerin serbest fon kaynaklarının birinden diğerine
aktarılmasında köprü rolü oynamaktadır. Bu da holdinglerin yüksek kârlara sahip
olması ve mali açıdan güçlü olmaları sonucunu doğurmaktadır.
Holdingleşme ilerledikçe bazı sakıncaları da beraberinde getirmektedir. Çünkü
kâr olanağının artması ile birlikte, şirketin satış ve kazançlarında da risk
olasılığı artmaktadır. Dolayısı ile birleşmenin yönetim ve kontrolü de giderek
güçleşmektedir.
Holdinge bağlı şirketlerin hisse senetlerinin yüksek değer kazanmaları, holding
sermayesini abartmalı olarak yükseltmektedir. Bunun sonucunda holding hisse
senedi ve tahvil çıkarırken, kredi alırken, holdingle ilişkisi olmayan kişileri
yanlış bir değerlendirmeye itecektir. Diğer taraftan, holdingin bağlı
şirketlerine sunacağı hizmetleri yüksek bedellerle yapması bu şirketlerin
maliyetlerinin artmasına neden olabilmektedir.
İmtiyazlı Hisse Senedi
Türk
Ticaret Kanunu, "kurucu" ya da "müessis" hisse senedi diye
bir kurumu düzenlememiştir. Bununla beraber, uygulamada, bazı anonim
ortaklıkların esas sözleşmelerinde bu kavrama öteden beri yer verilmektedir.
Aynı şekilde, doktrinde de bir kısım yazar, kurucu hisse senetlerini, anonim
ortaklıkların kuruluşunda ya da sermaye artırımında kuruculara veya kuruluş ile
sermaye artırımında önemli yararı görülen diğer kişilere esas sözleşme hükmü
ile tanınan, sahiplerine TK. M. 298 sınırları içinde kâra katılma hakkı
sağlayıp başkaca bir hak vermeyen, kurucu haklarını temsilen düzenlenen, nama
yazılı bedelsiz hisse senetleri olarak tanımlamaktadırlar.
Bir anonim ortaklıkta kimlerin kurucu sayılacağı, TK. M. 278'de gösterilmiştir.
Buna göre, ana sözleşmeyi düzenleyerek imza eden ve sermaye olarak sözleşmede
belirlenen parayı ya da paradan başka bir şeyi koymayı taahhüt eden pay
sahipleri, ani kuruluş açısından kurucu sayılırlar. (TK. m. 278/1)
Tedrici kuruluşta, ana sözleşmeyi düzenlememek ve imza etmemekle beraber,
paradan başka bir şeyi sermaye olarak koyanlar da kurucu sayılır. (TK m. 278/2)
(Ne var ki, Sermaye Piyasası Kanunu'nun 12. maddesi karşısında, günümüzde halka
açık anonim ortaklıklarda ayni sermaye getirmek çok güçleşmiş, en azından halka
arz edilen hisse senetleri bakımından, nakden ödeme zorunluluğu nedeniyle
imkânsız hale gelmiştir.)
Nihayet, kurucular, yukarıdaki işlemlerden birini üçüncü bir kişi hesabına
yaptıkları takdirde, bu kişiler de kuruluştan doğan sorumluluk bakımından
kurucu kabul edilirler (TK. m. 278/3). TK, kurucu hisse senedini düzenlememekle
beraber, m. 279/2, b.5, 281, 289, 298 ve 300/2, b.6'da "kuruculara
sağlanabilen özel menfaatler" kavramından söz etmiştir. Bu özel çıkarlar,
ortaklığın, pay sahibi olup olmadıklarına bakılmaksızın bizzat kuruculara ya da
buna benzer kişilere kuruluş işlemlerini gerçekleştirmeleri ve ortaklığın
oluşmasındaki hizmetleri karşılığında sağlanan özel yararlardır.
Bu konudaki TK. m. 298, kurucuların ortaklığı kurdukları sırada harcadıkları
emeğe karşılık, para ya da bedelsiz hisse senedi alamayacaklarını, fakat
ortaklığın elde ettiği kârdan, TK. m. 466/1'de yer alan yedek akçe ile pay
sahipleri için %5 kâr payı ayrıldıktan sonra, kalanın onda birini kendilerine
tahsis edebileceklerini öngörmekte ve bu gibi çıkarlar karşılığında kuruculara
verilecek senetlerin nama yazılı olmasını zorunlu kılmaktadır.
Görüldüğü gibi, yasa koyucu, TK. m. 298'de, kuruculara sağlanacak menfaatler
karşılığında verilecek senetlerin nama yazılı olacağını belirtmiş, fakat
bunların hukuki niteliğini açıklamamıştır. Hukukumuzda bazı yazarlar, TK. m.
298'de sözü edilen senedin, pay (hisse) senedi olduğunu ileri sürmüş, diğer
bazıları, bunu sadece kuruculara kârdan pay sağlayan kıymetli evrak olarak
tanımlamış, nihayet son bir grup da, bunun TK. m. 402 ve 403 bağlamında bir
intifa senedi olduğu görüşünü savunmuşlardır.
Bizce, kurucular harcadıkları emeğe karşılık para ya da bedelsiz hisse senedi
alamamakla beraber, paylarının imtiyazlı olacağını kararlaştırabilirlerü Bu
durumda, içinde kurucuların bulunduğu bir grup pay sahibi, diyelim kârdan
imtiyazlı bir biçimde yararlanır. Ne var ki, kurucu hisse senetleri deyimi ile
kastedilen, bu imtiyazlı pay (hisse) senetleri değil, aksine TK. m. 298'de
düzenlenen senettir.
İşte, TK. m. 298 uyarınca sağlanan menfaat, hisse senetlerinden ayrı olarak
bağımsız bir senette tecessüm ettirilmek isteniyorsa, ancak intifa senedi
çıkarılabilir. Gerçekten, anonim ortaklıkta, hisse senedi ya da tahvil
sahipliğine bağlı bulunmaksızın herhangi bir kişiye ortaklık kârından
yararlanma olanağı veren senetler, sadece intifa senetleridir.
Olağan intifa senetlerinin aksine, kurucu intifa senetleri, ancak ilk
anasözleşme ile oluşturulabilir ve bunlara sağlanabilecek kâr payı
sınırlandırılmıştır. Anonim ortaklıkta, esas sermaye muayyen olduğu ve
alacaklılar ile pay sahiplerinin korunmaları bakımından sermayenin bölümlerini
oluşturan hisse bedellerinin tümü ile ödenmesi gerektiği, yani bedelsiz hisse
senedi çıkarmak mümkün olmadığı için, kuruculara tanınan menfaati temsilen
çıkarılabilecek senetler, hisse senedi değil, intifa senedi olarak
adlandırılmalıdır.
Bizce TK. m. 403'ün genel nitelikteki bir kural olmasından hareket edilerek,
TK. m. 298'de getirilen sınırlandırmanın, sadece kâr payına ilişkin olduğu ve
tasfiye artığından yararlanma hakkına uygulanamayacağı kabul edilmelidir.
Kurucu intifa senedi çıkaracak bir anonim ortaklık, kuruculara sağlayacağı bu
menfaatleri ana sözleşmede göstermeli ve ayrıca tescil ve ilan ettirmelidir.
Hukukumuzda, kuruluştan sonra ve özellikle, sermaye artırımlarında, kurucu
intifa senedi çıkarılabilip çıkarılamayacağı tartışmalıdır.
Bazı yazarlar, TK m. 402/2'de yer alan kuralın, emredici nitelikte olmakla
beraber, kesin bir yasak getirmediğini, bütün pay sahiplerinin rıza
göstermeleri, yani oybirliğinin sağlanması halinde, sonradan da kurucu intifa
senedi çıkarabileceğini ileri sürerken, diğerleri, soruna gelecekteki pay
sahipleri açısından bakmak gerektiğini söyleyerek bunu reddetmektedirler.
Bizce, pay sahipleri, kuruluşu izleyen yıllarda ortaklığın oluşmasındaki
katkılarının büyüklüğüne inandıkları kişileri ödüllendirmek istiyorlarsa, TK.
m. 402/2'deki engeli aşabilmelidir. Çünkü, kurucu intifa senetlerinin sonradan
çıkarılması halinde, hem alacaklılar zarar görmemekte, hem de pay sahipleri bu
karara muhalif kalarak oybirliği koşulunun gerçekleşmesini engellemek olanağını
ellerinde bulundurmaktadır.
Nihayet, anonim ortaklığın kuruluşundan sonra, üstelik, TK. m. 298'de getirilen
sınırlandırma ile bağlı olmaksızın, dilediği kadar olağan intifa senedi
çıkarabileceği de gözden uzak tutulmamalıdır. Yine bizce, TK. m. 392'de kuruluş
hükümlerine yollama yapılarak, sermaye artırımlarında da kurucu intifa senedi
çıkarılabilmesi mümkün kılınmıştır.
Bütün intifa senetlerinde olduğu gibi, kurucu intifa senetleri de, sahiplerine
yönetime katılmak (örneğin genel kurul toplantılarına iştirak etmek), oy
kullanmak, iptal davası açmak gibi hakları vermez. İntifa senedi sahibi, anonim
ortaklıkta ayrıca pay sahibi ise, hiç kuşkusuz, bu ikinci sıfatı nedeniyle
yönetime ilişkin hakları da kullanabilir.
Kurucu intifa senedi sahipleri de, TK. m 429-432'degösterilen hükümlere tâbi
bir kurul oluşturur. Bunlara tanınan haklar, rızaları olmadıkça ellerinden
alınamaz. Daha önce de değindiğimiz gibi, kurucu intifa senetleri, sadece nama
yazılabilir. Ortaklığın, bu senet sahipleri için bir intifa senedi sahipleri
defteri tutması gerekir.
Nama yazılı hisse senetlerinin aksine, kurucu intifa senetleri, alacağın
temliki ve teslim sureti ile devrolunabilir. Anonim ortaklığın esas sözleşmesi
ile, devrin güçleştirilmiş ya da tümü ile yasaklanmış olması da mümkündür.
Hukukumuzda, SPK m. 36/2 uyarınca, yatırım ortaklıklarının kurucu intifa senedi
çıkarmaları yasaklanmıştır.
İstihdam
Sözlük
anlamı, kullanım, çalışma veya çalıştırma demektir. İstihdam sözcüğü ve ona
bağlı olarak türetilen "aşırı, tam ve eksik istihdam" gibi kavramlar
ekonomi yazınında biri geniş diğeri dar iki anlamda kullanılır. Geniş anlamıyla
istihdam, bir ekonomide belli bir dönemde tüm üretim faktörlerinin (Emek,
Sermaye, Doğal kaynaklar ve Girişimci) varolan teknolojik düzeye göre ne ölçüde
kullanıldığıdır.
Bu anlamda "tam istihdam", bir ekonomide varolan tüm emeğin, sermayenin,
doğal kaynakların ve girişimcilerin üretime katılması, tümünden